10 Eylül 2016 Cumartesi 08:03
Fırat Kalkanı, Sünni hilaline döner mi?

Ahmet Kasım Han - Kadir Has Üniversitesi Doç. Dr.
Behlül Özkan - Marmara Üniversitesi Yrd.Doç.Dr.


Dönemin Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu, Nisan 2012’de, daha o günden büyük riskler barındırdığı görülmeye başlanan, Suriye politikasına yönelik eleştirilere duygu yüklü bir konuşma ile cevap vermişti. Meclis kürsüsünde kullandığı ifadelerde Davutoğlu; “Orta doğu’daki büyük değişim dalgasını biz yöneteceğiz” iddiasında bulunuyordu. Görünen o ki, mefkûresine imanı tam, idealist bir misyon adamı olarak Davutoğlu, tarihin İslam uygarlığı adına yepyeni fırsatların kapısını araladığı bir döneminin eşiğinden geçtiğimize inanıyordu. Bu noktada: “Yeni bir Orta doğu doğuyor. Bu yeni Orta doğu’nun sahibi, öncüsü, hizmetkârı olmaya devam edeceğiz” sözlerinden anlaşılan, zihin haritasında Türkiye’ye istisnai bir rol biçmekte olduğuydu.

Türkiye’nin, genelde Orta Doğu, özelde ise Suriye siyasetinin o günden bu yana uğradığı zincirleme yol kazaları bu anlayışın isabetsizliğini yeterince ortaya koydu. Aslında, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un Türkiye’nin başına gelen “birçok şeyin” Suriye’deki durum ve “Suriye politikasının bir sonucu” olduğunu söylemesi, Türkiye’nin dış politikasının stratejik derinlikte boğulduğu tezini simgesel olarak mühürleyerek teyit ediyordu.

Esasen Türkiye’ye Suriye sahasında oluşan maliyetlerin, Türkiye’nin dış politikasını bu derece alabora etmesinin uluslararası ilişkiler disiplini açısından anlamlandırılması pek zor değil. “Stratejik”liği sıfat niteliğine indirgenmiş bir vurgu olmaktan çıkarıp bir düşünce disiplini olarak ele alan, ve referanslarını tahayyülde kurgulanan bir tarihinden değil de uluslararası ilişkilerin sağlam kavramsal zemininden alan bir yaklaşımın bunlardan kaçınması pekala mümkündü. Kaldı ki, hem Türkiye’nin dış politikasının geleneksel ilkeleri böyle bir yaklaşımı beslemekte entelektüel olarak zorlanmayacak derinlikteydi hem de orta büyüklükte önemli bir bölgesel güç olarak Türkiye’nin elindeki nesnel güç unsurları bu yaklaşımı stratejik olarak desteklemekte yeterliydi.

Fabrika ayarlarına dönüş

Eleştirel olarak bakarsak Türkiye’nin Atatürk sonrası kurumsallaşan geleneksel dış politikası, zarara uğramaktansa hem bazı fırsatları kaçırmayı ama hem de krizlerden kaçınmayı tercih eden, bu bağlamda kimi zaman aşırı tedbirli olarak görülebilecek bir politikaydı. Ancak, o “eski” Türkiye, sahip olduğu yapıcı gücü inandırıcılıkla pekiştirerek kullanarak istediklerini elde etmekte oldukça etkili olabiliyordu. Boğazların Türkiye’nin egemenliğine alındığı Montrö Antlaşması, Hatay’ın ilhakı, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi hemen ilk anda akla gelenler.



Esasen, doğrudan bir kriz veya çatışma içerisinde bulunulmadığı anlarda dış politikada “inandırıcı öngörülebilirlik” büyük avantajdır. Muhataplarınızı sizinle ilgili konularda yerli yersiz güçlerini denemekten, aleyhinize risk almaya heveslenmekten, statükoyu aleyhinize yoklamaktan alıkoyar. Caydırıcılığı güvence altına alırken, sisteme de öngörülebilirlik ve denge getirir. Türkiye’nin Suriye başta dış politikasının bundan önceki sürümü, Türkiye’nin imkân ve kabiliyetlerini, yani etken gücünü tüketirken ülkeyi öngörülemez ve her alanda gücünün test edilmesine açık hale getirmiştir. Netice, ülke dış politikasının “oyun kuruculuktan”, dış politika hedeflerini elde etmek iddiasından uzaklaşması olmuştur. Bu noktada Türkiye’nin dış politikada gücü, en iyi ihtimalle muhataplarının istediklerini elde etmesini engellemek veya daha sınırlı biçimde, onların hedeflerine ulaşma maliyetlerini arttırmakla sınırlı bir veto gücü statüsüne düşmüştür. Sıkıntı sadece Türkiye’nin gücünün tahliline ilişkin ve stratejik kullanımı ile sınırlı kalmamıştır. İyi-kötü, benden-ondan indirgemeci genellemelerinde ısrar edilerek uluslararası ilişkilerin karmaşıklığının inatla inkâr edilmesi; tarihin, sosyolojik ve demografik unsurların seçici okuması, manzarayı iyice vahim hale getirmiştir. Suriye kaynaklı mevcut ve olası tehditlerin çok boyutlu okunması şartken, Türkiye’ye yönelik tek varoluşsal ulusal güvenlik tehdidinin Esad rejiminden kaynaklandığında diretilmesi; hem bu tehditlerin çeşitlenerek artmasına, hem de tehdit kaynağı aktörlerin Suriye sahasının ötesinde, hatta Türkiye içerisinde derinleşerek güçlenmelerine yol açmıştır. Bu kadar uzun savunulunca kimi yanlışların kurumsallaştığını, bunlardan vazgeçmenin iç-siyasi maliyetinin artmasının manevra yeteneğini kısıtladığını, özellikle yerel ittifak seçimlerinde ve tehdit değerlendirmelerinde ideolojik kaygıların gerçekçiliğin ve ulusal çıkarların önüne geçtiğini de eklemeliyiz.

Cumhuriyet döneminden kopuş iddiasıyla çıkılan yolda uçurumun kenarına gelinmesinin ardından, Türkiye dış politikada tekrar fabrika ayarlarına dönmeye çalışıyor. Peki nedir bu fabrika ayarları? Atatürk’ün dışişleri bakanlığının en yüksek bürokratı olan genel sekretere duyurduğu direktifi diplomat Faik Zihni Akdur daha sonrasında şu şekilde aktarıyordu: “Arap dünyasına karışmayacaksınız, emperyalist ve kolonyalist devletlerin ardında görünmeyeceksiniz, Rusları tahrik etmeyeceksiniz.”

Kartlar yeniden karılırken, Cerablus ve ötesi


Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ayırılmasının ardından Haziran sonunda Türkiye, İsrail ve Rusya ile ilişkilerini yeni bir mutabakat zeminine taşıdı. Bu yeni denge Türkiye’nin manevra alanını derinleştirdi. Aradan geçen zamanda Suriye’de meydana gelen gelişmeler Türkiye’nin asıl tehdit algısının da Esad rejiminden, PYD/ YPG varlığına dönmesine neden oldu. Suriyenin kuzeyinde Fırat Nehri’nin Doğusundaki bölgeyi ele geçirerek, 600 km’lik sınırı kontrol altına alan Kürt grupların ve onların yedeğindeki kimi Arap bileşenleri içeren SDG’nin, ABD desteğini de alarak Azez – Cerablus hattını kontrol etmesi ihtimali belirdi. Bu Türkiye’yi bir “PYD Kemeri” ile Arap Orta Doğu’sundan yalıtılmak ve PKK’nın doğrudan etkisine açık bir siyasi yapı ile komşu olmak, tehdidiyle başbaşa bıraktı.

Bu tehdidin bertaraf edilmesi amacıyla girişilen “Fırat Kalkanı” harekatından sonraysa sorulması gereken kimi sorular halen cevapsız: Türkiye’nin son harekâtla elde etmek istediği stratejik sonuç, arzu edilen son hal ne? Türkiye’nin Suriye’den çıkış stratejisi ne? Türkiye, eğer belirlenmişse, askeri güç kullanarak gerçekleştirmek istediği siyasi hedeflerine nasıl varacak? Türkiye için Suriye kaynaklı risk ve tehditler neler? Türkiye bunları ne şekilde bertaraf edecek/ yönetecek? Ortakları, düşmanları ve düşman-dostları kimler? Bunlar nasıl davranacak?


TSK'nın güneye ilerlemesi halinde Türkiye ile Rusya arasında alanda oluşacak pozisyon

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin Suriye’de uluslararası toplum tarafından esas tehdit olarak görünen IŞİD’in elindeki Cerablus’u almak ve Azez – Cerablus arasındaki bölgeyi IŞİD’den temizleyerek kontrol etmek hedefi gerçekleşmiş bulunuyor. Ancak, Türkiye’nin bu hamlesinin IŞİD’i önceliklendiren bir stratejik anlayış çerçevesinde şekillendiğine ikna olan az. Bu bakımdan, her ne kadar Azez – Cerablus arasının kontrolü elde edildi ve Türkiye’nin Arap Orta doğusu’ndan yalıtılmasının önü şimdilik kesildiyse de, stratejik olarak sağlanmak istenen son hal, PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi hedefi, gerçekleşmedi. Kaldı ki, Türkiye’nin desteklediği ÖSO unsurlarının bu bölgeyi TSK’nın desteği olmadan ne IŞİD, ne de PYD karşısında elde tutamayacağı anlaşılıyor.

Her ne kadar Türkiye’de ABD’nin bütünüyle bu harekata karşı olduğu söylemi sıklıkla tedavüle sokuluyorsa da, bunun böyle olduğu muhakkak değil. Zira ABD’nin asıl tehdit algısı IŞİD etrafında şekilleniyor. Obama Yönetimi IŞİD’i Amerikan kara gücünü kullanarak temizlemenin maliyetini üstlenmek istemiyordu ve yakın zamana kadar bu maliyeti üstlenmeye hevesli tek “kabul edilebilir” aktör PYD’ydi .

ABD ve PYD’nin birbirlerinin öncelik ve gündemlerini net olarak bildikleriyse muhakkak. ABD, Kürt koridorunun PYD’nin esas gündemini teşkil ettiğinden haberdar ve PYD’nin “militan kayıplarına düşük bir hassasiyet göstererek” IŞİD ile savaşması karşılığında bu gündemi görmezden gelmeye hazırdı. Ancak, bu körlüğün Türkiye ile PYD arasında ciddi bir çatışma ihtimali ortaya çıkarmadığı müddetçe sürdürülebilir olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Zira, böyle bir çatışma sadece istikrarsızlığı yaymakla kalmayacak, aynı zamanda IŞİD üzerindeki baskıyı da zayıflatacaktır. İşte ABD’nin üstlenemeyeceği maliyet budur.
Bu bakımdan ABD, sahada Türkiye ve PYD’nin karşı karşıya kalmasıyla, PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilme “söz”ünü yerine getirmesinin garantörlüğünden ve maliyetinden bir anlamda kurtulmuş oldu. Muhtemelen, ABD karar alıcıları bugünlerde PYD’li muhataplarına Türkiye’nin hamlesiyle “önceki tüm anlaşmaların artık geçersiz” hale geldiğini ve Rakka harekatına, yani IŞİD’e konsantre olmalarının daha isabetli olacağına dair mesajlar veriyorlar. Türkiye ise artık PYD’yi Fırat’ın doğusuna atmak konusunda kendi imkânlarını kullanmak ve bunun maliyetini, ABD’ye fazlaca yüklenemeyerek, taşımak durumunda. Bu Türkiye açısından bütünüyle olumsuz değil. Ancak iç ve dış siyasi maliyetleri bulunduğu açık. PYD karşısında, nihai yaptırımının ağırlığı ise, ABD’nin Türkiye ve PYD arasındaki bir çatışmayı ne pahasına olursa olsun engellemek isteyeceği algısından malul. ÖSO’nun Türkiye nam ve hesabına bu işi bitirmekten aciz olduğu da tüm tarafların malumu.

İşte bu noktada Türkiye, başat güçler ABD ve Rusya ile, bu ikisinin asıl tehdit algılarını ve Suriye’de arzu ettikleri son hali göz önüne alan yeni bir denge oyununa girişmek durumunda. Burada iki kritik kentin adı ön plana çıkıyor: Halep ve Rakka. Esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değişik zamanlarda yaptığı; “Rusya ile özellikle Halep bölgesinde bir iş birliği gerçekleştiriyoruz”, ve “Obama, özellikle Rakka konusunda beraber bir şeyler yapmak istiyor. Bizim açımızdan sıkıntı olmayacağını belirttik” açıklamalarından bu konuların taraflar arasında çoktan konuşulmaya başlandığı sonucuna varılmalı. Fakat bu açıklamalar aynı zamanda Türkiye açısından yönetilmesi gereken yeni risklerin ve “Fırat Kalkanı”nın geleceği açısından yeni olasılıkların da habercisi.

El-Bab, yani kapıdan geçilerek nereye gidilecek?

Cumhurbaşkanı Erdoğan son açıklamalarında “Fırat Kalkanı”nın nihai derinlik hedefinin 40 kilometre olacağını açıkladı. Bu, şu anda PYD’nin liderliğinde Arap güçlerin kontrol ettiği Menbiç ve IŞİD’in elindeki El-Bab (Türkçe’siyle Kapı) kasabalarının da Türkiye’nin kontrolüne girmesi anlamına geliyor. Bunun için Türkiye’nin IŞİD ve PYD ile çatışma riskini göze alarak Suriye’nin derinliğine ilerlemesi gerek. Bu lojistik destek noktalarından uzaklaşan TSK’yı, uzun boylu güvenilecek bir ÖSO askeri ağırlığının yokluğunda, özellikle IŞİD saldırılarına daha açık hale getirecektir. Bu riskin asgari düzeye indirilmesi hava desteğine bağlıdır ki, burada seçenek (Rusya’dan veya Esad yönetiminden hava desteği alınması düşünülmüyorsa?) ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilecek iki unsurla sınırlıdır: Türk Hava Kuvvetlerinin Suriye’de serbest harekatı, veya Koalisyon, ağırlıklı olarak ABD, hava desteğinin sağlanması. Her ikisi için de Rusya’nın onayı gereken bu iki seçenek “Halep’te işbirliği” cümlesinin içinin esasen Rusya/ Esad/ İran aksının tercihlerine göre şekilleneceğini çağrıştırıyor. ABD desteği ise, aynı sonucu engellememekle kalmayacak, Türkiye’yi sonunda, tam da ABD’nin istediği formda ve PYD’ye alternatif olarak, Suriye Savaşına sokacak. Aslında El-Bab’ın güneyine kadar sarkan bir TSK varlığının ilginç sonuçları olabilir. Zira eğer Deir Hafir, Maskanan, Kafşah bölgesi (TSK’nın Suriye’de kontrol ettiği bölgeyle IŞİD arasında tampon olacak şekilde) Rusların ve Esad’ın kontrolüne girmeden bu bölgeye girilirse Türkiye fiilen, TSK için çok daha elverişsiz koşullarda, tekrar IŞİD ile komşu olacak. Bu Fırat Kalkanı’nın IŞİD ile ilgili stratejik hedefinin boşa çıkması demek. Öte yandan, El-Bab alınmazsa “Kürt Kemeri”nin gerçekleşmesinin önüne geçilmesi garantilenemeyecek ve Fırat Kalkanı’nın diğer stratejik hedefi boşa çıkacak. Sadece 40 km derinlikte bölgenin kontrolünün sağlanmasıyla yetinilmesinin ise Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması olarak açıklanan yüksek stratejik hedefinin gerçekleşmesini sağlamayacağı açık. Muhtemelen bunun farkındaki IŞİD fazlaca direnç göstermeden tüm lojistik önemine rağmen Cerablus’u terk etti. Umudu Türkiye ve PYD’nin karşı karşıya gelmesi, Türk-Amerikan ilişkilerinin gerilmesiydi. Böylelikle Cerablus’un kaybını Rakka üzerindeki baskının azalmasıyla, maliyetli de olsa stratejik kazanca, çevirebilecek. Bu “Fil’i verip veziri almaya” çalışmak olarak da nitelenebilir. Bu beklentisi karşılık bulmayan bir IŞİD’in Cerablus’un kaybının stratejik ağırlığını daha çok hissedeceği ve bunu “düşmanları” için daha maliyetli hale getirmek isteyeceği beklenmeli.

Bu noktada cevap bekleyen ciddi sorular ortaya çıkıyor: Türkiye orta ölçekli bir devlet olarak bu askeri operasyonu nereye kadar götürebilir? Menbiç ile el-Bab’ın alınması halinde bu bölgelerin yönetimi nasıl sağlanacak? Türkiye’nin desteklediği, Sultan Murat tugayları gibi isimlerini Osmanlı sultanlarından alan muhalif gruplar Suriye’de başta Araplar olmak üzere diğer etnik ve mezhepsel gruplar tarafından nasıl algılanıyor? Osmanlı yönetiminin Arap ulus devletlerinin resmi tarihlerinde “işgal dönemi” olarak tanımlandığı hatırlanırsa, Suriye’de desteklenen muhalif askeri unsurlara Osmanlı sultanlarının isimlerini vermek kamu diplomasisi açısından ne anlama geliyor?

Bugünkü durumda Türkiye el-Bab’tan (Kapı’dan) bir defa geçerse, stratejik gereklilikler, ve siyasi tercihler O’nu Rakka’ya yürümek zorunda bırakabilir. ABD’nin Türkiye’nin böyle bir adımını teşvik edebileceği anlaşılıyor. Dahası, yukarıda özetlenen olası aktör davranışları ve stratejik hamleler, Cumhurbaşkanı’nın sadece Rakka’yı değil, Türkiye’nin Musul’a yönelik kaygılarını da vurgulaması ile birleşince, Cerablus ile başlayan operasyonunun TSK’yı uzun yıllar bu coğrafyaya mahkum edecek bir savaşa dönüşmesi ihtimali ortaya çıkıyor.



Ülkeler güvenlik risklerini yönetirken Fırat Kalkanı türünde askeri harekatlar risk ve tehditleri sınırların dışına taşımayı hedefler. Türkiye bugüne kadarki Suriye politikasıyla kendisine ciddi maliyetler yaratmıştır. Bu maliyetler henüz ortadayken, bugün girişilen harekatla bütünüyle kendisine uyan bir sonuç yaratması yapısal olarak zor. Ancak sınrlı hedefleri gerçekleştirerek dış ve güvenlik politikasında anlamlı avantajlar yaratabilir. Yenilenen yaklaşım ve askeri harekatın başarısı, bundan önce yapılmayanı yaparak, kısıtlılıkları iyi anlamakla mümkün. Aksi durum risklerin daha vahim biçimde tekrar sınırların içerisine taşıması sonucunu doğurur. El-Bab’dan geçerek, Rakka, Deyri Zor, Musul ile devam eden bir hilal üzerinden Anadolu ile Sunni Arap bölgeleri arasındaki bağlantının sağlanması gibi, elde edilmesi ve korunması neredeyse imkansız, bir hedefin hülyasına kapılmak, hatta kendi elini başkalarının Türkiye’yi buna zorlayabileceği hamlelerle bu yönde bağlamak, belki de risklerin en büyüğüdür.

***

Orta büyüklükte devlet olarak Türkiye

Türkiye’nin özellikle 2011 sonrasında dış politikada yaşadığı sorunlar Atatürk tarafından belirlenen fabrika ayarlarından sapılmasıyla sınırlı değil. Arap İsyanlarıyla dış politikada, “Orta doğu’nun sahibi, öncüsü” olma ve “yeni bir düzen” kurma iddiasıyla; orta büyüklükte bir devletin imkân ve olanaklarının çok ötesinde hedefler konuldu. Uluslararası ilişkiler disiplininde orta büyüklükte devletlerin dış politikası 3 önemli kriter tarafından belirlenir: 1) Bölgesel ve küresel sorunlarda çok taraflı uzlaşı aramak. 2) Barışçıl müzakere ilkesini öne çıkarmak. 3) Bölgesel çıkarlarıyla küresel bağlantı ve çıkarları arasındaki hassas dengeyi gözetmek.

***

VİETNAM SENDROMU VE WEINBERGER DOKTRİNİ

ABD tarihinin en büyük askeri yenilgisini 60 bine yakın askerini kaybettiği Vietnam Savaşı’nda aldı. Sonrasında ABD Weinberger Doktrini’ni geliştirerek, bundan sonra yapılacak askeri operasyonlarda aynı hezimetin yaşanmamasının kriterlerini belirledi. Savunma Bakanı Casper Weinberger’in 1984’te kriterlerini belirlediği doktrin; askerin gücün kullanımı ile siyasi talepler arasında bir denge kurulmasını amaçlıyordu. Buna göre ABD ordusundan sınırları dışında askeri bir operasyon düzenlenmesi isteniyorsa, sivil iktidar şu koşulları yerine getirmeliydi: 1) Askeri güce sadece hayati ulusal çıkarlar tehdit altındaysa başvurulmalı, 2) Askeri güç kullanılmaya karar verildiyse tüm imkânlar mutlak zafer için seferber edilmeli, 3) Askeri gücün kullanılmasıyla hedeflenen siyasi ve askeri amaçlar öncesinden açıkça belirlenmeli, 4) Zaman içinde ihtiyaç ve şartlar değiştikçe askeri hedefler bunlara uygun olarak adapte edilmeli, 5) Askeri gücün kullanılmasına yönelik toplumun ve meclisin desteği tam olmalı, 6) Askeri güç son çare olarak kullanılmalı. Kısaca Vietnam hezimetinden ABD’nin çıkardığı ders şuydu: Çıkış stratejisi açıkça belirlenmeden askeri güç kullanılmayacak. Askeri gücün kullanılmasıyla varılması istenen nihai hedefler net şekilde öncesinde belirlenecek.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 10.09.2016 08:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177