27 Eylül 2016 Salı 10:23
Gelir adaletsizliği kapitalizmde çözülmez

YAŞAR AYDIN [email protected] @yasaraydinnn

TÜİK gelir dağılımı anketinin sonuçlarını geçen hafta açıkladı. Devletin rakamlarına göre de gelir dağılımında yaşanan bozulma gözler önüne serildi. Tartışma yaratan rakamların arka planını, sermaye temsilcilerinin bile görmezden gelemediği gelir dağılımı adaletsizliğini ve yaşanan yoksulluğu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.

» TÜİK’in açıkladığı Gelir Dağılımı anketinin sonuçları bir tartışma yarattı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
TÜİK anketi bir tartışma yarattı çünkü 2015 rakamları gelir dağılımının biraz bozulduğunu gösteriyor. Bu rakamlar önemli ama TÜİK’in veri sepeti ve kurgusu nedeni ile tam anlamı ile bir analiz şansı da vermiyor.

» Bu bölümü açabilir misiniz? Hangi noktalarda itirazlarınız var?
Verinin derlenmesi ile sıkıntılar var. TÜİK veriyi derlerken aynı zamanda her veriyi de inşa ediyor. Bu inşa sürecinin bir kurgusu, doğal olarak da o kurgunun arkasında yatan bir felsefe var. Veri setleri hane ya da birey üzerinden belirli bir örneklem üzerinden seçiliyor. Bu örneklem seçilirken nüfusun toplumu temsil edebileceği küme belirlenebiliyor. Bu Türkiye için 8-9 bin haneye yaklaşık 40 bin bireye denk düşüyor. Genelde kapitalist devletlerin resmi istatistiki kurumları şöyle bir felsefeden yola çıkıyorlar; bu sistemde bireylerin belirli nitelikleri var. Bölgesel cinsiyet, çocuk sahibi, hanenin yapısı gibi. Ama kapitalist toplumun en belirleyici yönü olan üretim ilişkilerinden gelen nitelikleri birebir temsiliyetleri üzerinden bir kurgu yok. Bu kurgu dışlanıyor. Seçilen hanelerin veya bireylerin gelir durumları, gelir durumlarındaki değişim, yaşam standartlarının değişimi altında yatan gerçek sebepleri bu veri setleri ile analiz etme şansını kaybetmiş oluyoruz. Ancak bizim uzun süredir yapmaya çalıştığımız veri setlerini tepe aşağı çevirerek sınıfsal okumaya tabi tutarsanız bazı sonuçlara ulaşabilirsiniz.

» O halde rakamlar gerçek fotoğrafı göstermeye yetmiyor?
Kuşkusuz bir anlam ifade ediyor ve önemli. Ama veri seti bazı hayati soruların bir bölümünü attı. Kurgu kendi başına toplumun iktisadı örgütlenmenin gelir dağılımında değiştirecek dinamikleri analiz etme şansı vermiyor. Hanelerin ve bireylerin gelirler ya da tüketimleri baz alınıyor. Bir kapitalist toplumun en önemli öğelerini dışarıda bırakıyor, firmaları. Bu gelişmiş OECD ülkeleri için de bir sorun ama bizdeki kadar sorun yaratmıyor. Orada kapitalist firmalara sahip olan bireyler öyle ya da böyle şirketlerin kârlarından paylarını alabiliyorlar. Bizde farklı iki vergi hukuku var. Kurumlar vergisi çok düşük. O yüzden vergi şampiyonları genelev patronları bile oldu.

» Bu durum fotoğrafı görmemize nasıl engel oluyor?
Kapitalist firmalar kârlarını bireylere dağıtmıyorlar. Gelir olarak yansımıyor. Bu durumda da “gelir dağılımında” sanki bir iyileşme var gibi bir görüntü çıkıyor. Bu hali ile bile kötü ama gerçeğin sırf bu nedenle bile daha kötü olduğunu söyleyebiliriz. Kapitalist firmaların dağıtılmamış kârları bu sistemde yok. Bu rakamları katınca milli gelir içinde ücretin payı ciddi anlamda düşüyor. Bu ne demek, kârın payı sermayenin payı artıyor demek.

Biz bu hane halkı gelirleri üzerinden hesaplanan göstergelerle tam olarak göremiyoruz.

Milli gelirde ücret payı düşüyor gelir dağılımı iyileşiyor gözüküyor. Bir toplumda on haneden 7'si artık emekçi hane haline gelmişse ve gelir payı da düşüyorsa dağılımın düzelmesine imkân yok. Bu açıklanamaz.

» Bu duruma rağmen piramidi ters çevirerek bazı sonuçlara ulaşmak mümkün, dediniz. Ters çevirip bir okuma yaptığınızda manzara ne?
Sınıfsal analiz, üretim ilişkilerini resmeden bariz göstergeler üzerinden yapılabilir. İşteki durum, emekçi ama nerede emekçi, kayıtlı mı kayıtsız mı, sendikalı mı sendikasız mı gibi. TÜİK bu soruların bir kısmını kaldırdı. Buna rağmen şunu söyleyebiliriz ki vasıfsız mülksüz pür proleterlerin iki binlerin başından bu yana hem sayısı hem de mutlak olarak ağırlığının artığını söyleyebiliriz. Bu trend devam ediyor. Tarımın hızla tasfiye edilmesi, köyden kentlere yoğun göç. Bir diğeri de ücretsiz hane emeğinin erimesi. Bu ne demek? Kapitalist işgücü ilişkilerine, rezerv işgücü ordusuna katılıyor. Toplum hızla işçileşiyor. Bunun gelir dağılımı üzerinde de etkileri var. Bu ne demek kapitalist iş gücü ilişkilerinin toplumun tamamında egemen haline gelmesi demek.

O zaman piyasanın yaptığı gelir adaleti tartışması sonuçsuz bir tartışma. Toplumda ücretli sayısı artıyor, ücretler baskı altında. Bu durumda gelir adaleti zaten mümkün değil.

Tartışma sahici ama açmazı olan bir tartışma. Türkiye’de Ali Koç’un, dünyada Papa ve birçok ismin yaptığı gelir dağılımı ile ilgili tartışma sahici. Üstelik yeni de değil. Dünyanın her tarafından böyle sesler geliyor. Demek ki bir sorun var. Sistemin bekası için, patlama, kaos yaratma potansiyeli taşıyan bu durum endişelendiriyor. Bu hep var. Ama iktisadi bir açmaz var. Ve asıl olarak tüm tantana bu iktisadi açmazın önüne geçmek için.

» Kapitalistler nasıl bir açmazla karşı karşıya?
Marx, “Kapitalistler için ücret maliyettir. Ama aynı zamanda taleptir” diyor. İşçileşmenin gırla gittiği bir dünyada gelir dağılımını bu kadar bozarsanız bir kere ciddi bir talep sorunu yaşarsınız. Bu Türkiye'de de dünyada da yaşanıyor. 80'lerden beri reel ücretler üzerine ciddi bir baskı var. Kârların yükselmesi için yapıldığı aşikâr. Ama bunun bir de talep tarafı var.

Bu kadar bozuk gelir dağılımı ile küresel kapitalizmi sürekli idame etmek mümkün görünmüyor. Onun için sürekli reform, iyileştirme çağrıları geliyor. Bir çeşit marjinalizasyon ortaya çıkıyor. Artık kişilerden bölgelerden değil kıtalardan bahsedilmeye başlandı. Afrika’nın marjinalize olduğu konuşuluyor, tartışılıyor. Sistemin dışına düştü. Bu artık sürdürülebilir değil.

Gelir dağılımının tekrar gündeme gelmesi, tek başına kültürel siyasi bir kaygıdan değil. İktisadi sistemin sahip olduğu kırılganlıklar noktasında bir anlam ifade ediyor. Marksist literatürden konuşursak sermayenin kendini gerçekleştirmesi için ana unsur olarak ‘’talep" çok önemli.

» Bu krizlere karşı dünya nasıl yöntemler üretti ya da üretebildi mi?
Kısa vadede Türkiye gibi ülkelerde finansal sistemin, bankacılık sisteminin yardımı ile çözüyor gibi görünüyorlar. Hane halkının borçları yükseliyor. Gelirler o kadar hızla artmayınca tüketim sepetleri büyüdükçe aradaki açık mutlaka finansal sisteminin yardımı ile kapanıyor ama bu da sürdürülebilir değil. Türkiye'de 2000’lerin başında borçlu hane oranı yüzdelik olarak tek haneli idi. Şimdi yüzde 40 ile 50 arasında bir yerde. Üstelik bu borçlanma genel bir şey. Sadece haneler borçlanmıyor. Türkiye'deki kapitalist firmaların dış borçları 210 milyar dolar civarında. Devletler, firmalar, haneler borçlanıyor.

Gelir dağılımını çok bozarsınız eninde sonunda bir şeyle desteklemek zorundasınız. Bu ama başka bir sorun yaratıyor. Finansal krizin frekanslarını artırıyor. Daha kısa aralıklarda yeniden patlıyor. Bir o köşede bir bu köşede. Bir şekilde bu sorun çözülmeli. Ama kapitalist sisteminin çözüm tarzı da insan açısından çok yıkıcı oluyor.

» Türkiye’de soruna yanıt sosyal yardımlar sanırım. Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yardımlar hane gelirler toplamının yüzde 20'sine yaklaşmış durumda. Bu rakam 2000’lerin başında çok daha düşüktü. Bu yeni bir durum. Ahmet Haşim Köse ile yaptığımız çalışmalarda buna ‘yeni bir refah sistemi’ adını vermiştik. Sosyal yardım biçimine bağlı yeni bir refah sisteminin ortaya çıktığını değerlendiriyoruz. Bu Türkiye'ye özgü bir durum de değil. OECD ülkelerinde de var. O ülkelerde sosyal yardım patlaması var. Kapitalist sistem açısından genel bir duruma dönüşmüş durumda. Yoksulluk geçmişte bir coğrafi tanımlama gibiydi. Güney yoksul, kuzey ise zengindi. Folklorik bir unsur gibiydi. Ama şimdi sistemin göbeğinde de ortaya çıktı.

» Sorunu ne kadar çözer?
Çözemez, erteler. Bu erteleme üzerinde de önemli bir kısıtlar var. Devletin bütçesi. O bütçenin sürdürülebilir olması ile ilişkili tüm bu sosyal yardımlar. Yeni refah sisteminin en temel özelliklerinden birisi anayasal bir hak değil, bir çeşit hayırseverlik. Doğası gereği sürekli değil, gönüllü olabilir. Konjonktürel etkilere duyarlı bir olgu. Sürekliliği devletin mali yapısının sağlığına bağlı. İkincisi bunlar miktarları anlamında da yoksulluk sorununu halledebilecek bir düzeyde değiller. Yoksulluğu sürdürülebilir bir hale getirebilecek düzeydeler. Yoksulluk içinde fiziksel olarak ayakta kalmayı, yoksul olarak yaşamayı garanti altına alan bir durum var ortada. Yoksulluk çizgisinin ötesine toplumun tamamını atamıyor.

» Bugün itibariyle çok alternatifi de yok sanırım?
Yoksulluğu çözemeyeceğini biliyoruz. Ama bu yardımların dağılmasına elbette itiraz edilmemeli. Siyasal tercihlerin etkisinden uzak değerlendirilmeli. Anayasa’nın güvencesi altında olmalı. Bunu savunmalıyız. Ama çözümün bu olmadığını anlatarak savunulmalı.

» Yoksulluk kavramı iktisadın üzerine çok düşünmediği bir alandı. Ama bugün çokça yazı ve tartışma metni var. Bu değişimin nedeni nedir?
Yoksulluk kavramı dünyada ve Türkiye'de ilk kez tartışılmaya başlandığında bu durumun insanlardan kaynaklandığına dair bir düşünce vardı. Yoksul insanların emeklerini satma niteliğine ulaşamadıkları için yoksul olduklarına dair bir kanı vardı. Ama artık bu değişti. Yoksullaşma ve sefalet sorunu şimdi OECD ülkelerinde de var. Artık çalışmanın sizi yoksulluktan kurtaramadığını gösteriyor. Bu çok önemli. ‘’Çalışan yoksul’’ kavramı artık birçok metinde geçiyor. Bu durum aslında üretim ilişkilerinin dünyada yaşanan biçiminin doğal sonucudur. Yaşanan dönüşümün doğal sonucu. Ücretlerin üzerine bu kadar basarsanız bu sonuçla karşılaşırsınız.

Sadece Afrika’da değil artık Newyork'ta çalışan göçmen işçiler yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyor. Sistemin merkezinde bir yoksullaşma var. Ama dediğim gibi bu arızi bir durum değil. Sistemin temel ya da işgücünün kapitalistçe yönetiminin yeni tarzı.


***

Yoksulluk kavramı sorunludur

Solun bazı çevrelerinde yoksulluk söylemi önemli yer tutmaya başladı. Yoksulluk kavramı sorunludur. Bizim yoksul diye tanımladığımız kimseler dünyanın emekçileridir. Onların başka isimleri var. Eğer isimleri emekçi ise emekçiye yatkın kesimler ise bunlara ulaşma prespektifi sunmak gerektiriyor. Yoksulluk kavramı arkasından mutlaka bir hayırseverliği çağrıştırıyor. Nötr değiller. Bu anlamda sınıf kavramın merkeze alan bir noktaya dönmeliyiz. Hem gelir dağılımı analizleri hem de yoksullaşma analizleri için Toplumsal sınıf bakış açısına geri dönmek gerekiyor.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 27.09.2016 10:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177