09 Şubat 2016 Salı 10:43
Çatışmalar acıları doğuruyor

SERAP ÇAKIR

Segâh Makamı 12 Eylül’ün yok ettiği hayatların, duyguların ve de umudun romanı… Kasvetin, acının ve ölümün Türkiye'nin üzerine karabasan gibi çöktüğü bir dönemi anlatıyor. Kahraman’la yeni çıkan kitabı “Segâh Makamı” üzerinden 12 Eylül cunta dönemini, yaşananları ve Türkiye gündemini ele aldık.

Segah Makamı’nın uyandırdığı en önemli hislerden biri dayanışma duygusu. Geçmişle günümüzü karşılaştırdığınızda gençlerde aynı duyguyu hissediyor musunuz?

Devrimci, demokrat çevreler benzer duyarlılığa sahipler. Grevdeki işçilerle, göçmenlerle, yoksullarla dayanışma halindeler, zulme başkaldırıyorlar. Bu anlamda en geniş katılıma Gezi’de tanık olduk. Ancak diğer kesimler için aynı şeyleri söylemek zor! Önce yakın çevrelerine, sonra topluma, giderek de kendilerine yabancılaşan robotlara benzetiyorum onları.

Kitapta hüzünlü bir geçmişten söz ediyorsunuz. Bu duygunun günümüze yansıması nedir?

Neşe ve hüzün duygusu insanların hayattan ne beklediğiyle ilintilidir. Bireysel çıkarları baskın olanlar ‘daha fazlası’ için diğerlerini ezip geçmekten zevk alır. Bazıları da o güce tapınarak var olurlar; sorgusuz kabullenir, kötülüğünü kutsar, muktedirle benzeşirler. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama telaşındaki yoksul kesim ise çaresizliğin kıskacında, ne yapacağını bilmez haldedir. Geçmişte örgütlü mücadelede yer alan emekçiler, bugün ‘hakkına razı’ olmaya zorlanıyor; ‘kader-fıtrat’ dayatmalarıyla şartlanarak, gerçeklikten uzaklaşıyorlar. Hiçbir güvenlik tedbiri alınmadan madene gönderilen 301 işçinin katledilmesini ‘işin fıtratına’ indirgeyen anlayışa yöre halkının oy vermesi gibi. Yine de, umudum var; bu dibe vuruşun bir sıçrama yaratacağına inanıyorum.

Bir de ayrışmalar konusu var. Geçmişte olduğu gibi şimdi de sol kesimlerde ayrılıklar hayli fazla. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Bilginin olduğu yerde fikirsel çatışmalar kaçınılmazdır. Ancak bunlar saflaşmaya dönüştüğünde iç yakıcı manzaralar çıkar. Geçmiştekiler ‘sol içi’ ayrılıklardı. Günümüzde ise durum vahim; soldan kopup sağ ile uzlaşı zeminleri arayanlar söz konusu. Bu insanın içini daha çok acıtıyor.

Segâh Makamı tarih tekerrürden ibaret mi diye düşündürtüyor. Bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu döngüyü kırmanın bir yolu var mı sizce?

Küresel boyutlu sömürü sistemi, hizmet ve teknoloji sektörüne öncelik verip, ‘düşük ücret, düşük istihdam’ modeline geçti. ‘Düşünme, itiraz etme, tüketerek mutlu ol’ formülüyle sisteme hizmet eden ‘müşteri’ güruhları yaratıldı. Elbette mutlu olmanın da bir bedeli var; bankaların ‘ulufe’ misali dağıttıkları kredilerle, gırtlağına kadar borca batmak! Hem de borçlanarak aldıkları metaların sahibi olmadıklarını, sadece ödünç kullanım hakkı edindiklerini bilmeden... Dünyayı kana bulayan stratejilerinin temelinde ise ‘yeryüzü sermayenindir’ hedefi yatıyor. Emperyalizmin daha fazla sömürü amacını görev addeden ‘savaş taşeronları’ yani hükümetler burada devreye giriyor. Mazlum ülkelere ‘Bahar’ aldatmacasıyla ‘karakış’ taşınıyor(!) ‘Büyük birader’ öncülüğündeki ‘kutsal ittifak’ görevi hasarsız icra etmek için petrolü bol, ‘din korkusu’ engin Orta Doğu’yu seçiyor. Dolayısıyla, kıyımlara, ölümlere, sürgünlere, yoksulluğa, olanca zulme rağmen adaleti ‘öbür dünyaya’ erteleyenlerin uhrevi desteğiyle vahşet artıyor, insanlık kan kaybediyor. Bu döngünün kırılmasının yegâne şartı, muhalif kesimlerin ‘amasız, fakatsız, belkisiz’ ortak paydalarda buluşmasıdır.

