20 Haziran 2011 Pazartesi 11:46
YİNE BANA HÜSRAN, BANA YİNE HASRET VAR.
Bir tanıma göre “dokunsan ağlayacak, teneke çalsan oynayacak” karaktere sahip halkımızın yarısı seçim gecesi sevincinden oynarken, yarısı uğranılan düş kırıklığı nedeniyle ağlayacak durumdaydı.
Ortaya çıkan seçim sonuçları ve yaşanan düş kırıklığı birçok bakımdan değerlendiriyor. Partiler arasındaki oy dağılımıyla ilgili öznel ve nesnel onlarca gerekçe ileri sürülüyor...
Sanıyoruz, tüm araştırmacıların üstünde durduğu ve merak ettiği soru şu: insanlar oy kullanırken, siyasal tercihlerini belirlerken hangi güdülerin etkisinde davranıyor ve neleri dikkate alıyorlar?
Bu soruların kesin ve doğru yanıtını bulmak çok kolay değil. Ancak içinde yaşadığımız toplumun sosyolojik gerçekliklerinden, siyasal tarihinden yola çıkarak bir takım tezler ileri sürmek mümkün olabilir diye düşünüyoruz.
Yapılan araştırmaların ve güncel gözlemlerin ortaya koyduğu gerçeklik; toplum yapımızda, Osmanlının son dönemlerinde başlayan doğu / batı eksenindeki ayrışmanın keskinleşerek sürmesi, yaşam biçimi bakımından modernler ve muhafazakarlar olarak ikiye ayrışmanın belirginleşmesidir.
Aydınlanma felsefesini kendisine ilke edinen Cumhuriyet devrimi, batılı tarzda (laik-modern) bir yaşam biçimini hayata geçirmek için büyük çaba gösterdi. Sonuçta, laik/modern yaşam tarzı bugün toplumun %25-30 civarında bir kesiminin vazgeçemeyeceği bir tercih haline gelebildi.
Toplumun geriye kalan %70-75 kadarı ise şu yada bu nedenlerle, geleneksel ve dinsel referanslara bağlı yaşamayı tercih etti. Moderniteyi içselleştiremedi. Hatta reddetti. Elbette muhafazakar kesim içerisinde cumhuriyetten, modern yaşam tarzından, en azından “biçimsel olarak” etkilenen bir kesim oluştu. ‘Gelenekselci muhafazakar’ olarak adlandırılan bu kesimin değer yargıları ve yaşama biçimi ortalama Türk tipolojisine uygun iken, muhafazakarların çoğunluğunu ‘dinci muhafazakar’ olarak adlandırılan ve yaşam tarzında dinsel referansların baskın olduğu, toplumun en yoksul ve eğitimi en az olanlarını içinde barındıran bir kesimi oluşturdu. Yapılan araştırmalar, gelenekselci muhafazakarların oranının %33, dinci muhafazakarların oranının %37 civarında olduğunu ortaya koymaktadır.[1]
Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başlayan ve son 8-9 yıldır AKP döneminde dozunu artırarak sürdüren muhafazakarlaşma eğilimi nedeniyle, toplumun muhafazakar kesimini oluşturan bu iki gruptan dinci muhafazakar kesimin oranı artarken, eskiden Adalet Partisi ve devamı olan Doğru Yol Partisi (Süleyman Demirel) çizgisi önemini yitirmeye başladı. Gelenekselci muhafazakarlık hızla eridi. Dolayısıyla eskiden orta direk olarak da tanımlanan kesim kan kaybederek, toplum, modernler ve dinci muhafazakar kimlikler çevresinde kümelendi.
Sonuçta, yaşam biçimi tercihine göre toplum ana olarak ikili eksende, modern / muhafazakar (dinci)  ekseninde ayrışırken (ister Kürt /Türk ikilemi, ister Alevi/Sünni ayrımı, isterse laik /anti laik ayrımı şeklinde ) temel çelişkinin değişkenlik arz ettiği, kimliklere göre üretildiği, sosyo ekonomik değerlerin ikincil (tali) kaldığı bir toplumsal yapı karşımıza çıktı. Böyle bir siyasal antropoloji içerisinde 12 Haziran seçim sonuçları, yüksek beklenti içinde olan modern (sol) kesimde ister istemez hüsrana yol açtı.
Din olgusunun Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra sadece Türkiye’de değil, tüm dünya ölçeğinde etkisini artırması, kapitalizmin, kendi siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için din olgusunu sürekli pompalaması, bu çerçevede cemaatçi yapılanmanın körüklenmesi,  toplumun en örgütlü ve disiplinli kesiminin cemaatçi yapılanmalar olması, kültürel kimliklerin etkisini kaçınılmaz olarak artırdı. Bu nedenle din olgusu, modern yaşam tarzından yana olan kesim ile muhafazakar kesim arasında en belirleyici etken, en önemli unsur haline geldi.
Sosyo - ekonomik açıdan bakıldığında ise göze çarpan en önemli husus, sermayenin önemli ölçüde el değiştirmiş olmasıdır. İslami sermaye adı altında yüksek miktarlara ulaşan para, özellikle kitle iletişim araçlarının neredeyse tümünü ele geçirerek toplumun zihinsel değerlerini büyük ölçüde denetim altına aldı. Yoksullara yapılan yaygın ayni yardımlarla yaratılan “yardımseverlik” duygusu, siyasal iktidara karşı bir “vefa” duygusuna dönüştürüldü.
Bilindiği üzere, insanların soyut düşünme becerileri ancak eğitim durumuna bağlı olarak gelişir. Eğitimi az kesimler somut düşünürler. Bu kesimlerde; görsel olarak süslenmiş, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya neye yarayacağı belli olmayan “çılgın” projelerle kolay eşleştirmeler yaratmak mümkün olabilmektedir. Karın doyurmayan özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi vb gibi değerler yerine; açılacak kanallar, havada uçan füzeler, helikopterler, uçaklar, tanklar, hızlı trenler, yükselen şehirler vb. projeler hayranlık uyandırmakta, insanların siyasal tercihleri üzerinde etkili olmaktadır.
Dolayısıyla 12 Haziranda yapılan seçimde Sosyo-ekonomik (gelir dağılımı bozukluğu, işsizlik, sosyal sınıf gerçeği vb.) gerekçe ve nedenler değil, Sosyo kültürel (kimlik değerleri, din olgusu, eğitim vb.) gerekçe ve nedenlerin birinci derecede etkili olduğu gerçeğini görmemiz gerekiyor.
Artık kaba milliyetçi tutumlar da etkisini yitirmektedir. Bu seçimde (Türk ve Kürt ) milliyetçi oyların toplamı %20 civarındadır. Ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın, ya da ne denli popüler olursa olsun Kürt milliyetçiliğinin etkisinin sanıldığı kadar yüksek olmadığı, %7-8 civarında oyu geçemediği bir kaç seçimden beri görülmektedir. Türk kimliği üzerinden milliyetçilik de tek başına oy getirmemektedir. Tepki oylarıyla ulaşılan azami oy oranı %13 dür. Kaldı ki milliyetçi oylar genel olarak muhafazakar kesimle özdeşleştirilebilecek nitelikte oylardır.
Sonuçta muhafazakarların (sağın) temsilcisi AKP, %70 lik bloktan %50 oy alabilmiştir. Modernlerin (solun) temsilcisi CHP ise %30 luk bloktan %26 oy alabilmiştir. Böyle bir tabloda solun, modern yaşam tarzından yana olanların, %30 oy oranını aşmalarının çok zor olduğunu, muhafazakar blok parçalanmadıkça iktidar olmanın mümkün olamayacağını görmek gerekiyor.   
Kaldı ki; tembel, kendisinden başkasıyla hesaplaşmaya girmeyen, topluma tepeden bakan, eline geçen yönetme şansını iyi kullanamayan, kadroları iyi oluşturulmamış, beceriksiz örgüt modeli ve yapısıyla modern yaşam biçimi savunuculuğu,  yoksulun cebine, midesine ve gözüne dokunacak somut çözümler ve projeler ortaya koyamıyor.
Ayrıca, ne kadar siyasal bilinç taşıdığı meçhul okumuş kesimin (!) bıktıran tartışmaları, kayıkçı kavgasına dönüşen kısır iç çekişmelerle zaman yitirilmesi ve oy kullanamama beceriksizliği (Tuncay Özkan için kullanılan on bin kadar oyun basit nedenlerle geçersiz sayılması) sorunun üzerine tuz biber ekiyor.
Özetle, Türkiye’nin siyasal antropolojisi ve seçim sonuçları, iki blok arasındaki aşırı oy dengesizliği sürdükçe demokrasinin sağlıklı bir yapıya kavuşamayacağını ve yeni siyasal okumalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.
Sonuç yerine geçmek üzere, şarkı sözü ile başladığımız yazıyı Hilmi Yavuz’un şiirinden alınan iki dize ile bitirelim.
 “Hüzün ki en çok yakışandır bize,
Belki de en çok anladığımız …”

Yeniyakalşımlar.net
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol