22 Ağustos 2016 Pazartesi 08:23
9 aylık bebeğe tecavüz ediliyor ve kıyamet kopmuyorsa...

Memleketimize sığınmış, çaresiz insanları korumak namus borcu olmalıyken, alçaklığın en büyüğünü yaşıyor/yaşatıyoruz, kıyamet kopamıyor bir türlü! “Kandırıldık” diye sihirli bir sözcük tutturmuşuz, her türlü pisliği temizliyor. İtirafçılık, ispiyonculuk yaşam biçimine dönüşüyor. Bir bataklığın içinde kıvranıyoruz, farkında değiliz boğazımıza dolanan pisliğin! Kimse “elimden ne gelir” diyemez, bir bebeği koruyamayan insanların yaşadığı yere ülke/devlet, yönetenlere devlet adamı, göz yumanlara da halk denemez! Darbe oldu işte! Tüm değerlerimize, duygularımıza, insanlığımıza oldu darbe!

Ne inancın, ne milli birliğin, ne bölünmez bütünlüğün, ne bayrağın, ne ezanın, ne hukukun, ne ahlakın koruyamadığı bir yavrudan söz ediyoruz. Bir insan yavrusundan… Milliyetsiz, dinsiz, mezhepsiz, ülkesiz bir canlı… Birkaç kilometre uzakta anasının babasının yaşadığı topraklar vardı, muhtemelen doğduğu yer orası. Mecburen kalkıp göç ediyor insanlar. Evlerini, işlerini, sevdiklerini, dostlarını, tarihlerini, belleklerini geride bırakarak sığınıyorlar az öteye. Biliyoruz ki, doğanın çizili sınırları yoktur. Ama insan beyninin var. Öte yanda ev sahibiyken, bu yanda yabancı sayılan bir bebek!

Sanıyoruz ki; o kadarcık yavrunun duyguları ve belleği olmaz. Yanlış. Artık bilim, daha ana rahminden başladığını ortaya koydu duyguların oluşumunun. Kim bilir, henüz tek bir sözcük etmemiş o yavrucağın gözyaşları nasıl akıyor artık? Kim bilir, nasıl bir acıyla inledi minnacık bedeni? Kim bilir, ömrünün kalanında o alçak saldırı nasıl etkileyecek varlığını? Kim bilir, biz kaç günde, kaç saatte, kaç dakikada unutacağız, bir bebeğin bizim toprağımızda en aşağılık acıyı yaşadığını? Suçlu saymayacağız kendimizi değil mi? Hakikat bu değil işte…

IŞİD nereden, nasıl çıktı, dünyanın başına nasıl bela oldu, biliyoruz. İnsanlar yurtlarından göçe nasıl zorlandı, kim kurguladı, kim göz yumdu, biliyoruz. Aynı toprakta, Antep’te bir bebeğin ırzına geçenle, düğün salonunu kana bulayanların aynı yerden beslendiğini de biliyoruz. İşte bunca bilgiye karşın, hâlâ evimizde oturuyor, sadece hayıflanıyorsak, suça ortağız demektir!

Cunta kalkışması gecesi gördük, hepimizin yaşamı pamuk ipliğine bağlı. Bugün konforlu görünen hayatlarımız bir anda yerle bir olabilir! O gün; Antep’te düğünde halay çekenlerden biri biz olabilirdik. Tıpkı Ankara Garı’nda can verenler gibi… Bir gün yerimizi yurdumuzu terk etmez zorunda kalıp, bebeğimizin, el kadar yavrunun, uzak topraklarda ırzına geçilebileceğini de, biliyoruz yazık ki! Tüm bunları çocuklarımızı toprağa vererek öğrendik, iğrenç savaşlarda! Pis kumpaslarda zindanlarda bedel ödeyen insanlarımızla öğrendik tüm bunları ve şimdi karşımızda acının en koyusu var!

Şimdi biri çıkıp: “Her ülkede böyle sapıklar çıkabilir” diyebilir mesela hepimizi avutmak, içimize su serpmek için. Öyle değil arkadaş hakikat! Bizim siyasilerimiz IŞİD için “Bir grup öfkeli genç” dediği için başımıza geliyor bu felaketler. Ensar tecavüzcüleri; siyasetçiler, hukukçular tarafından korunduğu için bu iğrençliği yapmakta hak buluyor sapıklar! Bir trans kadının kaçırılıp, ırzına geçilmesine, yakılmasına, sadece “öteki” olduğu için kafa çevirmemizden, günlük sıradan vakalara indirgeniyor bu vahşet! Tecavüze uğrayanı koruyacağına, tecavüzcünün yanında olduğumuz için oluyor tüm bunlar…

“Allah topumuzun belasını versin” diyeceğim de, vermiş zaten. Bundan daha kötüsü ne ola ki dostlar? Bir bebeğe tecavüz ediliyor ve kıyamet kopmuyorsa, niçin yaşıyoruz ki? Bu apaçık, tüyler ürperten hakikati yazan gazeteci tehdit ediliyor da, bu iklimi yaratan haydutlara tek çıt çıkmıyorsa, bundan daha büyük felaket ne ola ki dostlar? Elleri kınalı bir gelinin tüm sevdikleriyle birlikte geleceği bombalanıyorsa ve biz hâlâ “mili birlik beraberlik” deyip, paramparça olan kalplerimizi duyamıyorsak; daha ne olmalı ki dostlar, ne olmalı?

Bizi ne saray, ne sultan, ne ordu, ne polis, ne o büyük güruh korumayacak. Ne zaman ki, bu olan bitende “benim de payım var” dersin, ne zaman ki, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demekten vazgeçersin ve zaman ki şeyhlerin, imamların önünde diz çöküp medet ummak yerine vicdanını, haysiyetini, onurunu korumak için haykırırsın/ayağa kalkarsın, işte o gün ancak bu pislikten kurtulursun.

Tüm bunları yapsan da o dokuz aylık yavrunun hayaleti peşini bırakmayacak, bunu da iyi bilesin!

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 22.08.2016 08:23
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177