09 Ekim 2016 Pazar 08:03
10 Ekim’in 4 hikâyesi

HÜSEYİN ŞİMŞEK / [email protected]

O gün yaralanan 500’ü aşkın insandan tamamına yakını taburcu olsa da Cihan Andiç bir yıldır hastanede. Cihan, aldığı ağır yaranın ardından günden güne iyileşiyor.

Mustafa Budak, sürekli hastaneye giderek tedavisini sürdürüyor. Cihan ve Mustafa, karşılıklı odalarda tedavi görüyor.

Mustafa Özdağ ise uyumak için hazırlandığında tavana her baktığında Ankara Garı’ndaki katliam anlarını gördüğünü söylüyor. Yalnız bırakılmış olmaktan şikâyetçi.

Ve Berna Koç... Ağzındaki bir dal sigara ile düştü yere hayat arkadaşı Zahide’yi geride bırakarak...

‘Hanım biraz arkalarda kal’

Katliam günlerinde 60’ına merdiven dayamıştı Mustafa Budak. Birkaç ayı vardı. Eşi Hanife’nin kadın özgürlüğü mücadelesine önem verdiğini anlatıyor. Hanife Budak bir dönem HDP İzmir Karabağlar Eşbaşkanı da olmuş. Çeşitli protestolarda polis şiddeti görmüş bir kadın. Hanife Budak eylemlerde dayak yedikçe Mustafa Budak onu uyardığını anlatıyor: “Hanım biraz arkalarda kal.”

Hanife Budak, eşinin ölümden döndüğü, 100 insanın patlama nedeniyle yaşamını yitirdiği 10 Ekim’i şöyle anlatıyor:

“Eylemlere hep ben giderdim. Mustafa’yı kimse merak etmezdi. Ablam Ankara’daki mitingde bomba patladığını, çok ölen olduğunu söyledi. Hemen Mustafa’yı aradım. Telefonu bir kadın açtı ve ‘Abla bende çok telefon var, hangi telefon kimin bilmiyorum’ dedi. ‘Eşim sağsa, yaralıysa, öldüyse ne olur söyle’ dedim. Bilmiyordu. Sonra Yüksek İhtisas Hastanesi’nden aradılar. Mustafa Budak’ın nesi olduğumu sordular. Eşi olduğumu öğrendikten ‘sonra kalbi, tansiyonu, şekeri var mı’ diye sordular. Eşimin kolunun, bacağının kopmadığını, sadece bilye yarası aldığını, başka bir hastaneye sevk etmeleri gerektiğini söyleyerek bizim Ankara’ya gelmemizi istediler.

Doktorlar bundan sonra Mustafa’nın boynundan aşağısının çalışmayacağını söylediler. Şimdi kollarını kullanabiliyor. Boynuna saplanan bilye ciğerlerinde ödem yapmış. Üçüncü gün doktorlar boğazını deldiler. Konuşamıyordu artık. Konuştuğunu da biz anlamıyorduk. Bizim için daha zor günlerdi.

İki elinde de birkaç parmağına can geldi. Kızım Neslihan, ‘Ben babamı böyle kabul edemem, güçlenmek zorunda’ dedi. Mustafa güçlendi. Hastaneye gittiğimde doktor, ‘Bak İçişleri Bakanı geldi’, diyerek beni gösterdi Mustafa’ya. O da ‘O içişleri bakanı değil 35 yıllık eşim benim’ dedi. İçişleri bakanı hastanelere hiç gitti mi bilmiyorum.”

‘Her yaşa bir bilye’

Hanife Budak devam ediyor:

“Kalacak, gidecek yerimiz yoktu. İlk altı gün kimse uğramadı bize. Eğitim Sen bizi buldu. Morglardan, Adli Tıp’tan bahsettiler. Biz bakamıyorduk haberlere. Sonra Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi’ne sevk edildik. Bu hastanede daha çok yaralı vardı. Gelen giden, halimizi soran da çoktu. O günkü psikolojiyle kim olduğunu hatırlamadığım bir yaralı yakınının şu sözünü unutmam, ‘Babam 60 yaşındadır. Vücudunda 60 bilye var.

Yılbaşına iki gün kala bizi taburcu ettiler. Niye ettiler bilmem. Sonra öğrendim ki kolu bacağı kopan, tedavisi bitmeyen diğer yaralıları da taburcu etmişler. Sorduğum bir kriz masası gönüllüsü, ‘Devlet bağımsız kriz masası gönüllülerini dağıtmak için yaralıları memleketlerine gönderiyor’ dedi. Yaralıların tedavisi bitmeden memleketlerine gönderildi. Bize destek verenlerin örgütlü gücünden korktular.”

