22 Şubat 2016 Pazartesi 09:22
Barış için Akademisyenler: Türkiye’de “devlet düşmanları”

FRANCİS O'CONNOR / SEMİH ÇELİK

Ankara’nın en iyi üniversitelerinden birine yeni atanmış olan bir öğretim üyesi: “Hapse girmek dışında her şeyi kabul edebilirim”. “Her şey çok çabuk gelişti. Önce bildiriyi imzaladık, ertesi gün Cumhurbaşkanı Erdoğan bizi hainlikle suçladı ve hemen sonrasında soruşturmalar başladı.”

Türkiye’de akademisyenlere karşı başlatılan operasyonlar karşısındaki kişisel endişelere sadece tek bir örnek. Ancak, bu sözler “Barış için Akademisyenler” hareketinin parçası olmuş birçok genç akademisyenin ortak ruh halini temsil ediyor.

Kuşatma altındaki Kürt bölgeleri

Geçen yılın Ağustos ayından beri, Türkiye hükümeti birçok Kürt şehrine PKK bağlantılı YDG-H’nin genç militanlarınlara karşı başlattığı operasyonlar çerçevesinde sık ve ucu açık sokağa çıkma yasakları uygulamaya başladı. Aralık ortasından beri sokağa çıkma yasakları sırasında uygulanan devlet şiddeti, Sur, Cizre, Silvan, Şırnak ve Silopi gibi şehirleri askeri kuşatma altında kalmasıyla, dramatik bir şekilde arttı.

Bu şehirlerde 200 bin sivil evlerinden geri kalanlar içerisinde bazen 30 güne kadar çıkan sokağa çıkma yasakları sırasında yaşam savaşı veriyorlar. Birçoğu elektrik, su hatta yiyecekten mahrum bırakılıyor. Yaralı sivillerin hastaneye gidip tıbbi yardım alması engellendiğinden yaralarından dolayı hayatlarını kaybediyorlar. Aileler ölmüş yakınlarının bedenlerini sokaktan alamıyor.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın verilerine göre 8 Ocak itibariyle sivil ölümlerin sayısı 162’ye ulaştı, bunların 32’si çocuk, 29’u kadın ve 24’ü 60 yaşın üzerinde. Bu geniş çaptaki kuşatmalar sırasında çok büyük rakamlarda asker ve polis gücü şehir merkezlerinin etrafında konuşlandırılıyor ve yerel halkın varlığı gözetilmeksizin ağır silahlar kullanılıyor.

Akademisyenlere karşı operasyonlar

Türkiye’nin hem kendi yasalarını hem de uluslararası insan hakları protokollerini alenen tanımaması üzerine binden fazla Türk ve Kürt akademisyen süregelen katliamlara susmayacaklarını beyan eden bir bildiri imzaladılar: “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyoruz.”

Bildiri, sokağa çıkma yasaklarının bir an önce kaldırılması, etkilenmiş bölgelerde uluslararası gözlemcilerin bulunması ve Erdoğan’nın AKP’nin seçim zaferi için bilerek bitirdiği barış görüşmeleri için masaya tekrar geri dönülmesi çağrısı yapıyordu.

Şiddetin sona ermesi çağrısına karşılık olarak Erdoğan imzacıları cahil diyerek azarladı ve sömürgecilik yanlısı olduklarını söyleyerek vatan hainliğiyle suçladı. Hemen sonrasında vakit kaybetmeyen cumhuriyet savcıları bildiriyi imzalayanlara karşı “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamalarıyla yasal işlem başlattı. Bu suçlamalar sonucunda imzacılar 5 yıla kadar hapis cezası alabilir. 22 imzacı ise zaten gözaltın alındı.

Hukuksal işlemlerin yanında YÖK (Yükseköğretim Kurumu) imzacılara karşı cezai önlemler alacağını duyurdu. YÖK ilk olarak Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’nden imzacı olan akademisyen Prof. Bülent Tanju’nun istifasını talep etti. Bu sırada bazı üniversite yönetimleri ise tüm hukuki protokollere karşın akademisyenleri kovdu ya da açığa aldı; bunlardan biri de Düzce Üniversitesi’nden Latife Akyüz’dü.

Türkiye’nin kuzeybatısındaki Bolu ve Kocaeli gibi şehirlerde ise polis güçleri imzacıların evlerine baskınlar düzenledi. Bu arada hatırlatmakta fayda var: YÖK 1982 yılında askeri hükümet tarafından üniversitelerin otonom yapılarını ve devlete karşı muhalif olma kapasitelerini sınırlamak amacıyla kurulmuştu.

Şeytanlaştırma politikası

Bariz bir şekilde ifade özgürlüğüne karşı yapılan bu baskıların yanında imzacıların daha da şeytanlaştırılması için medya ile beraber siyasi bir kampanya yürütülüyor. Türkiye’nin aşırı sağ partisi MHP bu çabaların en önünde bulunuyor: İstanbul milletvekillerinden biri olan İzzet Ulvi Yönter “Hükümet derhal harekete geçmeli, Sur, Cizre, Dargeçit, Silopi’deki mücadelenin bir benzeri, üniversitelerde de teröristlere karşı gösterilmelidir.” demişti. Bu sırada Türk milliyetçisi ya da faşist örgütlerle ilişki içerisindeki figürlerden biri olan mafya bozuntusu Sedat Peker akademisyenleri tehdit ediyordu: yayınladığı yazıda “Bu dediğime lütfen inanın çünkü çanlar o zaman sizin için çalacak…Tekrardan söylüyorum; oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız!” cümlelerini kullanmıştı.

