25 Nisan 2016 Pazartesi 10:23
AKP’nin dış politikasının çöküşü

MUSTAFA PEKÖZ- Dr. Siyaset Bilimci
Gokyuzu@gmail.com

AKP’nin izlediği dış politikanın çöküşü, bir bakıma onun geleceğine dair önemli bir kuşkuların doğmasına yol açtığı söylenebilir. İç politikada çok güçlü görünmek için bütün gücünü kullanan AKP’nin en zayıf halkası hızla derinleşiyor. Bir devletin uluslararası alandaki ağırlığını belirleyen özelliklerden biri de yürüttüğü diplomasidir. Küresel dünyada diplomatik ilişkilerin sürekliliği ve ciddiyeti aynı zamanda söz konusu devletin saygınlığını ve ağırlığını ortaya koyar. Diplomasi dediğimiz kavram, stratejik ilişkilere ve taktik planlara göre bir ülkenin dış politikasının düzeyini belirleyen ve uygulayan bir alan olarak karşımıza çıkar.
Bir devletin ekonomik ve askeri gücü, politik etki alan, nüfus yoğunluğu, coğrafik durumu yani jeo-stratejik gücü onun diplomasideki etki alanını da belirler. Uluslararası alanda diplomatik ilişkileri zayıf ve sorunlu olan bir devlet, etkinlik alanı ve inisiyatifi hızla düşer, stratejik çıkarlarını belirlemede önemli bir güç kaybına uğrar, taktik politikaları oluşturmada sıklıkla hata yapar. Özellikle yakın bağları olan coğrafik ilişkilerde istikrarsızlığın kaynağı olmaya başlar. Çözümleyici gücünü kaybeder, sorun yaratan bir konuma gelir.

Türkiye’nin dış politikasının çöküşünün satırbaşlarını ve sonuçlarını birkaç alt başlıkta değerlendirmek mümkün:
Suriye merkezli savaşta Ortadoğu yenilgisi;
AKP merkezli devlet, küresel dünya kapitalist sisteminin kendisine biçtiği rolü oynayamadı ve tersine Ortadoğu’da kendi başına güç olmak istedi. Stratejik hayallere dalan AKP iktidarı, bölgesel kaos üretmeye yöneldi.
Çözümsüzlüğü esas alan, kaostan beslenen, istikrarsızlığı teşvik eden devlet, bölgesel dengeleri yeniden dizayn eden Rusya ve ABD’nin belirlediği ve uygulamaya koydukları stratejik ilişkilerin dışına düştü. Bugün Suriye üzerinde yürüyen güç dengelerinde ABD-Rusya merkezli ilişkileri belirleyici olurken, bölgesel yedek güçler ise İran ve nispeten S. Arabistan olarak ön plana çıktı. Erdoğan merkezli AKP iktidarı bütünüyle sürecin dışına düştü. Suriye’nin iç politik dengelerinde ise Esad kalıcılaştı ve PYD artan gücü ve etkisiyle süreci belirleyen bir konuma geldi.

Türkiye’nin Kırmızı Çizgisi olan PYD Karşısında Kaybetmesi
IŞİD ve El Nusra gibi radikal İslamcı örgütlerin desteklenmesinin politik arka planında Kürtlerin bölgesel bir güç olmasını ve dengelerde aktif bir rol üstlenmesini engellemek var. Erdoğan’ın gerek Biden ile yaptığı görüşmenin gerekse Brookings Enstitüsü’nde yapmış olduğu konuşmanın esasını yine PKK ve PYD oluşturdu. Devletin bilinen klasik Kürt politikasını tekrarladı. Biden’den Rojava’da ilan edilen ‘Kürt Federasyonu’nun tanınmaması ve kurulmaması garantisini istedi. Buna karşılık Ankara’nın Washington’un emrinde olacağına vurgu yaptı. Ancak ABD’nin bugünkü Kürt politikasının değişmeyeceğini bir kez daha görmüş oldu. Böylelikle Suriye ve Rojava’daki kırmızı çizgileri hem Rusya, hem de ABD karşısında anlamsızlaştığı gibi PYD’nin politik gücü yeniden tescil edildi.