Kitapta 12 Eylül’de yaşanan acıları yoğun şekilde hissediyoruz. Şimdiki dönem çok mu farklı o günlerden?

12 Eylül’de uygulanan darbe yasaları kendi içinde "tutarlıydı." Oysa şimdi ‘demokrasi’ adı altında Anayasa ile güvence altına alınan haklar gasp ediliyor. İfade özgürlüğü kısıtlandı, basın özgürlüğü yandaşların yanlı-yalan haberleriyle sınırlı. Gerçekleri dile getiren gazeteciler ise Silivri’de istirahate alınıyor(!) ‘Anayasal hak ve özgürlükler’ tuzak niteliğine dönüştü... 12 Eylül’e giden süreçte kaos ve kargaşa bilinçli bir şekilde tırmandırılmıştı. Diktatörler yarattıkları karmaşayı bastırmak için geldiklerini söyleyip, çok geçmeden asıl kaosun ne olduğunu öğretmişlerdi. Hâlâ bu ‘eşsiz’ yönteme sadık kalanlar, kanlı katliamlarla, savaşla ‘tek adamlığa’ uygun zemini yaratma çabasındalar. Zaten, asıl niyet, koskoca puntolarla ‘Ya Başkanlık Ya Kaos’ başlığıyla yandaş tarafından ifşa edildi... Masum kanlarıyla kına yakanlara inat, ‘gerçek yenilgi vazgeçtiğinde başlar’ şiarını benimseyenlerin, tehditlere aldırmadan, yılmadan, ‘yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek’ mücadele edeceklerine inanıyorum.

Pek çok mahallede bir tane bile gayrimüslüm komşumuz kalmadı. Kürtlere karşı ırkçılık arttı... Çokkültürlülüğü kaybeden toplumlara ne olur sizce?

Etnik ve dini sınırlar arasında, insan haklarına eşit bir yaklaşımı öngören çokkültürlülük, sınırsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşanlar için insanlığın en kıymetli zenginliğidir. Ancak üniter ve homojen bir millet amaçlayan devletler kendi arzuladıkları yapı dışındaki topluluklara asla saygı duymaz, onları dışlayıp, ötekileştirirler. Çokkültürlülük sanatsal, geleneksel, sosyal alanda geliştiricidir, yaratıcılığı teşvik eder. İnsani normlarda, benzersiz bir ortak yaşam modelidir. Tek tip yaşam formlarının aksine, sosyal alanda hoşgörüyü, sevgiyi besler, nefret suçlarını, ırkçılığı engeller... Geçmişte katledilen, sürgüne gönderilenlerin eksikliği her geçen gün daha çok hissedilirken, Kürtlere yönelik şiddet, Alevilere karşı yürütülen kışkırtıcı propagandalar, daha vahim asimilasyonları işaret ediyor. Yıllardır uygulanan algı yönetimiyle homojen ‘Sünni’ bir ümmet yaratmak amaçlanıyor. Temelleri 12 Eylül’de atılan bu yapının örnek aldığı model ise 1300 küsur yıl önceki Muaviye dönemidir.

Bunca isimsiz kahramanın, ölümün üzerine korkusuzca gidenlerin kimi ölümle tanışıyor ne yazık ki? İsteseniz onlara başka bir yazgı verebilirdiniz.

