10 Ekim 2016 Pazartesi 09:44
Filmekimi, hayvan hakları ve Ken Loach

Filmekimi’nin bütün bir sene boyunca devam etmesini teklif ediyorum. Şehrin havası neyse ki biraz olsun bu festivalle değişti. İstiklal’de, Kadıköy’de sinema önlerinde sıra bekleyenler, film saati gelene kadar ellerinde içeceklerle sanata ile ilgili sohbet eden gençler, fazla bilet var mı diye seans öncesinde oradan oraya dolananlar, film çıkışlarında izledikleri filmler hakkında tartışan insanlar görmek bir an olsun insana sanki sağlıklı işleyen bir şehirde mutlu bir şekilde yaşıyormuşuz gibi hissettirdi. Festival ilerlerken film listesi hazırlamanın anlamı yok. Zaten sosyal medya listelerle dolu. İleride vizyon şansı bulmayacak bir filmden bahsetmek istiyorum. Todd Solodz’un Wiener-Dog isimli filmi.

Köpekler Alkatraz’ı

Todd Solodz (Welcome to the Dollhouse, Palindromes) banliyö hayatlarının tuhaflıklarını ciddi ve cesur bir şekilde işleyen tam anlamıyla bağımsız sinema ustası. Filmlerindeki hastalıklı mizah, soğuk karanlık, gariplik ve varoluşçuluk tam anlamıyla kendisinin ayırıcı özellikleri. Son filmi Wiener-Dog mükemmel bir eda ile evcil hayvan dükkanında açılıyor. Köpeklerin bakış açısıyla çekilen bu sahnede Dachshund cinsi (Wiener-dog\Sosis köpek) bir köpek küçücük bir kafese konuluyor. Kadraj genişledikçe yan yana dizilmiş bu küçük kafesleri ve içlerindeki diğer köpekleri görüyorsunuz. Kısacası köpekler Alkatraz’ını gösteren, sessiz, sözsüz olan bu sahne tam anlamıyla karanlık ve zeki. Filmde köpeğin başına neler geliyor söylemeyeceğim çünkü bundan spoiler vermeden bahsetmek neredeyse imkânsız ancak bu köpeğin sahibiymişsiniz gibi bir bağ kuran seyirci için filmin finali gerçekten çok sarsıcı. Filmi içiniz rahat izleyebilirsiniz çünkü American Humane’den ‘No Animals Were Harmed’ (Hiçbir hayvan zarar görmemiştir) kredisi almış. Kuruluşun sayfasından sahne sahne takip raporunu inceleyebilirsiniz. (http://humanehollywood.org/index.php/movie-archive/item/wiener-dog)

Sinemamızdaki hayvan aktörler

Peki bizim filmlerde kullanılan hayvanların zarar görmediğinin garantisini kim verecek? Yapımcının veya yönetmenin basın açıklamalarıyla yetinilemeyeceği kesin. Bir sinema yazarı olarak izlediğim her yerli film sonrasında film ekibine filmdeki hayvanlarla ilgili soru sormaktan ve tatmin etmeyen cevaplar almaktan yoruldum çünkü bu ciddi iş böyle olmaz. Daha kalıcı ve güvenilir bir sistem gerekli. Şimdilik bu görevi yerine getirebilecek en köklü kuruluş American Humane Association (AHA) olarak gözüküyor. Üstelik bu kuruluş uluslararası da hizmet veriyor. Türkiye’den de bu kuruluşa başvuruda bulunmak mümkün. Genişlettikleri bilirkişi kadrolarıyla buraya da gelip film setlerinde hayvan aktörleri denetleyebiliyorlar. Bunun için yapımcının bazı belgelerle (senaryo, ekip listesi, çekim programı, hayvanların hangi günlerde kullanılacağını gösteren liste) başvuruda bulunması, bu kuruluş temsilcilerinin yol ve kalacak masraflarını ödemesi ve günlük 3.500 TL ücret ödemesi yeterli. Diğer ayrıntıları sitelerinde bulabilirsiniz. Halihazırda İngiltere, Yeni Zelanda, İsviçre ve Kanada’da temsilcileri bulunan kuruluş eğer istenilen dönem için uygun değilse belirlenen bir kişiye eğitim vermeyi de (veteriner vb.) teklif edebiliyor. Bizim yapımcılar masraftan kısmaya gayret gösterirken bu kadar zahmete girer mi bilmiyorum ama bir umut...

Fakirlik fakirin suçu değil

Ken Loach’un ‘My Name is Joe’ (1998) filminden sonra yaptığı en sahici, en özgün çalışmasının ‘Ben, Daniel Blake’ olduğunu düşünüyorum. Hatta bana göre Loach’un en iyi filmi diyebilirim. Fakirlik fakir olanın suçu gibi gösterilmeye çalışılsa da bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Bunu mikro bir hikâyeyle anlatan film büyük bir maharetle makro bir okuma yapabilmemize imkân veriyor. Loach’un filmlerinden her ne kadar etkilensek de, bu duygu iyi bir film izlemiş olmanın getirdiği hazzın ve takdir etmenin ötesine pek geçmez. Fakat açık söylemem gerek ağlamaktan ve öfkelenmekten helak olduğum bu film hepsinden başka. Bazı sahneler var ki ayağa kalkıp çığlık atmak istiyorsunuz öfkeden. Yanınızda mendil getirin ve filmden çıkınca ‘ben ne yapabilirim bu korkunç gidişata bir dur demek için’ diye düşünün. Bu sahnelerin ajitasyon içerdiğini söyleyenler hatta Küçük Emrah benzetmesi yapan bile var. Demek ki sinema yazarlarını birbirinden ayıran en büyük özellik, bilgi, eğitim ve donanım değil; yaşanmışlıkları, iç dünyaları ve karakterleri ile ilgili. Yoksa bir film hakkında birbirinden bu denli kopuk yorumların çıkmasının başka bir açıklaması olamaz.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 10.10.2016 09:44
Anahtar Kelimeler:
EğitimBasın
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177