09 Eylül 2016 Cuma 08:44
Emperyalizm ve ‘Kaybedenlerin isyanı’

Küreselleşmenin Hoşnutsuzları

Joseph Stiglitz Dünya Bankası’nın baş iktisatçısıydı. Ayrıldıktan bir yıl sonra (2001’de) Nobel İktisat ödülünü aldı. 2002’de Küreselleme ve Hoşnutsuzları (Türkçesi: Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı) başlıklı bir kitap yayımladı. Kitap, neoliberal veya küreselleşme olarak adlandırılan dönüşümlerin, gelişmekte olan ekonomiler için yarattığı sorunları inceliyordu. Bunların kaynağında yer alan IMF programları özellikle eleştiriliyordu.

Stiglitz’in kitabı samimiyet açısından “arızalı” idi; zira, iki yıl öncesine kadar kendisinin de “baş iktisatçı” olarak katkı yaptığı Dünya Bankası’nın neoliberal politikalarına değinilmiyordu. Yine de bu saygın, ünlü iktisatçının “küreselleşme efsanesi”ne cepheden saldırması önemliydi. Kitap, ana-akım meslektaşlarınca yadırgandı; ama kalıcı bir etki yaratmadı. Çünkü, yayın tarihinde Anglo-Sakson iktisatçıları, dünyaya olağanüstü bir iyimserlik içinde bakmaktaydılar. Batı ekonomilerinin krizsiz, çalkantısız, huzurlu bir patikaya yerleşmiş olduğu düşünüyorlardı.

Peki, Üçüncü Dünya’da Stiglitz’in vurguladığı “hoşnutsuzluklar”? Egemen söylem, bu sorunları, neoliberal doktrini tam öğrenemeyen hükümetlerin acemiliklerine veya eskimiş (korumacı, devletçi, “yozlaşmış”) yöntemlerin tortularına bağlıyordu. Metropol sermayesi bu coğrafyalardaki krizlerden kazançlı da çıktığı için, yaygın hissiyat, “sorun yok ” olarak özetlenebilirdi.

Küreselleşmeye İsyan

Emperyalizmin egemen ideolojisinden, iktisat doktrinlerinden söz ediyorum. On dört yıl önce, küreselleşmeye tepkiler, bu düşünce dünyasının “marjinal” gördüğü çevreler (Üçüncü Dünya ve “aykırı-muhalif” akımlar) ile sınırlıydı. Bugünlerde ise, Batı iktisat düşüncesi şaşkınlık içindedir. Emperyalist sistemin merkezindeki ekonomik gelişmelerin siyasî yansımalarını, “küreselleşmeden kaybedenlerin isyanı” olarak görenler arttı.

Bu kötümser, metropol sermayesinin “beyin takımı” içinde, önünde yer alan kişiler, çevreler tarafından benimsendi. Çok uzun bir listeden örnekler vereyim: Clinton’un Hazine Bakanı Lawrence Summers, IMF’nin eski baş iktisatçısı Kenneth Rogoff, Sovyetler Birlği’ni “şok tedavisi” yöntemiyle kapitalizme dönüştürme stratejisinin mimarı Jeffrey Sachs, Financial Times’ın başyazarı Martin Wolf ve tekrar kervana katılan Stiglitz… Hepsi, geçmişte şu veya bu şekilde neoliberal politikalara teorik veya uygulamalı olarak katkı yapan insanlardır. Ve küreselleşmeyi, esas olarak, “herkes için kazançlı” olduğu gerekçesiyle savunuyorlardı.

Anlaşılan Çin’in ev sahipliği yaptığı son G20 zirvesine de aynı ruh hali damga vurmuştur. Kapalı oturumlarda Batılı liderler, küreselleşmeye karşı tepkileri hafifletme seçeneklerini gündeme getirmişler. Bunlardan Avustralya başbakanı Malcolm Turnball ise, “kapitalizmi uygarlaştırma” misyonu üzerinde durmuş. Küreselleşmenin kurumsal patronlarının başında yer alan IMF’nin Başkanı Lagarde ise, kapanış oturumunda, bu bilançoyu, “çok uzun zamandan beri, çok az sayıda insana yarayan, çok düşük büyüme” ifadesiyle özetlemiş.

Hepsi artık algılamıştır ki, “küreselleşmeye isyan” sadece 2007-2008 krizinden kaynaklanmamıştır. Tepkiler, çok daha öncesine giden; kapitalizmin önceki çeyrek yüzyıldaki dönüşümlerinin olumsuzluklarıyla ve bunların algılanmasıyla ilgilidir.

Peki, endişe doğuran, “isyan” olarak nitelendirilen siyasî gelişmeler nelerdir? Üçüncü Dünya veya (Syriza, Sanders ve Corbyn’in temsil ettiği) Batı solculuğu bugünlerde fazla endişe yaratmıyor. Asıl tehdit, Batı toplumlarında halk sınıflarının neoliberalizme tepkileri ile burjuvazinin gerici-tutucu kanadı arasında ortaya çıkan; merkez sağ ve sol siyaseti tehdit eden “popülist ittifak”tır. Bu ittifakı, Fransa, Britanya, Avusturya’da aşırı sağ partilerin ilk sıraya çıkması; Polonya ve Macaristan’da iktidara yerleşmesi; Kuzey Avrupa’da yükselmesi; Britanya’yı AB’den çıkaran halkoylaması ve Trump’ın Başkanlık adaylığı temsil ediyor.

Faşizmle akrabalık taşıyan ırkçı, otoriter, şoven-milliyetçi eğilimlerle, halk sınıflarının tarihsel belleğinde hâlâ var olan anti-kapitalist, anti-emperyalist özlemler arasında olası bir “evlilik” önlenmelidir.

Batı’nın kaybedenleri

Nasıl önlenmeli? Bunun için, “kimler, nasıl kaybetti; telafi edilebilir mi; nasıl?” soruları gündeme geliyor.

Bu soruların yanıtlanmasında Branko Milanovic’in Küresel Eşitsizlik başlıklı kitabında (Global Inequality: A New Approach for the Age of Globalization, 2016, Harvard) yer alan bulgular kullanılıyor. Milanovic 1988-2008 yılları için ülkelere ait kişisel gelir dağılımı verilerini yeknesaklaştırıyor; birleştiriyor ve dünyayı kapsayan gelir dağılımı tabloları oluşturuyor.

Bu tablolara göre yirmi yıl boyunca kimler kaybetmiş; kimler kazanmıştır? Batılı yorumcular, bu bulguları tek bir cümle ile özetliyorlar: “Neoliberalizmin yükseliş konjonktüründe ABD ve Batı Avrupa’nın yerli (“beyaz”) işçileri kaybetmiştir.” Batı işçi sınıfının kayıpları hem göreli, hem de mutlak boyutludur: Sadece toplam gelirden payları aşınmakla kalmamıştır. Dünya milli gelirinin alım gücü hesabıyla %96; kişi başına %48 oranında büyüdüğü 1988-2008 yılları içinde bu sınıfın gelir düzeyi artmamıştır; bu anlamda da kayıp söz konusudur.

Batı’da sağ popülist siyasetlerin yükselmesine yol açan sınıfsal taban böylece belirlenmiş oluyor.

Batılı işçilerin kayıpları nasıl önlenebilir; telafi edilebilir mi? AB’nin İstihdam Komiseri Thyssen, sosyal koruma sistemlerinin canlandırılmasını savunuyor. Ama, AB Komisyonu neoliberalizme angajedir; kamu harcamalarını artıracak bu öneri yerine piyasacı, rekabetçi seçenekleri yeğleyecektir.

Trump, geçmiş uygulamaların üç öğesine birden saldırıyor: Göçmen girişleri kısıtlanmalı; Amerikan şirketlerinin istihdamı Meksika’ya, Çin’e taşıyan dış yatırımları frenlenmeli; yerli sanayi, ucuz yabancı ithalata karşı korunmalıdır.

Trump’ın son iki önerisi, (sermaye ihracını kısıtlama ve korumacılık) neoliberal ilkelerle temelden çelişir. Martin Wolf’a göre bu ilkeleri kurtarmak için göçmenlerin sınırlanması kabul edilebilir. Böylece, Batı işçi sınıfının göçmen karşıtlığı tatmin edilmiş olur. Dev Batı şirketlerinin üretim merkezleri “yükselen piyasa ekonomileri”ne taşındığına göre, metropol toplumları içinde ücretleri daha fazla baskı altında tutmaya eskisi kadar gerek yoktur.

Diğer kaybedenler, diğer isyanlar

Bu anlatım eksiktir; dünya gelir dağılımında 1988-2008’deki değişimlerin sadece bir bölümü üzerinde odaklanıyor. Milanovic’in tablolarına göre iki büyük grup kazançlıdır: Birincisi, tabloların en üst %1’lik-%5’lik gelir dilimi içinde yer alanlar; yani dünya kapitalist sisteminin kaymak tabakası… Büyük bölümünün bu dönemde gelirleri çılgınca tırmanan finans kökenli parazit katmanlardan oluştuğu biliniyor. Elbette “küreselleşmeye isyan edenler”in saflarında değiller.

İkinci kazançlı grup ise, bu yirmi yılda hızlı büyüyen “Güney” ekonomilerinin işçi sınıflarıdır. Tipik örnek Çin’dir. Bu ekonominin üretim tabanı artık 170 milyon “göçmen” işçiye dayanmaktadır. Bunlar, 1988’de Çin’in düşük gelirli köylüleriydi; dünya gelir dağılımı tablolarının en alt dilimlerinde yer alıyorlardı. Milyonlarca köylü, sonraki yıllarda kent ekonomilerine taştı; pek çoğu dev çokuluslu şirketlere (veya taşeronlarına) ait fabrikaların işçileri oldu. Köydeki gelirlerini fazlasıyla aşan ücretlere kavuştular. Çin ekonomisinin %9-10’luk ortalama büyüme oranı, toplam ücretlere de yansıyordu. Böylece dünya gelir dağılımının orta dilimlerine tırmandılar. Bu dilimlerin dünya gelir toplamından elde ettiği payın artmasına da katkıda bulundular.

Çin ekonomisinin, dolayısıyla Çin işçi sınıfının gelir düzeylerindeki artış, dünya çapındaki gelir dağılımındaki eşitsizlikleri de azalttı. Ne var ki, bu gelişme Çin toplumunun kapitalistleşmesi ile gerçekleşti. Çin’in köylüleri, yirmi yıl önceki sosyal haklarını yitirerek işçileştiler. Devletçe sağlanan eğitim, sağlık, emeklilik haklarını köylerinde bıraktılar. Bu kayıpları tablolara yansımadı; sadece gelir artışları kayda geçti.

Fabrikalarda, yabancı, yerli kapitalistler için yarattıkları artık değer oranı çok yüksekti. Yeni Çinli milyarderlerinin oluşmasına da katkı yaptılar. Dünya ekonomisindeki gelir eşitsizliklerini azaltan bu dönüşüm; Çin’deki eşitsizliklerin çarpıcı boyutlarda artmasıyla eş-zamanlı oldu. Küreselleşmeden “kazançlı” görünmelerine rağmen, ülke içinde sert sınıfsal tepkilere de yöneldiler. Asya’nın hızlı (ve ihracata dönük) sanayileşen diğer toplumları için de kısmen benzer dönüşümler söz konusu oldu.

Milanovic’in 1988-2008 tablolarında, Batı işçi sınıfı dışında “kaybeden” kalabalık bir grup daha var: Azgelişmişlerin yoksulları… Bunlar, dünya gelir dağılımı tablolarının en alt dilimlerinde yer almakta; sayıları artmakta, dünya milli gelirinden payları ise aşınmaktadır. Bunların neoliberalizmden etkilenme öyküleri nasıldır?

Bir kere, Afrika’nın, Latin Amerika’nın köylüleri, örneğin pirinç, pamuk, mısır üreten çiftçileri “serbest ticaret doktrini”nin kurbanı oldu. Buralarda IMF programları izlendi; sanayileşmeyi hedefleyen korumacı politikalardan vaz geçildi; gümrük kapıları açıldı. Birden bire fark ettiler ki, ABD tarımının sübvansiyonlarla beslenen pirinç, pamuk ve mısır ihracatı ile rekabet edememektedirler. Haiti’nin, Kamerun’un, Meksika’nın çiftçileri işsiz kaldı.

Onların “isyanı”, Amerika’ya, Avrupa’ya göç ederek gerçekleşti. Sınırları geçebilenler Batılı işçi sınıfına katıldılar; ortalama gelirleri sıçradı; ancak Avrupalı, Amerikalı yoldaşlarının ücretlerini baskı altında tutarak… Batılı “beyaz” işçilerin “kayıplarını” belirleyebilen dünya tabloları, bu genç ve göçmen işçi sınıfının “kazançlarını” ayrıştıramıyor.

Üçüncü Dünya’da küreselleşmeden başka kaybedenleri de oldu. 1980’li yılları ve 1998 sonrasını neoliberalizmin krizleriyle geçiren Latin Amerika yoksullarının “isyanı”, emperyalizmin işbirlikçisi rejimleri, solcu iktidarlara dönüştürdü.

1998-2002 döneminde IMF programlarının eseri olan ekonomik, toplumsal krizlerle cebelleşen Türkiye halkının da kendine göre bir “isyanı” var: Parlamentodaki düzen partilerini külliyen tasfiye etti ve “en muhalif” seçenek olarak ortaya çıkan AKP’yi iktidara taşıdı.

•••

Batı sermayesinin kalemşorları, düzen partilerinin gerilemesinin nedenini keşfetmişler: “Beyaz” işçi sınıflarının isyanı…

Doğrudur; ama eksiktir. Kazananlar ve kaybedenler bilançosunun tümü; “isyan” biçimleri ve (Türkiye’de olduğu gibi) bunları önleme, yönlendirme yöntemleri çok daha çeşitlidir…

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 09.09.2016 08:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol