21 Eylül 2016 Çarşamba 08:44
‘Bir ömür tükenmeyen faşizmin şiiri’

1

Bir toplum için en ürkütücü olan hâl, birbirinden korkan insanların varlığıdır. Tek tek avlanmışlardır sanki kişiler. Güvensiz, her an biri diğerini ele verecek gibidir; sokaklar tekinsiz, meydanlar boştur. Dikta düzeni böyle kurulur. Bugün “Boyun Eğme” demek için toplandık. Binlerce insanın üzerine serpilen ölü toprağından sıyrılıp; kardeşçe, dostça, yoldaşça bir arada olması heyecan vericiydi. Gergin, yalnız insanlar arasında sıyrılan, bir avuç dirençli kişiden söz ediyorum.

Nihat Behram’la konuştuk miting öncesi. Tam kırk yıl önce faşizme karşı okuduğu şiirlerinin, hâlâ güncel olduğunu söylüyor, gülüyordu. Zaman ne yöne doğru akıyor?

Kardeşler!
Sancıyan bir sessizlik bırakıyor geride
birer birer gidenlerimiz: kanlı, hırçın,
çıkarsız…
Ve artık, yetmiyor dilde ışıması,
kıvranışı sığmıyor koyna;
saplanışlar istiyor elde hançer,
o zifir karanlığın
göğsüne göğsüne saplanışlar

2

Erdal Öz çalışkan, aykırı bir yazar… Ölümünden sonra hâlâ verimleri çıkıyor ortaya. “Düşünüyorum da, Müthiş Bir şey!” adlı, düzyazılarından oluşan kitabı yeni çıktı. Hemen açgözlülükle okudum. Faruk Duman’ın tanıtıcı giriş yazısı, henüz Öz’ü tanımayan okur için zihin açıcı.

Elli kuşağı yazarları hangi sorunlar üstüne düşünmüş, tartışmış, okumuş; meselelere nasıl bakıyorlar, siyasal öngörüleri keyifle okurken, bir çırpıda bitiverdi kitap. İlk kez bir kitaba ortasından başladım. Orhan Kemal ve Necip Fazıl üstüne yazdıklarını okudum Öz’ün. Orhan Kemal tutkusu belirgin ve yerli yerindeydi. Gerekçelerini sıralarken sevgisinin Erdal Öz, şu hükme varmış; “Yapıtıyla yaşantısı arasında bütünlük vardı Orhan Kemal’in”

Necip Fazıl üstüne yazdıkları gırgır elbette… Şair diye sunulan Necip Fazıl’dan örnekler vermiş. Büyük şair(!) ne diyor;

Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk
O gün başucuma karalarla gel!
Arkanda, çepçevre kızıl bir ufuk,
Tepende simsiyah karalarla gel.

İlkokul çocuğu seviyesinde sıralanmış bir laflar üstüne bir de poetika yazmış Üstat Necip Fazıl!

“Şiir de öbür san’at şubeleri gibi, mutlaka devlet eliyle müesseseleştirilecektir. Bu mevzuda devlete düşecek vazifeleri planlamak ve tek tek belirtmek lazımdır.”

E devletten beslenmeye, el avuç açmaya alışık. Poetikasında bunu yazmasa olmaz üstat!

Erdal Öz lafını esirgeyen biri hiç olmadı. O da basmış kalayı;

“Necip Fazıl’a rağmen Türk şiirinin büyüklüğünü çok iyi biliyorum. Ve Necip Fazıl’ın Türk şiirinde bir yeri olduğunu sanmıyorum.”

3

Edebiyatımızın kötü alışkanlıklarından biri, üretmeden konuşmak, kendi yaratısına bakmadan, ün ve kudret istemek! Eskiden de kıyasıya kavgalara tutuşulurdu. Hiç değilse ortada bir fikir, eser olurdu. Şimdi dar çevrelerin, kaynağı belirsiz iktidarıyla ortaya saldıkları korku, çok tuhaf! Eleştiri yazarlığının ayakaltına alındığı günlerde, görüyorum ki, eline aldığı kalemi/köşeyi kötüye kullanan pek çok. Bir de bunların mahalle içinde bir kabadayılıkları var, sormayın gitsin… Mertçe yüz yüze tartışma cesareti olmayanlar, gizlice yazıp, kuyu kazıyor.

Erdal Öz bu açıdan da önemli bir iş yapmış. Kimilerinin kutsal saydıklarına korkusuzca kalem oynatarak, ölçüt koyarak, sıkı değerlendirmeler yapmış. Bu açıdan da hayli değerli bir çalışma “Düşünüyorum da, Müthiş Bir şey!”

Bir yerde Yaşar Kemal’e dair çok sert ve haklı değerlendirmeler yapıyor Öz. Ki Yaşar Kemal’e dokunan yanar edebiyatımızda. Köşe yazarlığının da konuşması gibi kaba saba olduğuna dikkat çekiyor Kemal’in. Bir yazısında Yaşar Kemal; “Yazarları soyut bir takım konularla uğraştıklarını, dillerinin de bu yönde olduğunu ve halka tepeden bakıp, kopuk olduklarını” söylüyor. Cumhuriyet’te yayımlanan bu yazı ardından Öz şunları söylüyor;

“Bu on yıllık baskı döneminde Yaşar Kemal ne yaptı? İnce Memed, bütün başarısı, bütün ustacalığı bir yana, Menderes hışmına karşı koymuş bir roman mıdır?... Yaşar Kemal bir yandan da gazetecidir. Menderes dönemine en iyi karşı çıkanlar gazetecilerdi. Onların işi buydu çünkü. Bütün baskılara, yasaklara karşı yine de yazacaklarını yazdılar, hapislere düştüler, dövüldüler, yazı yazmaları yasak edildi, gazeteleri kapatıldı. Yaşar Kemal, bir gazeteci olarak neredeydi o zaman?... Menderes dönemine son veren ilk patlama İstanbul’da başladı. Altı yedi yıldır yazı yazan o birtakım sanatçılar diye adlandırdığı; soyuta gidenler, diye suçladığı; insanın sorunlarından kaçanlar, diye sövdüğü kişilerin çoğu üniversite öğrencileriydi. İstanbul olaylarında onların hepsi de olayların içindeydiler. Gaz bombalarının atıldığı yerde onlar da vardı. Gizli bildirileri çoğaltıp dağıtanlar da onlardı. Yaşar Kemal, gazetesinde otururken, gece yarısı üniversite bahçesinde kol kola kenetlenip direnenlerin içinde onlar da vardı. Davutpaşa Kışlası’na onlar da gitti. Yaşar Kemal, bütün bunların dışında, o kişileri nasıl salt kendisine özgü bir hakla suçlayabiliyor, anlamıyorum”

4

12 Eylül Darbesi çocukluğumu, ilk gençliğimi çaldı. Hiçbir suçumuz olmadığı halde; yasakların içine atıldı bizim kuşak, baskı altında inledi, özgürlük üstüne düşünmesi bile yasaktı! İfade asla söz konusu olamazdı bir görüşü. O zor günlerde, kişi, eğer istekliyse, bir yol bulup kendi aydınlanmasını gerçekleştirebiliyordu. Kitap Fuarı büyük önem taşıyan buluşmalardı.

Henüz orta ikideydim. Fuarda İlhan Selçuk ve Yaşar Kemal’in katıldığı bir panel vardı. Salon hınca hınç doluydu. Yaşar Kemal elindeki kâğıdı okuyarak yaptı konuşmasını. İlhan Selçuk: “Yaşar ciddi adam o konuşma hazırlamış. Ben onun gibi değilim. Doğaçlama konuşacağım” dedi. İki konuşma da çok alkış, tezahürat aldı. O zaman amatör bir edebiyat dergisi çıkarmaya çalışıyoruz. Oturum bitince koştum Yaşar Kemal’in yanına, elindeki kâğıdı almak istediğimi söyledim. Henüz on beş yaşımda, bir büyük yazardan el yazısı olduğunu sandığım metni istiyorum, müthiş olay bu.

Azarladı ve itti beni Yaşar Kemal. “Git bülten al” dedi. Çok utandım. O gün İlhan Selçuk’u çok sevdim. Yaşar Kemal’i içimde affedemedim.

5

Ara sıra televizyon ekranına takılıyor gözüm. Televizyonculuğu uzun süre yapan kimse, perde arkasını da bildiği için, pek yüz vermez olan bitene! Ben bir dolu rastlantı sonucu ekrana çıkmaya başladım. Esasen ilk başlarda sadece edebiyat/kitap programları yapıyordum. Kamera arkasında küçük yaştan itibaren çalışmıştım oysa. Neyse… Şimdi içerikten yoksun, yalancı tartışmalara bakınca, kendimi iyi hissetmiyorum. Bazen düşünüyorum; özlüyor muyum, diye. Sonra, dürüst davranmaya çalışıp: “kıskanıyor muyum ekrandakileri?” diye soruyorum kendime.

