24 Ağustos 2016 Çarşamba 19:23
Cehennemde yağmur

Yağmur bulutlarının toplanışını izliyorum balıkçılar kahvesinin önündeki masalardan birine oturmuş. Bir süredir kahvehaneye takılan, Karagöz adlı tuhaf kedi de sandalyelerden birine çıkıp benimle bulutlara bakıyor. Böyle uzun uzun bulutları seyreden bir kedi görmemiştim daha önce. Ona baktığımı görünce, o da bana bakıyor, ama böyle dik dik… Bir an yer değiştirseydik ve bulutlara bakarken birbirimizin aklından geçenleri öğrenebilseydik diye düşünüyorum. O görmedi, Halep’te bombardımandan yaralı kurtarılan Ümran’ı. Antep’teki katliamda ölen çocukların fotoğraflarını da görmedi. Yaşadığımız gerçeklikler o kadar farklı ki, şimdi birlikte bulutlara bakıyor olsak da…

Biz insanların, özellikle bu ülkede yaşayanların gerçekliği, tam anlamıyla bir cehennem. Sokaklara, gazetelere, televizyonlara, sosyal medyaya bakarken, Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözü aklımdan hiç çıkmıyor bu ara. Herkes dünyaya, ambulanstaki o koltukta oturan Ümran’ın ya da dört çocuğunu Antep’teki saldırıda kaybeden annenin gözünden bakabilse…

Attilâ İlhan’ın şiirindeki gibi, yağmur sanki bilmediğimiz başka bir gökten yağıyordu.

Ranciére, “Görüntülerin Yazgısı” kitabında, “küt buradalık”tan bahseder, yani o fotoğrafa ya da video çekimine bakerken bir anda oradasınızdır, ambulansın kapısında, Ümran da bir anda ona baktığınız evde, işyerinde ya da oturduğunuz kafede. Bu karşılaşma sessizdir, çıplaktır, hem oradasınızdır, hem değilsinizdir, içinizi acıdan evvel utanç kaplar. Çünkü sizi yargılar, yargılanırsınız ve bu bir cehennemdir. Barthes’ın dediği gibi, fotoğraf şiddetlidir, “şiddeti gösterdiği için değil, ama her seferinde görüşü zor kullanarak doldurduğu, içindeki hiçbir şey reddedilemediği ve dönüştürülemediği için…” Toplum, bu şiddetten, anlamın saflığından ve karşılaşmanın sessizliğinden ürker. Sessizliğin içini dolduracak gürültüye, analize, saptırmaya ihtiyaç duyar, çünkü cehennem sessizliktir…

Yakılarak öldürülen Hande Kader’in, eylem sırasında polis tarafından götürülüşünü gösteren fotoğrafındaki yüzünü düşünüyorum. Masum bir yüz, umutsuzca kıvrılmış dudaklar ve bir yere doğru, istemediği bir yere doğru sürüklenişine çaresizce direniyor. Eğer yakılarak öldürüldüğünü bilmesek, o fotoğraf bu kadar etkili olur muydu? Barthes’ın “Camera Lucida”da bahsettiği duyguyu yaşıyorum, bütün bu fotoğrafları zihnimde canlandırırken: “Onun karşısında, onunla yalnızım. Çember ka­panmış, kaçış yok artık. Acı içinde kımıltısızım. Ne zalim ve kısır bir yetersizlik! Kederimi dönüştüremiyor, bakışlarımı kaçıramıyorum…” Kederi yasa dönüştürememek, cehennem… Fotoğrafların, katliamların ardı arkası kesilmiyor, acı içinde kımıltısız kalmak, cehennem…

Yağmur başlıyor, Karagöz hemen saçak altına sığınıyor. Gökyüzündeki kara bulutlar, içimi de kaplamış, yağıyor… Marguerite Duras’ın “Acı” adlı kitabındaki sözleri geliyor aklıma: “Her yerde acı var, kanamalar ve çığlıklar, bu yüzden düşüncenin oluşumu engelleniyor, o karmaşaya katılmıyor ama karmaşa onun yerini alıyor, yapacağı bir şey yok, tam karşısında.” Duras, kitabın bir yerinde, küçük kardeşini ve küçük çocuğunu yitirdiğinde, “acı”yı da yitirdiğinden bahsediyordu, “acının bir anlamı kalmamıştı” diyordu. İşte korktuğum şey, asıl cehennem bu anlamsızlık…

Karagöz’ün yanına, saçak altına sığınıyorum ben de ve birlikte yağmuru izlemeye koyuluyoruz. Karagöz’ün gözünden, yağmura sadece yağmur olarak bakabilseydim keşke. Belki Karagöz de yağmura sadece yağmur olarak bakmıyordur. Ona baktığımı fark edip bana bakıyor. Onun o ciddi bakışları gülmeme neden oluyor. Kısa sürüyor gülmem, çünkü Karagöz dik dik bakmaya devam ediyor yüzüme. Birlikte yeniden yağmuru izlemeye koyuluyoruz. Attilâ İlhan’ın şiirindeki gibi, yağmur sanki bilmediğimiz başka bir gökten yağıyordu.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 24.08.2016 19:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol