27 Temmuz 2016 Çarşamba 09:23
‘Cemaat, İslamcı değil’ sözü İslamcılığın defolarını gizliyor!

CAN UĞUR
[email protected]
canugur1987


15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından gözaltılar ve tutuklamalar devam ederken özellikle Gülen Cemaati’ne yönelik tepkiler sürüyor. Bu tepkiler beraberinde Gülen Cemaati’yle ilgili tanımlamaları da getiriyor. Çok değil sadece 4-5 sene öncesine kadar Cemaat’i ‘Hizmet Hareketi’ diye ambalajlayan ve hem Türkiye hem de Ortadoğu için örnek yapılanma diye gösteren iktidar cephesi bugün ‘Gülencileri’n İslamcılarla ne ilgisi var’ noktasına geldi. Fethullah Gülen ve cemaatinin iktidar tarafından ‘tehlike olarak’ görülmediği dönemlerde Gülen Cemaati hakkında kapsamlı bir kitaba imza atan, İslamcılığa dair çalışmalarıyla bilinen Tunceli Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Yavuz Çobanoğlu ile 2012 yılında o dönem yeni çıkarttığı kitabı vesilesiyle bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Çobanoğlu, AKP ile Gülenciler arasındaki ittifakın tam anlamıyla bozulmadığı o süreçte ‘İslamcılığın demokrasi ile bağdaşmadığını ve Gülen’in de bu anlamda demokrasiyle sorunu olan bir İslamcı olduğu’nun altını çizmişti. Bugün geldiğimiz noktada pratik ve politik açıdan söyledikleri doğrulanan Yavuz Çobanoğlu ile tartışılan İslamcılığın tanımı ve uygulanışı üzerine konuştuk.

4-5 yıl önce Gülen Cemaati’nin İslamcılığın ‘örnek hareketi’ olarak gösteren AKP’liler bugün ‘Gülen Hareketi İslamcı olamaz’ diyorlar, nedir bu değişimin arka planı?

Günümüzde politik mücadeleler, klasik yöntemlerin dışında TV ve sosyal medya ortamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir takım simgeselleştirme ve çerçevelemeler vasıtasıyla da yürütülüyor. İslamcılık ise bir süredir, malum nedenlerden dolayı, sıkıntılı bir dönemin içerisinde. Bu yüzden hükümet çevresi tarafından Gülen ve hareketine yönelik “İslamcı olamazlar” iddialarını da bilhassa bu bağlamda değerlendirmek gerekli. Çünkü İslamcılığın mevcut sıkıntılarını, rakip İslmcı yapı, onların uygulamaları ya da daha başka gruplara yükleyerek ve bunu medya ortamlarında sürekli dillendirerek, gerçeklikten uzaklaştırılmış bir algı oluşturuluyor. Kitlelerin esas meseleleri görmeleri engelleniyor. Yani İslam, din, ahlak, maneviyat artık ne varsa bu algı listesinde, burada yaşanan tüm olumsuzlukların sebebi “şu yapıdır”, “onların zihniyetinden dolayıdır” demeye getiriliyor. Böylelikle bunu en çok dillendiren ve kitle üzerindeki algı operasyonunda başarılı olan kesim, diğerini siyasi anlamda yenmiş oluyor. Örneğin, 17-25 Aralık sonrası yaşananlardan Cemaat “başarılı” çıksaydı ve bunun sonucunda hükümet düşseydi, İslamcılığın ortaya çıkardığı tüm toplumsal sorunlar bugün AKP üzerine ihale ediliyor olacaktı.

Hâlbuki biz biliyoruz ki, günümüzde yaşadığımız toplumsal sorunların temelinde bizatihi İslamcılığın kendisi var. Ayrıştırıcı, ötekileştirici, ayrımcı, baskıcı söylemleri var. Hükümet ile Cemaat savaşında geçmişten günümüze doğru dönüp baktığımızda, tabanların kültürel ve siyasî yapısının ortak olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki çekişme aşağıya doğru yayılsa da bu iki kesimdekilerin dünyaya bakışları dün aynıydı, bugün de aynı. Bu nedenle Türk-İslâm sentezcisi, üstelik piyasacı bu iki kesimin buradaki kavgasının “hangimiz daha iyi Müslüman” üzerinden sürmesinden doğal bir şey yok. Çünkü bu kavga, diğer defoları gizlemeye de yarıyor.

Meselâ İslam’ın bugünün dünyasına dair yeni önerileri olmadığı, geleneksel yorumun, anlayışın radikallik üzerinden bu dini zaptettiği, toplumsal gerçeklikle hayal edilen dini hayat arasında uçurum olması gibi etkenler nedeniyle (ve daha pek çok sebepten dolayı) İslam tüm dünyada sorunlu bir inanç şekli. Dolayısıyla buradaki sıkıntıları kim kimin üzerine yıkarsa, hem kendi zaferini ilan etmiş olacak hem de İslam’ı itibarını kurtarmış sayılacak. Tabii bu zevahiri kurtarma davasında sorunlar aynen devam edecek ve nihayetinde tekrardan yeni bir düşman icat edilip, mevcut sıkıntıların sorumlusu olarak o kesim ya da yapı seçilecek. Zira açık, özgürlükçü ve demokratik bir yapı olmayınca, böyle döngüselliklerin yaşanması da maalesef kaçınılmaz oluyor.

İslamcılığın demokrasi ile kurduğu ilişki (ılımlısı ya da radikali) nasıl bir ilişki? Birbirini besliyor mu yoksa uzlaşmaz çelişkiler mi var?

İslamcılık, en azından geçmişte ve bugün için, kendi iç dinamikleri itibarıyla demokratik değerleri özümseyecek bir yapıya hiç sahip olmadı. Yarın sahip olur mu bilemem. Radikal grupların zaten ne demokrasi istedikleri var ne de bu kelimeye tahammülleri… Ilımlı dediğimiz gruplar ise, demokrasiyi kendi anladıkları biçimde yorumlamaya, yani kendi bünyelerine uygun hâle getirmeye çalışıyorlar. Böyle olunca demokrasi gibi evrensel hakları içinde barındıran bir kavram, yerel değerlerin işgaline uğruyor. Orada artık demokrasiden değil, demokrasi adına sunulan feodal, taşralı reflekslerden bahsedebiliyoruz. En basitinden, insanlar düşünce özgürlüğünü peşinen kabul etse de yerelliğin tetiklemesiyle, “inanca saygı” söz konusu olduğunda özgür düşünülemeyeceğini savunuyorlar. Hemen oralara kalın setler çekilmeye başlıyor; kutsallık, dokunulamazlık söylemleri ardındaki şiddet potansiyelini bir anda net olarak görebiliyorsunuz. İnanç ile ilgili (haklı da olsa) en ufak bir eleştiriye tahammül yok. Hatta tepki verilmediği durumlarda bile, ki bu da “hoşgörü” olarak ifade ediliyor, insanların elinde imkân olsa neler yapabileceklerini düşünmek dahi istemiyorsunuz.

Dolayısıyla, ılımlısının da radikalinin de demokrasiyle kurduğu ilişki, fazlasıyla sıkıntılı. Bu sıkıntılar da en çok toplumsal hayattaki temel haklar, kadın hakları, cinsel yönelimler, bedenin sahipliği, bireysel serbestlikler, basın özgürlüğü gibi konularda ortaya çıkıyor. “Ilımlılar” denilenlerin bile, bu konular önlerine geldiğinde, geleneksel reflekslerinden kurtulabildiklerini söylemek zor.

İslamcılar açısından tanımlanan ‘ideal bir İslamcılık’ var bir de gericiliğin kan gölüne çevirdiği bir dünya var. Siz bu ayrımı nasıl yorumluyorsunuz AKPliler haklı mı?

Bugün Türkiye’de inançlı ve kendisini “Müslüman” olarak ifade eden herhangi birisinin, tüm dünyada yaşanan katliamların sorumlusunun İslam dini olduğunu söylemesi, asla mümkün değil. Zaten benim de böyle bir iddiam olamaz. Fakat şöyle bir gerçeklik daha var. Tüm “kutsal” kitaplardan iyilik de çıkarabilirsiniz, kötülük de… İşte bugün kötülük daha fazla çıkarılıyor, kötülük daha güçlü ve olanca şiddetiyle de bu düşünce işleniyor. Hâkim olan da bu… İslamcı örgütler, sürekli olarak şiddet çıtasını yukarı çekmekle meşguller. İyilik, bu örgütlü kötülük karşısında çok cılız ve tarihin döngüselliğinde bu aşamanın da geçilmesi sabırla beklemekten başka üzerine düşeni de yapmıyor.

Dahası günümüzde bütün katliamların referansı olarak, İslam dini ya da onun metinleri gösteriliyor. IŞİD’i, Boko Haram’ı bir kenara bırakalım; örneğin Rusya’da çocuk bakıcısı Müslüman kadın “Allah emretti” diye baktığı çocuğun kafasını kesip, metroda sergiliyor. Katliamları yapanlar oradan ilham aldıklarını, şu ayete veya hadise dayandıklarını söylerken, “bunların İslam ile alakası olmadığını”, “tümünün ABD’nin oyunu olduğunu” iddia etmek oldukça güç ve komik.

Hâlbuki bugün radikalliğin asıl referans aldığı, geleneksel ve kutsal kabul edildiği için de eleştiriye sıkıca kapalı bir İslam anlayışı tüm dünyada hâkim; bu anlayış intikamcı bir enerjiyle de sürekli taraftar topluyor. Üstelik böyle bir İslamî şiddet (daha doğru tabirle faşizm) eğilimi var ve tüm Dünya’da on milyonlarca taraftara da sahip. Buna da öncelikle “gerçek İslam bu değil” diyenlerin karşı çıkması, yapılan şiddet eylemlerini, katliamları kitlesel olarak protesto etmesi, her ortamda lanetlemesi, açıkça ya da içten içe sahip çıkmaması, radikal grupları bünyelerinde barındırmamaları, devletlerin bunlarla etkili biçimde mücadele etmeleri gerekiyor. Peki sizce böyle mi oluyor? Tabii ki hayır… Öyleyse, dünya kan gölüne dönerken, böylesi hayali ve ideal bir İslam anlayışına aynen devam edilebilir. Hiçbir şey olmamış ya da yokmuş gibi davranılabilir. Ve artık nasıl bir şuursuzluksa bunlardaki, bu tür eylemlerle, İslam’ın itibarının peyderpey ortadan kalktığından bile habersizler ve ne hazin ki bunu söylemek de bize düşüyor.

***

İslamla ilgisi yokmuş!

Geçen günlerde Meclis Dışişleri Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Taha Özhan Gülencilerin İslamcı olmadığını komisyon toplantısında şu sözlerle dile getirdi: Bu hareket bütün tarihi boyunca -tırnak içinde- siyasal İslam’a karşı çıkmıştır ve dışarıdaki bütün propagandalarında kendilerinin İslamcı olmadıklarını, İslamcılığa karşı olduklarını belirtmişlerdir. (…) Dolayısıyla, ‘İslamcı’ kelimesine hiçbir şekilde bulaştırılmaması gereken bir kült hareketidir bu, kişiyi kültleştiren, işte, mehdileştiren ve arkasından gelenlerin de buna iman ettiği, bir anlamda DAİŞ benzeri beyni yıkanmış, kendi halkına, sivil insanlara kurşun sıkacak, onları bombalayacak düzeyde DAİŞ zihniyeti gibi bir harekettir

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 27.07.2016 09:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177