Sürekli Yalanlanmak Zorunda Kalan Bir Dış Politika
Aynı şekilde ABD ile sürdürülen ilişkilerde yalan diplomasisi taktiğine başvuruldu. Örneğin Erdoğan ile Obama arasında yapılan görüşmede bu yalan diplomasisi çok belirgin olarak ortaya çıktı. Ak Saray tarafından yayınlanan açıklamada “ABD Başkanı Obama, görüşme sırasında, Türkiye’nin meşru müdafaa hakkının altını çizdi” denildi. Böylelikle Obama’nın Türkiye’nin PYD’ye yönelik saldırılarını ‘meşru müdafaa’ olarak gördüğünü açıkladılar. Buna karşılık Beyaz Saray açıklama yapmak zorunda kaldı: “Başkan Obama, YPG güçlerinin bölgedeki durumdan faydalanarak ilâve bölgeler ele geçirmeye çalışmaması gerektiğini vurgulamış ve Türkiye’ye de bölgedeki topçu atışlarını durdurarak mütekâbil şekilde itidal göstermesi çağrısında bulunmuştur.” Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamada ise Türkiye’nin topçu atışlarını durdurma, PYD ise erginlikten uzak durması çağrısı yapıldığına vurgu yapıldı. Yani Türkiye ile PYD eşit düzeyde uyarılmış oldu. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Dostum Kerry de YPG’nin güvenilmez olduğunu söyledi… Kerry’den YPG konusunda görüşlerinin kısmen değiştiğini duymak bizi memnun etti” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Mark Toner, Çavuşoğlu’nu bir kez daha yalanlamak zorunda kaldı: “PKK bize göre bir terör örgütüdür. Ancak PKK ile YPG arasında açık fark var. YPG konusunda Türkiye ile aynı görüşte değiliz.” Buna benzer sayısız açıklama ve Türk hükümetini tekzip etmekten usandıklarını söyleyen ABD’nin dışişleri sözcülerinin değerlendirmeleri Beyaz Saray’ın AKP iktidarına bakış acısını ortaya koyuyor.

Uluslararası Alanda Zorla Muhatap Alınmak İstenen Bir Cumhurbaşkanı
Bir ülkenin cumhurbaşkanının pozisyonu o devletin uluslararası alandaki vizyonunu yansıtır. Erdoğan cumhurbaşkanı olduğundan bu yana, küresel güç merkezlerinden hiçbiri ülkeyi ziyaret edemedi ve davet edilmedi. Erdoğan’ın, uluslararası ölçekteki toplantılarda, küresel güç merkezleri olan devletlerin başkanlarıyla veya başbakanlarıyla görüşmek için çok büyük bir çaba içerisinde olması, diplomatik ve politik ağırlığının ne kadar zayıfladığını gösteriyor. Örneğin, 23 Nisan Çocuk Bayramı etkinliklerine, Rusya, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi ülkeler, bu yıl ‘Çocuk Heyeti’ göndermeyeceklerini açıklamaları bir tesadüf olmayıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik izlenen politikaların bir yansımasıdır.

Muhataplar Dengesi Değişiyor:
Türkiye’de en üst düzeyde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu konuşuyorlar, mesaj veriyorlar, ancak ne Obama ve Putin, ne de Kerry ve Lavrov yanıt veriyorlar. ABD’de Dışişleri Bakanlığı’nda Sözcü Yardımcısı Mark Toner ve Rusya’da Dışişleri Bakanlığı’nda Sözcü Mariya Zaharova, Türkiye’nin önde gelen üçlüsüyle muhatap oluyorlar. Peki diplomaside buna ne nedir? Türkiye’nin söylemlerini ve iddialarını ciddiye almadıklarını, politik değerlendirmelerini hesaba katmadıklarını, kararlar alınırken yok hükmünde saydıkları anlamına gelir.

Diplomatik Sınırları Sıfırlayan Bir Politik Çizginin İzlenmesi
Erdoğan’ın diplomatik sınırları aşarak ülkelerin içişlerine müdahaleye kalkışması uluslararası ilişkilerde kaybetmenin tipik bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Almanya’daki bir televizyon kanalında yayınlanan mizah içerikli ‘talk show’ programında Erdoğan’a hakaret edildiği iddiasıyla Almanya Büyükelçisi’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılıp nota verilmesi, uluslararası ilişkilerde nadiren görülen bir diplomatik tarzdır.

Türkiye güvenlik sorunu olan bir ülke olarak ön plana çıkıyor:
Terör gerekçesiyle Adana, Muğla ve İzmir’de bulunan ve özellikle korunan askeri personelin ailelerinin güvenlik nedeniyle Amerika’ya götürülmesi kararı, önümüzdeki süreçte Ankara’ya yönelik politikanın ipuçlarını veriyor. İsrail hükümetinin ABD’nin açıklamasına eşzamanlı bir şekilde İsrail vatandaşlarının acilen Türkiye’ye terk etme çağrısı yapmış olması da bir tesadüf olmayıp bilinçli bir politikadır. Bu çağrılar bir başka ifadeyle Türkiye’nin yatırımlar için güvenilir olmaktan çıkmaya başladığına dikkat çekiliyor. Bu aynı zamanda küresel yatırımların hızla düşmesi ya da düşürülmesi anlamına gelir.

Reza Zarrab’ın ABD tarafından tutuklanması ve Yeni Bir 17-25 Aralık Operasyon Olasılığı
ABD’ye anlaşmalı olarak giden Zarrab’ın ABD’de mahkeme tarafından tutuklanmasının esası, AKP ve Erdoğan’a yönelik belirlenen stratejinin bir halkasıdır. Mesele Zarrab’ın kara para ilişki ağı içinde olması değil, esasen İran’a yönelik ambargonun delinmesinde Türkiye’nin üstlendiği rolü belgelerle ortaya çıkartmaktır. Savcının, Zarrab’ın soruşturmasına Türkiye’deki şirketleri dahil etmiş olması bütünüyle bilinçli bir planın parçasıdır. Erdoğan’ın bütün gücüyle Gülen Cemaatinin ekonomik gücüne saldırmasının en önemli nedeni, Okyanus ötesinde yeni bir 17-25 Aralık operasyonunun başlama olasılığının giderek artmasıdır.

İç politik dengelerde kriz ve çözülme:
Türkiye’nin dış politik ilişkileri ve diplomatik kurallarının sıfırlanmasının iç politikadaki yansımaları çok daha belirgin olarak ön plana çıkıyor. AKP, küresel güçlerin desteğiyle büyüdü ve bugünkü güce ulaştı. Bugün gelinen noktada iç politikada edinmiş olduğu güce dayanarak, kendi varlığını hem iç politikada hem de uluslararası ilişkilerde çok belirgin olarak dayatır bir noktaya geldi. Özellikle Ortadoğu’daki dengelerin değişmesini yeterince görmeyen ya da görmek istemeyen AKP, sürece uyum sağlamak yerine tersine bölgesel ilişkilerine engel olmaya başlayan bir konuma gelmiş bulunuyor.

İçte ciddi önemli bir güç olması AKP’nin geleceği için bir güvence olmaz. Bu bakımdan uluslararası ilişkilerdeki başarısızlığın iç politikaya yansıması kaçınılmazdır. Bunun ne kadar süreceğini kestirmek mümkün değildir. Küresel güçlerin Türkiye politikasının birkaç alternatifi bulunuyor. Koşullara göre bunlardan biri uygulanmaya konulacaktır. Erdoğan’ın hizaya getirilmesi, AKP’nin yeniden dizayn edilmesi, ordunun tekrar göreve çağrılması, Türkiye için bir renkli devrimin güncelleştirmesi gibi farklı seçenekler gündeme gelebilir. Bütün bu alternatiflerin ortak özelliği, Türkiye’nin küresel sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden re-organize etmektir. Kriz yaratan değil, küresel çözümlere uyumlu bir Türkiye oluşturmaktır. Bunun çok kolay olmayacağı ve özellikle sistemin iç dinamiklerinde de çatışma olasılığının gündemde olacağı bir süreç olarak karşımıza çıkabilir.
Bu çözümlerin hiçbiri Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesine ve ülkenin demokratikleştirilmesine stratejik bir kazanımı sunmaz ama sistem içi çelişkiler ve çatımalar yeni olanaklar yaratır. Bu bakımdan bugünkü koşullarda belki de en zor olanı halkın toplumsal gücünü örgütlemek ve demokratik mücadeleyi esas olan bir çözümü dayatmak ve geliştirmektir.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 25.04.2016 10:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177