Bunu boş bir tehdit olarak algılayıp görmezden gelmemek gerekir. Türkiye, aydınların, muhalif akademisyen ve gazetecilerin katledildiği utanç verici bir tarihe sahip. Bu tip çağrılar aşırı sağ siyasi örgütlere mensup üniversite öğrencileri tarafından ciddiye alınıyor. Örneğin, Ülkü Ocakları’na mensup öğrenciler imzacı hocalarının ofis kapılarını işaretleyip mektuplar bırakarak şehri onlar için cehenneme çevireceklerini söyleyerek hem tehdit ediyor hem de hakaret ediyorlar.

Bazı öğrenciler tehditlerini daha da ileriye götürerek hocalarının odalarına baskınlarda da bulundular. Prof. Kemal İnal çalışma arkadaşlarından biri tarafından direkt olarak ölümle tehdit edildi. Bunun sonucunda imzasını çeken iki kişiden biri oldu. Hem devlet görevlilerinden hem de halkın tanıdığı kişilerden gelen tehditler, Türkiye toplumunun hükümet ve devlet yanlısı kesimleri arasında destek buldu. Bu durum imzacıların daha fazla şeytanlaştırılmasına ve toplumun daha da çok kutuplaşmasına katkıda bulundu.

Dayanışma ruhu

Tehditler ve hukuki uygulamalar imzacı akademisyenler arasında güçlü bir dayanışmacı ruhun ortaya çıkmasını sağladı. 1.100 imzacının neredeyse hepsi söylediklerinin arkasında durduklarını açıkladı. Çabaları üniversitelerdeki öğrencileri tarafından destek gördü ve sinemacılar, gazeteciler, yayınevleri ve yazarlar dayanışma için bildiriler hazırladılar. Ancak Türkiye devletinin insan hakları karşısındaki korkunç tutumunu göz önünde bulundurursak kendilerini neyin beklediğini bilememenin getirdiği endişe hükümet ve devlet organları tarafından başlatılan bu karalama kampanyasına karşı koymayı zorlaştırıyor. “En kötü ne yaşanabilir” diye soruyor imzacılardan biri. Ceza kanununun muğlaklığı ve 1990’lardan beri keyfi şekilde uygulanması bu dehşet verici sorunun imzacıların aklından çıkmamasına sebep oluyor.

Daha genç olan ve 90’lar sonrası Türkiyesi’nde politikleşmiş olan akademisyenler için ilk akla gelen olay, 2011 yılında PKK’nın “sivil” kanadı KCK’ye mensup oldukları gerekçesiyle üniversite öğrencisi, akademisyen, aktivist, gazeteci ve Kürt hareketi destekçisi parti üyesi olan binlerce Kürt aylarca hukuksuz bir şekilde tutsak edilmişti. Aylarca hapiste kalma olasılığı işlerini kaybetme olasılığını daha önemsiz kılıyor. Türkiye dışındaki kurumlarla ilişkisi olan bu durumdan etkilenmiş akademisyenler yurtdışına kaçma ve ifade özgürlüklerinin minimum şekilde kısıtlandığı ortamlarda iş hayatlarına devam etme olasılığına sahip.

Bu umutsuz ve karamsar resme karşın ilk baştaki üzgünlük, bitkinlik, korku ve endişe duyguları sürekli büyüyen dayanışma ruhu sayesinde yerini umuda bıraktı. Unutmamalıyız ki 2011 yılında Kürt aktivistlerinin maruz kaldığı operasyonların sonucunda geniş çapta bir dayanışma oluşmuş ve daha düzenli bir Kürt hareketinin seferberliği barış görüşmeleri ile PKK ve Türk ordusu arasındaki ateşkesi mümkün kılmıştı. Dayanışma, ülkeye 40 yıldan fazladır hâkim olan karanlığı yenebilecek tek güç olarak görünüyor.

Uluslararası kolektif bir karışıklık

Bu gece tüm Türkiye’de binlerce cesur akademisyen, gazeteci ve aktivist endişeli bir şekilde kapılarının çalınmasını, bunun sonucunda yıllarca tutsak edilmeyi ya da katledilen aydınlar listesine girmeyi bekliyor. Benzer bir şekilde Silopi, Cizre ve Sur’da bodrumlara sığınmış on binlerce sivil, kendi devletleri tarafından bombalanırken aç çocuklarını ninnilerle uyutmaya çalışıyor.

Kasım seçimlerindeki başarısıyla gaza gelen Erdoğan, içerideki her türlü muhalefeti ezmekte ve şiddet dolu otoriterliğine karşı koyacak tüm sesleri susturmakta kararlı. Türkiye devletinin kasıtlı bir şekilde kendi vatandaşlarının iyiliğini ve haklarını gözetmemesi ile bu gaddarlık karşısında sesini yükseltenleri cezalandırmasına karşı uluslararası siyasi aktörlerin, aktivistlerin ve sivil toplumun kolektif bir cevap vermesi gerekiyor. Türkiye’de tehdit altındaki Kürt ve Türk akademisyenler ile dayanışma içinde olmalı ve kolektif bir şekilde sesimizi yükseltmeliyiz. Tüm dünyada, Avrupa, Kuzey Amerika ve tabii ki Türkiye’de dayanışma için eylemler yapılıyor. Erdoğan’ın barbarlığına ve rejimine bir son verilmelidir. Dünya sessiz kalarak daha fazla bu suça ortak olamaz.

https://roarmag.org/essays/turkey-academics-for-peace-petition/dan Çeviri: Anıl Ersoy

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 22.02.2016 09:22
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177