04 Şubat 2016 Perşembe 11:23
Bozadamların kaderi değişir mi?

SERAP ÇAKIR

Gün ne kadar aydınlıksa, gece de bir o kadar karanlık. Korku ve merak nasıl da peş peşe ilerliyor. Hangisi öne geçerse bizim kazancımız o. Meraklı, sorgulayan ve pes etmeyen insanlara Bozadam’ı yazmış Ömer İzgeç.

Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu isimli kitabıyla 4 yıl evvel tanıştım. Ömer İzgeç’in ilk verimiydi ve özellikle ayna metaforuyla hikâye beni kendine çekmeyi başarmıştı. Anlaması zor, dikkatle okunması gereken ve bir maceradan öte okuyucuya neler sunduğunu iyi anlamak gereken bir romandı. Ejderha deseninde işlenmiş bir madalyonun peşine düşen ve üç ayrı zaman diliminde üç ayrı kahramanla anlatılan son derece iyi işlenmiş bir hikâyeydi. Kitabın ismini ise ayrı sevmiştim.
Kişisel olarak yüzleşme yaşayan bireylerden, artık gerçekliğini kaybetmiş, gerçeği yontmuş ve başka bir gerçeğe dönüştürmüş bir topluma vardırıyordu bizi yazarın ilk verimi. Toplumun çiğliği ve gerçeği kaybedişi kadar bütünsel yozlaşmışlık ve riyakârlık da okuyucuyu rahatsız ediyor ve kalp gözüne dokunuyordu. Bozadam’da ise öncelikle toplumsal bir çerçeve sunuyor Ömer İzgeç okuyucuya. Bir çocuğun saf kalbinden ve gönül gözünden gördükleri aktarılırken, iyi ile kötünün toplum içinde var olan gerçeğinin altı çiziliyor.

Bozadam’da neler var?
Roman karanlık bir sahneyle başlar. Ortada bir ceset vardır ve bu bizim çocuk kahramanımız Es’in babasına aittir. Adada herkes vebadan hayatını kaybetmiştir. Annesinin öldüğünü de düşünür küçük çocuk ama onu aramaya cesaret edemez. Bir kayıkla, büyükanne ve büyükbabasının yaşadığı Anayurt’a gider. Üzgün, korkmuş, bir anda yetim ve öksüz kalmış bir çocuk olur Es. Büyükbabası ve büyükannesinin yanı sıra evde bıcır bıcır konuşan ikiz kardeşlerle birlikte yaşamaya başlar.
Büyükbabasının evi kasabanın dışında kalır. Bir sınır çekilmiş ve toplumla ailenin arasına bir duvar konmuş gibidir. Geceleri ise Yedinci Ay Katili yüzünden olduğu tahmin edilen çığlıklar yükselir kasabanın üzerinden. Aile bireyleri bu çığlıkları kanıksamış olmasına rağmen, merak Es’in içini yakar kavurur. Önce kasabayı merak eder, sonra demirciyi, kasabı, aktarı, ormanı, dereyi ve kuşları. “Merak, Es’in hemen arkasında duran renonkül bitkisinin özütü gibi yakıcıydı. Çocuğun içine düştü, değdiği yerde ufak bir delik peydahlandı. Merakın besini kendisiydi. Kendini bildikçe harlanırdı, üstüne düşüldükçe semirirdi ve semirdikçe kendini daha çok bilirdi. Es, o an ardına dönüp o efsunkâr kulübeden çıksaydı eğer, içinde açılan zararsız delik zamanla kendini onaran bir yara gibi yok olacaktı. Meramsız bir gediğe dönüşmeyecekti. Es, o gün, o an, o kulübeden çıkmadı.”

Ve aktardan öğrendiklerini tartmaya başladıkça, sorgulayıp anladıkça merakı giderek fazlalaşır Es’in. Yedinci ay katili kim veya kimler, vebanın bir çaresi var mı, yoksa gerçekten lanet mi? Günahkâr olmak ne demek ve katil ya da katiller gerçekten günahkârları mı öldürüyor? İyi ama günahın ne olduğunu kim, neye göre belirliyor?

Toplumsal nefret bir karabasandır
Bir çocuğun kendini ve çevresini keşfinin ötesinde, topluma yerleşmiş olan ayrımcılık, ikilik ve nefret tohumlarını algılamaya başlar okuyucu. Önce birbirine aşık olduklarını anladığımız iki gencin duygusal mektuplarını okuruz. Bozadam ve Solukbenizli kadının imkânsız aşkını takip ederken, aşılması zor bir ırmağın ayırdığı iki sevgiliyle hüzünleniriz. Toplumun iliklerine işlemiş olan nefrete rağmen, yeşeren bir aşk hikâyesidir onlarınki.

Bu noktada yazar bizi bir başka düşünceye sevk eder. Toplumda çok ve güçlü olan ile az ve güçsüz olan arasındaki bu nefret nereye varır? İki farklı topluluğu birbirinden bıçak gibi ayıran ve kinle beslenen o düzen ne zaman kimin eliyle kurulmuştur? Bu romanda ezilen, katledilen ve azaltılanlar az ve güçsüz olan Bozadamlardır. Onları yurtlarından olma tehlikesi bekler. Okuma yaparken iki taraf hakkında çok çeşitli tahminler yürütebilir okuyucu. Bu iki düşman: Beyazlar ve Kızıldereliler, Beyazlar ve Zenciler olabilir. Ermeniler ve Türkler olabilir. Alevi ve Sünniler belki de. Gücüyle güçsüzü, azı yok eden çoğullar.

Çocuk kahramanlar yaratmak
Fantastik eserlerde çocuk ve ergen arasındaki ayrımın iyi irdelenmesi gerekiyor. Ergen yaştaki Es, değişimin ve dönüşümün temsilcisi. Aynı zamanda gelecek ve umut demek. Ergen, aynı zamanda varlığın oluşundaki bir köşe başının habercisi oluyor. Tam da dönüşmeye müsait bir toplumsal bakışın arifesi. Dolayısıyla Bozadamların dönüşümü en az Solukbenizliler kadar gerekli ve kritik önemde.

Büyükbabanın ikizler ve Es’le birlikte yaptığı kuklalar da atlanmaması gereken ayrıntılardan. Hem geleneği temsil etmeleri hem de insanın acizliğini gözler önüne sermeleri onları önemli kılıyor. Ama bence bir taraftan da Ömer İzgeç’ten bir iz gibiler. Yazarın hem gelenekçi hem de geleceğe dönük bakış açısının temsili olmuşlar. Romanı yazanın bir erkek olduğunu hissettiğimizi düşünüyorum. Kahraman bir erkek ve onun önemsedikleri de öyle. Ana karakterlerin en kötüsü Madam ise bir kadın. Nefret dolu ve cezalandırıcı. Yine de bu romanın, en temel kötülük tohumlarını eken erkek cinsini yeren bir üslubu olduğunu ifade edebilirim. Son olarak karşılıklı mektuplarla ilerleyen bölümün havada bırakıldığını düşünüyorum. Hatta hiç olmasaydı daha temiz bir okuma sağlanabilirdi. Büyükbaba anlatabilirdi o aşkı mesela.

Ömer İzgeç’in ikinci romanı Bozadam’da sizleri sürpriz bir sonun beklediğini söyleyerek bu bahsi kapatıyor ve bu macera dolu roman için iyi okumalar diliyorum.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 04.02.2016 11:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol