17 Mayıs 2016 Salı 10:43
Albüm’deki  diyaloglar tanıklıklarımdır

>>Öncelikle filmin yapım başarısından söz edelim. Bu denli sağlam bir uluslararası ortak yapımı hem yönetmenin ve hem de yapımcıların ilk uzun metrajlı filminde bir araya getirmeyi nasıl başardınız?

Yoel Meranda (Kamara Film): Öncelikle senaryonun sağlamlığı sayesinde oldu bu başarı. İlk Nantes’da “Produire au Sud”e seçildik. Daha sonra 2013’de İstanbul’da Köprüde Buluşmalar’a katıldık ve orada aldığımız iki ödül bizce çok katkıda bulundu yabancı ortakları bulmamıza. Orada Danis Tanovic’in yapımcısı olan Cedomir Kolar’la tanıştık. O yılki Köprüde Buluşmalar jürisinde Arte Cinéma’nın yöneticisi Olivier Père de vardı. Böylece o da filmi tanıdı ve Cedomir sayesinde Arte ortak yapımcı olarak projeye girince işler çok hızlı gelişti. Görüntü yönetmeni olarak Romen Marius Panduru’yu baştan seçtiğimden, projenin ilk dökümünü önce o okudu. Beğendiğini söyleyince Romanya da katıldı ortak yapıma. Ve dört yıl süren bir süreç içinde bugün Cannes’a geldik.

>>Filmi çok beğendik, görsellik ve estetik kaygısının filmi ele geçirmediği bir rahatlığınız var. Projenin gelişim sürecini anlatabilir misiniz?

Mehmet Can Mertoğlu (MCM): Ben aslında projeyi dört yıl önce yazmaya başladım. Bir hafta gibi bir sürede, çok hızlı, yazdım aslında çünkü her şey kafamdaydı zaten. Ama tabii ki daha sonra çok daha ayrıntılı şekillendi. Sundance gibi birçok ortak yapım platformları ve senaryo laboratuvarlarına katıldık, orada farklı coğrafyalardan insanların fikirlerini duymak ve yansımasını öğrenmek çok ilginç bir süreç oldu. Bir takım rötuşlar oldu ama yüzde 90’ı ilk yazdığım versiyonla aynı kaldı diyebilirim. Tabii ki sette bir takım emprovizasyonlar oldu, ancak zaman sıçramaları ve eliptik yanı olsa da filmin, bu aslında senaryoda da böyleydi, sonradan çekilip de atılmış bir yanı yok. Zaten 35mm formatında çekildi. Bitmiş halindeki ritmi zaten senaryoda vardı.

>>Filmi izlerken en çok Fransız üstat Jacques Tati’nin ve son dönem “çömezi” Elia Souleiman’ın esintilerini hissettik, ne dersiniz?

MCM: Kesinlikle etkilendiğim doğrudur. Ben film profesyoneli değilim ama çok profesyonel bir film izleyicisiyim. Yüzlerce film izliyorum her yıl. Tati’yi de, Souleiman’ı da çok seviyorum.

>>Filmde zaten Tati’nin “Les Vacances de M. Hulot”ya doğrudan bir gönderme de var sanırım... Ama kötü bir bürlesk bir kopyası tuzağına düşmeden, kendi çizginizi oluşturmuşsunuz. Nasıl buldunuz bu dili?

MCM: Ben, iki kısa filmimden sonra çok farklı bir tarz geliştirdim aslında. Kısalarım tamamen sessiz idi, gerçi bu genel anlamda çok diyaloglu değil ama benim için çok konuşkan sayılabilir! Ben bu tip filmleri seviyorum, yani izleyiciye kendi oyunsu dünyalarını yaratmayı sağlayan filmleri seviyorum. Tati’yi doğru okuduğumuzda yüzeyde belli olmasa da Fransa toplumuna çok sert eleştiri görebiliriz. Benim de yapmak istediğim buydu aslında. Bana bir şey çok direkt olarak verildiği zaman, bana hep çok kolaycı gelmiştir. Söylemek istediklerimi gevşek bir şekilde, usul usul, aradan sızarak geçmesini daha çok tercih ediyorum. Yani izleyici olarak yeğlediğim şeyi sinemacı olarak yapmaya çalıştım.

>>Seçtiğiniz bu tarz, aslında filmin konusunda da mevcut. Yani bir çiftin evlat edinme süreci çerçevesi içinde küçük ailenin tarihini anlatırken, resmi tarih (kurgulanmış tarih) ile gerçek tarih ikilemini işlemişsiniz. Türkiye’nin bir asırdır türetilmiş resmi tarihine ve bir türlü yapılamayan bellek çalışmasına doğrudan bir eleştiri mi?

MCM: Kesinlikle, Türkiye’nin resmi tarih algısını elbette sorguluyor. Ben tarih epistemolojisine çok meraklıyım, filmin çıkış noktası da oydu zaten, tarih yazımından başladım. İlkokuldan itibaren kanıksadığımız resmi tarih eril ve hamasi bir dille biçimlendirilmiştir. Ama bu sadece Türkiye için geçerli değil, örneğin benim ailem Balkan kökenli (Gümülcine), ben onların tarih kitaplarının da aynı dilde yazıldığını biliyorum. Örneğin aynı savaşa baktığınızda, biri Türkler diğeri Yunanlılar kazandı diyebiliyor. Sonuç olarak aynı olaya nasıl ve nereden baktığınızla ilgili tarih yazımı.

>>“Albüm” de bu düşünce sürecinizi bir çift üzerinden aktarmayı hedefliyordu?

MCM: Doğru, tarih yazımının alelade bir çift üzerinden tezahürünü yapmaya çalıştım. İster istemez bu yazım şekli bireyleri de etkiliyor.

>>Bunu anlatmak için de filmdeki çiftin diyaloglarına, üretilmiş tarihimizin kaçınılmaz sonuçlarını, yani ayrımcılık, hatta ırkçılık içeren diyaloglar yerleştirmişsiniz... Tümünü de karakterlerin tüm doğallığı içinde çıkıveren konuşmalara nasıl çevirdiniz?

MCM: Sloganik bir tarz yerine, farkında olmadan, Türkiye’de çoğunlukla farkında olmadan ama doğamızın bir parçası olmuş tabirler, benzetmeler, deyimleri kullanmayı tercih ettim. Bilinçli bir ayrımcılık değil bizdeki ama artık içimize işlemiş doğal halimizin içinde zaten var olan konuşmalar bunlar. Diyalogların çoğu benim kişisel tanıklıklarımdan çıkıyor. Manisa Akhisar’da büyüdüm. Taşrada doktor olan babam dahil, devlet dairelerindeki tiplemeler çok aşina olduğum bir dünyadan esinlendi. Devlet kurumları sahnelerinin tümü gerçek mekanlarda gerçekleştiğinden, izinler için çok zaman harcadık oralarda ve bizzat şahit olduğum birkaç olayı da sahnelere ekledim böylece.

>>Görüntü yönetmeniniz Marius Panduru’nun da etkisiyle, Yeni Dalga Romen sinemasından esintiler var “Albüm”de. Uzun sabit planlar, ön planla birlikte arka plandaki çifte sahneleri sık sık kullanıyorsunuz.

MCM: Doğru, çünkü ben yeni dönem Romen sinemasını çok seviyorum. Ancak Marius ile işbirliğimiz kesinleştikten sonra onlardan farklı bir şey geliştirmemiz konusunda hem fikirdik. Romenlerle en büyük benzerlikleri, hem Osmanlı etkisinin hem de Sovyet etkisinin izlerinin sürdüğü bürokrasi çıkmazlarında hissettik.

>>En azından, Romenlerin bir çoğunda hissettiğimiz yeni muhafazakar ve ahlakçı söylemden çok uzaksınız... Ayrıca kendi çizginizi de dayatmıyorsunuz, bunu nasıl başardınız?

MCM: Buna gerçekten çok gayret ettim. Ben izleyici olarak da bir film seyrettiğim zaman, yönetmen beni bir yere zorlar ya da çekiştirirse bundan hoşlanmıyorum ve seçimimi kendim yapmak istiyorum. Biri bana başöğretmen edasıyla parmağını doğrultarak bir şey dayatmaya çalıştığında, siyasi olarak tümüyle hemfikir olsam bile rahatsız oluyorum.

>>Filminizde çok etkili olan hayvanlarla ilgili sahneleri kullanmak nereden geldi aklınıza?

MCM: Bana insanlarla hayvanların bir aradalığı her zaman çok komik gelmiştir, çünkü hayvanlar insanlara oranla çok daha kadim yaratıklar. Filmde bu bir aradalık enteresan bir hikaye yaratıyor, en azından ben bunu gözettim bu sahnelerde. Açılış sahnesinden söz etmek gerekirse de (Malatya’daki hayvan çiftleştirme çiftliği), biz aslında bu ailenin geçmişini hiç görmüyoruz aslında, hangi badirelerden geçtiklerini bilmiyoruz. Ayrıca evlat edinme ile ilgili Türkiye’de dünyada da çok filmler yapıldı ama bunlar genellikle çok asık suratlı olur. Trajik bir yönü vardır hep, kısırlık, kusurlu olmak… Hep dramatik ele alınır. Ben bu ailenin geçmişini diyaloglarla anlatmaktan ziyade, üreme zorunluluğunun suniliği üzerine ne yapabilirim diye düşünürken, hayvanlar üzerinden bir tezahürünü kurmaya karar verdim. Bu sahnelerin de sadece prologda kalması yerine, filmin tümüne yaymayı tercih ettim. Yani hayvanlar gerçek “tarih” veya hikayeye bizi geri döndüren köprüler olarak algılanabilir.

*****

Albüm’ün başrol oyuncuları Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç ile söyleşi

SÖZÜNÜ SUSARAK SÖYLEYEN BİR FİLM

>>Filmin bitmiş halini siz de Cannes’da herkesle birlikte izlediniz. Sizler gibi deneyimli ve tanınmış oyuncular için ilk filmine imza atan genç bir yönetmenle böyle bir yolculuğa girmeye nasıl karar verdiniz?

Şebnem Bozoklu (ŞB): Ben çok senaryo okuyorum, ilk filmler, beşinci filmler yapan yönetmenler var aralarında. Yapımcı Yoel Meranda (Kamara Film) bana senaryoyu gönderdi. Kendisini tanımıyordum ve kısacık bir telefon görüşmesi yaptık. O gün sette olmadığım bir gündü, hemen okudum ve derhal Yoel’i arayıp Mehmet Can Mertoğlu ile tanışmak istiyorum dedim. Okuduğum metinden çok etkilendim. Özellikle kendi filmlerini yazıp yöneten sinemacıların okuduğum senaryolarını baz alarak söylüyorum, gerçekten daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Kültürel koda meyil verme eğilimi hiç yoktu ki bu bence çok kıymetli ve heyecan verici. Oyuncu olarak iştahlı bir oyuncuyum, mümkün olduğu kadar birbirine benzemeyen projelerde yer almayı seviyorum. Çıldırdım gerçekten okuyunca senaryoyu ve ertesi gün tanıştım Mehmet Can ve Yoel ile.

>>Murat Kılıç, siz ne zaman katıldınız projeye?

Murat Kılıç (MK): Ben dört senedir projenin içindeydim zaten, Mehmet Can ilk baştan benimle çalışmaya karar vermişti. Mehmet Can beni Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadoluda” filminde görüyor ve benimle çalışmaya karar veriyor. Bir evde otururken Yoel aradı, tabii tanımıyorum, önce bir şaka sandım, Yoel’i isminden dolayı yabancı sandım. Mehmet Can’ı tanıdığımda 22 yaşında idi. Bu kadar genç birinin filminde olmak çok özel bir şey oldu benim için.

>>Her şekliyle çiçeği burnunda bir sinemacıyla çalışmak cesur bir karar…

ŞB: Mehmet Can ile ilk andan itibaren birbirimizi istedik ama birbirimizden çok korktuk aynı zamanda. Ben ondan korktum çünkü iki kısa filmini izledim ve gördüm ki her ikisinde de diyalog yok. Dolayısıyla daha önce oyuncularını hiç konuşturmamış bir yönetmen bu okuduğum diyalogları hem yazmış, hem de çekecekti… O da benden korktu, çünkü televizyon dizilerinden dolayı beni kirli bulacağını düşündü. Birbirimizi sevdik, istedik ama biraz korktuk.

>>Nasıl aştınız bu karşılıklı korkuları?

ŞB: Mehmet Can ile daha önce başıma gelmeyen nefis bir şey yaşadım, o da çok uzun süre prova yapmak oldu. Türkiye’de sinema filmleri için prova yapılır ama on tane yaparsak kendimizi çok çalışmış sayarız. “Albüm” için iki ay çalıştık, Kamara Film’in ofisinde, işe gider gibi her gün çalıştık. Her sahneyi defalarca prova yaptık, çektik izledik bir daha prova yaptık. Bu gerçekten harika bir şeydi çünkü biz oyuncuların nadir yaşadığı bir şey.

>>Yine de “Albüm” genel anlamda az konuşkan bir film, bu da oyuncu olarak zor değil mi?

ŞB: Bence çok konuşan ama bunu sözle yapmayan bir film. Hayatın zamanlamasında ilerlemesi de beni çok heyecanlandırdı.

MK: Diyalog olmasa da, durumlar ve sahneler zaten kendini anlatıyor.

>>Murat, siz projede en başından itibaren yer aldığınıza göre, nasıl geliştiğini bize anlatır mısınız?

MK: Aslında senaryo dört yıl önceki ilk halinden hemen hemen hiç değişmedi, finali haricinde. Biz o dört yıl sürecinde ayda iki kere mutlaka buluştuk. Çekim tarihi yaklaştıkça bu buluşmalarımız arttı. Film hakkında konuşup, Mehmet Can bir yandan filmi anlatırken, bir yandan da birbirimizi tanımaya yönelik geçen bir süreç oldu. Ardından, Şebnem’in de söylediği gibi prova süreci çok müthişti. Ben tiyatrodan biliyorum, disiplin çok önemli, ne yaparsanız yapın, işinizi ruhunuzla yapmanız en önemlisi. Ayrıca prova sürecinde bile filmde nasıl olması gerekiyorsa, provada da aynısını talep eden bir yönetmen vardı karşımızda. Bu da çekime geçtiğimizde oyuncu olarak bize büyük bir kolaylık sağlıyordu. Bir de filmin dijital değil de 35 mm’lik film olduğunu da düşünürsek, süre çok önemliydi tabii.

>>Bu da başlı başına cesaret değil mi?

MK: Evet bugün herkes dijital ile çalışırken, herkesin delilik nitelediği bir formatı tercih etti Mehmet Can. Provalar da böylece bize büyük bir kolaylık sağladı.

>>Cannes’a bir film ile gelmek nasıl bir duygu?

ŞB: Ben daha önce Cannes’a gelmiştim ama daha ziyade bolca film izlemek içindi. İlk kez kendi filmimle geliyorum ve sizin de gösterimde gözlemlediğiniz gibi sunum sırasında sahnede gerçekten çok heyecanlandım. Filmi ilk kez burada izlemek de cabası tabii, çünkü Mehmet Can burada izlememizi istedi bizden.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 17.05.2016 10:43
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177