‘Bu adam yaşıyor’

Mustafa Budak da anlattı katliam anını:

“Kızımı aradım. Fotoğraf gönderdim ona. Konuşuyorduk. Telefonu kapattım mı kapatmadım mı bilemeden bir patlama oldu. Elimde telefon patladı sandım. Yere düşmüşüm. Secde vaziyetinde kendime geldim. Bilincimi hiç kaybetmedim. Etraf kol bacak doluydu. Biri beni göstererek ‘bu adam yaşıyor’ dedi. Bize gaz attıklarında beni bir arabaya yüklemişlerdi. Bağıran insanlar vardı ve araba kaldırımın üzerinden gidiyordu. O gazı ben yemedim ama çok insan yedi.”

İlk kez açık hava

Cihan Andiç, 10 Ekim’in en uzun süre hastanede kalan yaralısı. 38 yaşında. KESK’e bağlı Enerji Sanayi ve Maden Sendikası, Diyarbakır Şubesi’ne üye bir inşaat mühendisi. Evli, iki ve beş yaşında iki oğlu var. Tam bir yıldır Ankara’daki hastanelerde kalıyor Cihan. Uzun süre hastanede yatacağı baştan belli olduğundan ailesi de Ankara’ya yerleşti Cihan’ın. İki çocuğundan biri ilkokula Ankara’da başladı. Diğeri henüz ana sınıfında.

Ankara Numune, İbni Sina ve şimdi de Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi’nde yatıyor Cihan Andiç. İrili ufaklı 20’nin üzerinde operasyon geçirdi. Cihan’ın direnişi, başlı başına bir umut öyküsü. Katliamın üzerinden bir yıl geçtikten sonra Cihan fizik tedavi aşamasına gelebildi. Birkaç ay önce ilk kelimelerini söyledi. Katliamın birinci yılı geride kalırken geçtiğimiz hafta ilk kez açık havaya çıktı. Gözlerini açtığı ilk günden beri bilinci, hafızası yerinde. Okuduğu kitapları, izlediği filmleri, dostlarını, geçmişini hatırlaması sevenleri için moral kaynağı.

Dimov’un Tütün, Sarı Dünya romanının kadın karakterini, dünya başkentlerini ya da Yılmaz Odabaşı’nın “Tenin tenimde bene sana haldaş olayım” şiirini ezberden bilmesinin çevresindekileri ne kadar mutlu ettiğini söylüyor.

‘Yanımızda olun, bizi unutmayın…’

Ankara Katliamı’nda yaralanan 500’ü aşkın insandan biri olan Mustafa Özdağ 60 yaşında, elektrikçi… Tek isteği, yalnız bırakılmamak.

Mustafa Özdağ, patlamanın ardından karaciğerine saplanan şarapnellerle yaralandı. Vücudundaki parçalar çıkarılamayan Özdağ, uzun süre sırt üstü yatmak zorunda kaldı. Özdağ, bir yıldır günde iki saatten fazla uyuyamadığını, tavana baktığında ise hala 10 Ekim günü Ankara Garı’nda yaşananları gördüğünü anlatıyor. Bu yüzden uyuyana kadar geçen sürede her gün yaşadığı acıları ifade etmekte güçlük çekiyor.

''Unutmayacağız, Unutturmayacağız''

Zaman zaman tedavisi süren Özdağ, hayatını kaybedenlerin aileleri, yaralılar ve yaralı aileleri dışında kendileriyle dayanışmak için bir araya gelen insanların sayısının her geçen gün azaldığından yakınıyor. 7 Kasım’da başlayacak yargılamaya başta mitingin çağırıcı kuruluşları olmak üzere kitle örgütlerinden ve 10 Ekim’de yüreği yananlardan, barıştan, demokrasiden yana olan herkesten destek beklediklerini söyleyen Özdağ, “Bizim mahkemelerden zaten umudumuz yok. Bari siz yanımızda olun, bizi yalnız bırakmayın, bizi unutmayın” diyor.

‘Sevdiceğinin bir torbaya sıkıştırılmış kanlı kıyafetleri’

Zahide ve Berna... 10 Ekim’de ayrılan yüzlerce insandan ikisi. Zahide, katliamda yaşamını yitiren Berna Koç’un hayat arkadaşı. Zahide ve Berna’nın hikayesini On Ekim Dayanışması’ndan Özge Işıkçı anlatıyor:

“Canının gerçekten yarısı gitmiş, halsiz, gözleri her an yaş akıtan bir kadın olarak gördüm ilk kez Zahide’yi. Sanırım hiç konuşmadan tanıştık, henüz tanışmadan sarıldık ve ağladık. Anlatması ve yaşaması hep çok zor. Zahide bana Berna’nın ev arkadaşı olduğunu söyledi. Bunu hatırlamak beni hala üzüyor, sadece ev arkadaşı değildi çünkü. Biyolojik ailesi tarafından terk edilmiş, hayatı hep zorluklarla geçmiş, 36 yaşında, genç, gök mavisi gözlü, bugününü yarını ipotek etmeden, deli dolu yaşamış bu kadının, Berna’nın hayat arkadaşıydı. Eşcinsel bir çiftti onlar. Herkes kadar aile, herkes kadar sevgili idiler. Zahide ile kırgın, yorgun ve çaresiz bir süreci birlikte geçirdik. Tanıdığım en güçlü, net, acısını ve öfkesini yan yana dinç tutabilmiş kadınlardan Zahide... Berna’nın o meydanda düştüğü gün üzerinde olan kıyafetlerini bir sebeple görmem gerekiyordu. Onun bu son anını bir fotoğraf karesinden gördüm. Berna’nın düştüğü anda ağzında sigarası varmış ve böylece kalmış yerde. Kan içinde. Yaşamla ölümün yan yana olduğu bu an, hafızamdan çıkmayacak. Zahide’ye en çok istediği şeyi, sevdiceğinin bir torbaya sıkıştırılmış kanlı kıyafetlerini ulaştıran Mehtap Sakinci Coşgun, bu çabasının önemini kendi acısından biliyor olmalı. Çünkü Mehtap da katliamda eşi Uygar Coşgun’u kaybetmişti. Her yanımız acı dolu.”

***

Dayanışmanın doğuşu: Kriz masası

Katliamın ardından yaralanan 500’ü aşkın yaralı arasında hastaneye götürülenler, aileleri ve kayıplarını arayanlar için Ankara’da hastane önlerinde kendiliğinden bir dayanışma ağı örüldü: Kriz masası. Daha sonra resmiyete bürünen 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin de köklerini oluşturan Kriz Masası’nda tamamı gönüllü onlarca insan, 24 saat hastane önlerinde ailelerin ihtiyaçlarını karşıladı. Kriz Masası gönüllülerinden olan ve yayıncılık yapan Mahir Kaya, Kriz Masası’nın kuruluş hikâyesini anlattı:

“Sosyal medyadan ilk kaos anlarını öğrenir öğrenmez Numune Hastanesi’ne gitmeye karar verdim. Daha bir saat olmamıştı ve son yaralılar sedyelerle hastaneye getiriliyordu. Kimin sağlık personeli, kimin yaralı, kimin de katliamı duyup ‘ne yapabiliriz acaba’ diye panik halinde oraya koşturduğu belli değildi. ‘Alanda ölülerimiz var, vermiyorlar’ diyen de vardı, ‘İbni Sina Hastanesi’nde acil kan ihtiyacı var’ diyen de.

Numune Hastanesi, katliam alanına birkaç kilometre uzakta, İbni Sina, Hacettepe, Ankara FTR gibi birçok hastaneyle komşu. Bölgeye zaten ‘Hastaneler Bölgesi’ de deniliyor. İlk anın paniğiyle, arayacak kimsesi olmayanların çoğu da benim gibi hastane hastane gezerek, nerede faydam olur diye düşünmüştür. Hastanelerdeki genel kaosu görünce ayak bağı olmamak için katliamın yaşandığı alana doğru yürüdüm. İçi yanan herkes bir yerlere koşuyordu.

Gelen bir telefonla hastaneler bölgesinin dışında kalan Gazi Üniversitesi Hastanesine yol aldım. Katliamda iki kullanılan iki morgdan birinin bu hastanede olduğunu bilmiyordum. 10-12 yaralı acil serviste, 24 kişi morgdaydı. Burada hiç gönüllü yoktu neredeyse. Sürekli yakınlarını arayan insanlar geliyor, nereye bakacağını bilmediklerinden tedirgin bir karmaşaya sebep oluyorlardı. Avukat Uygar Coşgun’un, Sendikacı Ali Kitapçı’nın yakınlarını ilk kez orada gördüm. Birkaç gün önce Ali Kitapçı’nın bir sendika toplantısında ‘Arkadaşlar bu miting çok önemli, saldırı olabilir, özsavunmamızı almalıyız’ dediğini bilmiyordum. Dostları ‘Ya Ali abartıyorsun’ demiş de üzülmüş. Sonradan öğrendik birçok şeyi.

Gece son cenaze teşhis edilene kadar morg kapısındaki kaos devam etti. Sosyal medyadan kayıpların fotoğraflarına bakıyor, o fotoğrafı açıp morg kapısındaki görevliye veriyordum. Sevdiklerini arayanların hastaneye gelişi, bulmaları, bulamamaları, o üzüntü, kelimelerle anlatmanın çok ötesinde bir manzaraydı. Hepimiz hayatımızın en kötü gününü yaşıyorduk ve birileri o günü bizden çok daha kötü yaşıyordu. Neredeyse cenazelerini bulduklarına sevinecek hale gelmişti insanlar.

Geçtiğimiz bir yılda çok insanı yolladık memleketine. Yüz kişi daha fazla yollamak için ne çok şey yapabilirdik oysa. Sağ kalanlara, onların sevdiklerine yardımcı olmaya çalıştık sadece. Memleket genelinde pek anlamı olmayan böyle bir çaba işte Kriz Masası dediğimiz.”

Yarın: Miting çağrısını yapanlar anlatıyor

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 09.10.2016 08:03
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177