21 Eylül 2016 Çarşamba 08:42
Bu topraklarda tarıma elveda derken... (2)

KONUK YAZAR: DOÇ. DR. GÖKHAN GÜNAYDIN
ESKİ CHP MİLLETVEKİLİ

Tarımdaki özelleştirme süreci, açık bir peşkeş öyküsüdür. Örneğin TEKEL içki fabrikaları 290 milyon dolara özelleştirilmiş, satın alanlar 1 yıl geçmeden portföyün yüzde 90’ını 800 milyon dolara satmışlar, birkaç yıl sonra da tesisler 2,1 milyar dolara el değiştirmiştir.

Tarımdaki özelleştirme süreci, aynı zamanda bir yabancılaştırma öyküsüdür. Örneğin TEKEL içki fabrikaları Amerikan Texas Pasific Company’den İngiliz Diego firmasına geçmiş, TEKEL sigara fabrikaları ise British Amarican Tobacco’nun olmuştur.
Ancak peşkeş ve yabancılaştırma, fotoğrafın yalnızca bir boyutudur. Diğer yandan, kamunun tarımdan çekilmesiyle, girdi ve çıktı alanı tamamen piyasaya devredilmekte, rant mekanizmaları devreye girmekte ve üretim araçları ile üretici güçlerin yeniden üretimi önünde en büyük engel böylece oluşturulmaktadır.

Girdi alanındaki özelleştirmelere yem ve gübre alanı en iyi örneklerdir. YEMSAN’ın özelleştirilmesiyle karma yem alanı kuralsız piyasa koşullarına terk edilmiş, çökertilen üretim kapasitesiyle 2/3’ü dışarıdan ithal edilen yem hammaddesinden üretilen yemler çok yüksek fiyatlarla üreticiye satılmıştır. TÜGSAŞ, İGSAŞ ve TZDK özelleştirmeleri gübre hammaddesi ithalatında tekelleşme yaratmış, gübrenin üretim ve dağıtımı ise artan aracı kanallar elinde üretici sömürü aracına dönüşmüştür.

Bu topraklarda tarıma elveda derken...


Çıktı alanının düzenlenmesi, hem üretici hem de milyonlarca tüketici açısından yaşamsal önemdedir. Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu (EBK) ve TEKEL (içki-sigara) özelleştirmeleriyle kamunun devreden çıkması, sözü edilen alanlarda hızla özel sektör tekellerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu yapılar, üretici sömürüsünün kolaylaşması için devraldıkları tesislerin önemli bölümünü kapatmışlardır. Örneğin 6 sigara fabrikasından 5’i, içki fabrikalarının yarısından fazlası kapatılmıştır. EBK’nin 35 tesisinden 18’i satılmış, 5’i bedelsiz devredilmiş, 3’ü tümüyle kapatılmıştır. Bu tablonun sonucu, içki fabrikaları için özel üzüm çeşitleri üreten üreticinin ürününün elinde kalması, yerli tütün üretiminin ve üreticisinin çökmesi, kırmızı et üretiminin gerilemesi ve yükselen fiyatlar nedeniyle artan ithalat miktarlarına rağmen, piyasa spekülasyonlarının önlenememesi bağlamında yurtiçi kırmızı et fiyatlarının Avrupa’nın 3 katına çıkması şeklinde kendisini göstermiştir.

Özetle söylemek gerekirse, tarım sektörünün geldiği noktayla ilgili yukarıda çizilen olumsuz tabloya, özelleştirme sürecinin ölçülebilir ve büyük etkileri vardır.

Yeni özelleştirme süreci: Tabuta çakılan son çiviler
AKP iktidarı, şimdi yeni bir özelleştirme sürecini tahrik etme peşindedir. Bunun tarıma yansıması ise, AOÇ, ÇAYKUR, Et ve Süt Kurumu, TŞFAŞ ve Şeker Kurumu, TİGEM, TMO, DSİ, GAP ve Sulama Birliklerinin dağıtılması şeklinde kendisini göstermektedir.

Yeni ve tümüyle yıkıcı bu son dalganın her bir kurumu, şüphesiz, ayrı ayrı değerlendirmeyi hak etmektedir. Bunu da yapma gayreti içinde olacağız. Ancak burada, bu genel yazı kapsamında, mevcut işlevleri ve özelleştirme sonrası ortaya çıkacak durum üzerine genel notlar verilecek ve bununla yetinilecektir.

Atatürk Orman Çiftliği, memlekete modern tarımın gösterilmesi amacıyla kurulmuş bir öğretici çiftliktir. İşlevini uzun yıllar boyunca yerine getirdikten sonra, yine uzunca süren bir talan edilme dönemine girmiştir. Şimdi nihai amaç, öyle görünmektedir ki, Atatürk Orman Çiftliği’ni Sarayın bahçesi haline dönüştürmektir.

Türkiye’de çay üretiminin geçmişi henüz yüz yılı bulmamıştır. Uzak Asya’da geniş plantasyonlarda ve çok düşük maliyetlerle üretilip ihraç edilmesi nedeniyle, Türkiye’de çay üretiminin devamı, yüzde 100’ün mutlaka üzerinde olması gereken gümrük vergileri ve kamunun piyasayı düzenlemesi ile mümkündür. Aksi durumda çay üretiminin nasıl yok olacağına en iyi ve yakın örnek, Gürcistan’dır. Türkiye’de ÇAYKUR’un varlığına rağmen özel çay fabrikalarının üretici üzerinde yarattığı sömürü, canlı öyküleriyle Rizelinin dilindedir. Bu nedenle söylenmelidir ki, ÇAYKUR yoksa yerli çay da yoktur.

Et ve Süt Kurumu’nun geçmişi, Et ve Balık Kurumu’na dayanmaktadır. 1990’lara kadar 35 kombina ve soğuk hava depoları ile hizmet veren EBK, özelleştirme sürecine girmiş ve 1995-2004 aralığında 18 Kombina’sı satılmış (Şanlıurfa, Elazığ, Bursa, Kars, Tatvan, Suluova, Afyon, Malatya, Kastamonu, Bayburt, Ağrı, Ankara, Erzincan, Burdur, Gaziantep, Eskişehir, Sivas, Manisa); 5 Kombina’sı bedelsiz devredilmiş (Kızıltepe, Yüksekova, Fatsa, Konya, Kayseri); 3 Kombina’sı ise kapatılmıştır (Trabzon, Zeytinburnu, Haydarpaşa). EBK olmaksızın et piyasasının regüle edilemediğinin acı örneklerle görülmesi üzerine, kurum 2005 yılında özelleştirme sürecinden çıkartılmış ve adı Et ve Süt Kurumu olarak değiştirilmiştir. Halen 11 Kombina ile (Adana, Ağrı, Bingöl, Diyarbakır, Denizli, Erzurum, Sakarya, Sincan, Van, Yozgat, İstanbul) çalışmaya devam etmektedir. Ancak altı çizilerek ifade edilmelidir ki, Et ve Süt Kurumu yerli üretimi destekleme işlevinin yanında, daha çok ithalatın organize edildiği ve rantın paylaştırıldığı bir merkez haline getirilmiştir. Bu nedenle de, sürekli artan ithalata rağmen kırmızı ette tüketici fiyatları düzenlenememekte, piyasa Bakanı da mahcup edercesine bildiğini yapmaktan çekinmemektedir. Et ve Süt Kurumu’nun, 2005’ten 11 yıl sonra yeniden özelleştirme sürecine sokulması, geçmişten ders alınamadığının açık işaretini oluşturmaktadır. Yapılması gereken özelleştirme değil, kurumun üretici ve tüketici yararına çalışacak bir biçimde reorganize edilmesidir.

Gerekli olan tasfiye değil, yeniden yapılandırma
Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (TŞFAŞ), kamuya ait 25 şeker fabrikasının şemsiyesini oluşturmaktadır. Bunun dışında 5’i Pankobirlik 3’ü özel sektörün olmak üzere 8 pancar şekeri fabrikası ve 5 nişasta bazlı şeker (NBŞ) fabrikası bulunmaktadır. Şekerde asıl savaş, yüzde 70’i Cargill ve ortaklıklarına ait bulunan NBŞ fabrikalarının kota artırma isteğidir. Kontrol edil(e)meyen üretim dışında yasal kotanın artırılması, şeker fabrikalarının kotalarının azalmasına ve dolayısıyla pancar üretiminin de daralmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan, Şeker Fabrikaları AŞ bünyesinde çalışan fabrikaların (kabaca) 1/3’ü her yıl kâr etmekte, 1/3’ü başa baş noktada olmakta, 1/3’ü ise muhasebe zararı etmekle birlikte yarattıkları dışsallıklarla ekonomiye katkı sunmaktadırlar. Bu kurumun özelleştirilmesi ve fabrikaların satışı, bu nedenle, en çok 8-9 fabrikanın açık kalmasına, diğerlerinin ise kapanmasına neden olacaktır. Bu durumun, pancar üreticisi açısından yaratacağı olumsuzluklar ortadadır. Bu nedenle, TŞFAŞ’nin özelleştirilmesi değil, yeniden yapılandırılması ülke yararınadır.

Verimli ve kaliteli bir tarımsal üretim için, damızlık hayvan, fide, fidan, tohum gibi üretim materyallerinin üretilmesi büyük önem taşır. Zirai Kombinalar, Devlet Üretme Çiftlikleri ve TİGEM’ler (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) bu amaçla kurulan zincirin halkalarıdır. Geçmişte çok sayıda TİGEM satılmış, kalanlar da önemli ölçüde işlevsizleştirilmiştir. Dünyada gen merkezi konumunda olan Türkiye’nin, özellikle tohumda yabancı tekellerin insafına terk edilmiş olması, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu nedenle TİGEM’lerin tasfiyesi değil, sağlam bir doğrultuda yeniden yapılandırılmasına büyük gereksinim vardır.

Toprak Mahsulleri Ofisi, sıcak ve serin iklim tahılları (mısır, buğday, arpa, yulaf, çavdar) fiyatlarının regüle edilmesinde 1938’den bu yana hizmet vermektedir. Bunun yanında 1980’lerde Nadas Alanlarının Daraltılması Projesi çerçevesinde özellikle nohut ve mercimek ekiminin ve üretiminin yaygınlaştırılması konusunda çok başarılı çalışmalar yapmış, konusu olmamasına rağmen fındık krizinin önlenmesi için de devreye sokulmuştur. Zaman içinde uzman olmayan yönetimlerle etkinliği düşürülmüş, dış ticaret rantının devşirildiği bir kurum haline dönüştürülmüştür. Türkiye, artık, her yıl 4 milyon ton düzeyinde buğday ithal eder bir ülke konumundadır. Baklagillerin anavatanı olan Türkiye, çöken üretimle, tüm baklagil ürünlerinde de net ithalatçı olmuştur. Bu ürünlerde yeniden bir üretim hamlesi isteniyorsa, bu amacın TMO olmadan başarılamayacağı bilinmelidir. Bu bağlamda TMO için de gerekli olan tasfiye değil, tümüyle yeniden yapılandırma olmalıdır.

Nihayet sulama alanları… Tümüyle kapatılan Köy Hizmetleri ve 30 Büyükşehir’de kaldırılan İl Özel İdareleri sonrasında, tarımsal sulama yatırımları için Devlet Su İşleri tek merkez haline gelmiştir. Türkiye’nin teknik ve ekonomik ölçütlere göre sulanabilir olup da henüz suyla buluşturulamayan 4 milyon hektar düzeyinde tarım alanı bulunmaktadır. Bugünkü yatırım hızıyla, bu alanları sulamaya açabilmek için daha yüz yıla ihtiyaç vardır. GAP İdaresi de yatırımcı bir kuruluş olmasına karşın, barajlarda tuttuğu suyun tarlayla buluşması için gerekli sulama kanallarının yapımında açıklanması mümkün olmayan eksiklikler gözlenmektedir. Az sayıda Sulama Kooperatifi ve çok sayıda Sulama Birliği ise, sulamaya açılan alanların işletilmesinden sorumludur. Bu sayılan kuruluşların özelleştirilmesi, suyun meta olma sürecini mutlaklaştıracaktır. Bu bağlamda, su yönetiminin de suyun bir insan ve çevre hakkı olduğu anlayışına uygun biçimde reorganizesi gereklidir.

Sonuç yerine…
1980’lerin ortalarından itibaren yürütülen özelleştirme sürecinde, “elde edilen toplam gelir” 65 milyar dolardır. AKP dönemi, tüm özelleştirmelerin yüzde 87’sinin yapıldığı bir dönem olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemdeki 57 milyar dolarlık özelleştirmenin 12 milyar doları masraflar için harcanmış olup, geriye kalan 45 milyar dolar ise Türkiye’nin 2 yıllık faiz ödemesine karşılık gelmektedir.

Bu bağlamda söylenmelidir ki, neoliberal düzenin dayattığı özelleştirme uygulamaları, sadece ortak varlıkların sermayeye peşkeş çekilmesi anlamını taşımamakta, bunun yanında, kamunun devreden çıkmasıyla piyasanın yeni tekellerin insafına terk edilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Dünya deneyimi göstermiştir ki, “görünmez el” sürekli olarak yurttaşın cebinden çalmaktadır.

Dünyanın tüm önemli ülkelerinde desteklenen ve müdahale kuruluşlarıyla düzenlenen tarım sektörü, özelleştirme uygulamalarına en duyarlı sektör konumundadır.

Tarım sektöründe geçmişte görülen parçalı özelleştirme uygulamaları, muhatap sektörün yalnız kalmasıyla kendisini göstermiştir. Sıranın kendisine gelmekte olduğunu kavrayamayan diğer alt sektörler, TEKEL örneğinde olduğu gibi, işçi ve çiftçinin feryatlarına yeterli dayanışma gösterememişlerdir.

Bu kez saldırı toptandır. Dayanışmanın da bu doğrultuda ve gecikmeksizin örgütlenmesi bir zorunluluk olarak ortadadır.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 21.09.2016 08:42
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177