Kıskanmak, imrenmek, öykünmek insani duygular. Elbette kötücül olan yanları da çok! En büyük kötülüğü insan kendine yapar böyle durumlarda. Beni edebiyatın terazisi korudu hep. Büyük yazarlara duyduğum hayranlık, sevgi ve elbette ilkelerine, yeteneklerine duyduğum öykünme. Yazarlığın yolu başkadır. Ekran gibi uçucu durumlar karşısında kişiyi korur. Eğer günün birinde, yine ekran olanağı gelirse önüme, yine aynı teraziye tutunmalıyım. Büyük kitle kolaycılığı sever. Oysa bilgeleşme sürecine yanaşamamış toplum, bayağılık bataklığında boğulur.

Televizyon ekranı olmayınca yaşamında, kendini ölmüş sanan tanıdıklarım var. Oysa gün gelip sen bırakmasan, ekran seni bırakır. Oysa kimse düşünme yetisini, yazma gücünü çalamaz insandan. Yeni romanı bitirmek üzereyken bunu da düşündüm.

6

Hitler Almanya’sı her tür alçaklığı ödüllendiriyordu. Suç ortaklarından oluşan bir halk yaratılmıştı. Ki bugün de, tüm dünyada olan bitene kayıtsız, bencil varlıklar olarak dolanan insanların bu geleneğin devamı olduğunu görüyorum. Ülkemde iktidarda sebeplenmek için çırpınan kitle büyük payı almış durumda. Acıklı.

“Kendi hayatı veya ailesinin hayatı söz konusunda endişelenen bir Yahudi para mefhumunu kaybederdi” diyor Kastner adlı bir kişi rüşvet sürecini anlatırken. Bu cümle beni çok etkiledi. Soykırım sürecine dâhil olanların tümü ucuz çıkarcılıkla, iktidarın gücünden payına düşenini almak için ellerini sıvazlayıp, ağzının suyunu akıtarak gönüllü oldular vahşete.

Kudüs’te görülen Eichmann mahkemesi birçok pisliği açığa çıkarırken, nasıl bir varlıkla boğuştuğumuzu da göz önüne seriyor. Nazi Almanya’sı uygulamalarına dair ne izlesem, ne okusam içinde bulunduğum toplumla müthiş benzerlikler kuruyorum. Demek beni korkutan bu…

7

Kahvaltıları oldubitti önemserim. Bir dost davetiyle gidilen, özenle hazırlanmış kahvaltının neşesi iyi geldi doğrusu. Günce yazmanın cesaret gerekliliği ve ne denli özel yaşamı açmaya izin verdiğini düşündüğüm günlerde, bu tür ayrıntıları kaydı geçirmeye karar verdim. Bir roman yazıyorum, ülkem adına çok kaygılıyım, ruhsal olarak çalkantılı bir döneme işaret ediyor bu. Kendi dünyana çekilip, kozanı örmeye çalışıyorsun kendince. Dostlarımı azaltmaya devam ediyorum. Ömrümü yüreğimde, aklımda yaptığım pek de bilinçli olmayan o sınavdan geçenlerle sürdürmeyi yeğliyorum.

Kahvaltı ilginçti. Masada bir genç adam var. Artık zaman hızlı akıyor. Kuşaklar arası kopuş hızlanıyor. İlgi alanlarımız, söz ettiğimiz konular onca farklılaşmış ki, bilgisayar oyunu ne anlama geliyor, doğrusu kavramakta güçlük çektim. Hoş yaşıtlarım içinde de bu bağımlılığı yaşayanlar varmış, öğrenmiş oldum.

İstanbul’da bir güne kaç iş sığar?

Hasta ziyaretine gitmek, üstelik çok sevdiğin birinin acılı halini görmek zaman dışıdır, sonra bir kitapçıda vakit geçirmek ve hemen neredeyse korkarak evine kozana dönme arzusu.

Rüyalarımı karıştırıyorum ve Freud’un büyük bir deha olduğunu düşünüyorum. Şiir düşkünlüğü rastlantı değil. Bu açıklanamaz halleri, daha bir katlanılır kılıyor şiir…

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 21.09.2016 08:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177