Tarihsel gerçekliğin fonunda bir kurgu yapmaya çalıştım. Arka plandaki gerçek akışın üzerine sanal kimlikler oturtmak istemedim. Dönemin koşulları çerçevesinde, gözlem ve tanıklıklarımı da devreye sokarak, çeşitli kesimlerin yaşama biçimlerine, insan ilişkilerine, düşüncelerine ışık tutmaya çalıştım.

Beş kafadarın yanı sıra Recai’nin de Türkiye tarihinde bir karşılığı var elbette. Siz yazarlar sevmezsiniz gerçeklerle ilintilensin karakterleriniz, ama kimdi siz de Recai gerçek hayatta?

Amacım o dönemdeki devrimcileri bire bir anlatmak değil, mümkün olduğunca dönemin ruhuna dokunabilmekti. Dönemin karakteristik özelliklerini hikâyenin kahramanları aracılığıyla yansıtmak istedim. Ancak itiraf etmem gerekirse, Recai’nin ismini rastgele seçmedim; Demokrat Gazetesi’nin muhabiri Recai Ünal yakın arkadaşımdı. 1980 yılının Temmuz ayında, Karagümrük’te, faşist çetelerin yaygın yöntemiyle ‘domuz bağıyla’ boğulmuş bir halde bulundu. Vahşice katledilen bedenine ‘Türkiye İslam Birliği İntikamcıları’ imzalı; ‘Fatih’te hiçbir komünist cezasız kalmayacak!’ yazısı bırakılmıştı. Acısı taptaze tüttüğünden olsa gerek, karakteri yaratırken onun ismi ağır bastı...

“Birilerinin ölmediği gün yok” diye bir cümle var Segâh Makamı’nda. Şimdi var mı birilerinin ölmediği gün?

Yok elbette! Demokrasi ve özgürlük talebiyle Gezi direnişine katılanlar ‘orantısız’ şiddete maruz kaldılar, gençler, çocuklar öldürüldü... Suruç’ta 34, Ankara’da yüzden fazla insan katledildi... Başucumuzda, uluslararası savaş kurallarının; ‘Sivillerin korunması, hasta ve yaralıların tedavisi zorunludur...’ hiçe sayıldığı acımasız bir savaş sürüyor. Cenazeler verilmiyor, yaralılar ambulans beklerken ölüyor, bebeler iki ateş arasında ya da bodrumlarda can veriyor, diğer tarafta ise ölüm sadece yoksul çocuklarına reva görülüyor. Gök kubbeye kadar ulaşan yakıcı, biçare, acı yüklü avazlar insanlıktan derman beklerken, savaş karşıtı eylemler medya koridorlarına uğramadan siliniyor. 12 Eylül’de idam-işkence, açlık grevi, intihar(!) gibi nedenlerle ölenlerin sayısı ‘resmi’ rakamlara göre 750 civarında. Oysa şimdi bu sayısı çok daha fazla. Ezcümle darbenin üç yıllık icraatı, üç aya sığdırıldı. Taraflar, çatışmayı değil uzlaşmayı benimsemedikçe acılar sonlanmayacak. Velhasıl, birilerinin değil birçoklarının öldürülmediği günlere hasret kaldık.

Lale ve Cemil’in aşkını düşününce devrim fikri varsa aşk da vardır diyebilir miyiz?

Devrim fikriyatı aşkın en yalın, en yüce halidir. Başkaları uğruna bırakın ellerini, ömürlerini taşın altına koyacak kadar merhamet ve bilinçle donanmış ‘romantiklerin’ hüzünleri kadar aşklarının da soylu olduğunu ifadeye çalıştım...

***

Beşiktaşlısınız galiba!
Evet sıkı bir Beşiktaş taraftarıyım. 12 Eylül sonrasında tanıştığım Beşiktaş tribünleri, arzulanan hayatın yansımasıdır adeta. Farklı sosyal çevrelerden, farklı düşünce ve kültürlerden gelen insanlar sahanın etrafında, ortak duygularla birleşip, bütünleşir; ayrımcılık yoktur ve oldukça öğreticidir.

Segâh Makamı/ Esra Kahraman/ Ayrıntı Yayınları/ 560 s.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 09.02.2016 10:43
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177