17 Ekim 2012 Çarşamba 16:42
Yaratıcı müziğin 'babası' Anthony Braxton Türkiye'de sahne alıyor...

1945 doğumlu. 1959 yılında Amerikan Sivil Haklar Komisyonu'nun raporuna göre tüm ABD içinde yaşadığı ve büyüdüğü yer olan Chicago'nun siyahların yoğun yaşam alanı olan güney kısmı, aynı zamanda ırkçılık açısından en berbat kentsel yerleşim bölgesi. Çeteler, gangsterler... Yoksul işçi sınıfı mahalle gençlerinin kendilerini başka türlü tanımlayamadıkları bir ortam... Braxton ise o dönemlerde bilimle, özellikle de fizikle ilgileniyor. Çetecilerle birlikte yaşamına devam edip, aslında çeteciliğin kendisine tanıyabileceği görece daha rahat bir hayatı yeğlemiyor. Roketler, uzay gemileri çizimleri yapıyor.

1959 – 1964 arasında saksafona ilgi duymasıyla ve babasının ona bir alto saksafon armağan etmesiyle ders almaya başlar. Cazı bir meslek gibi görmeye başlar ve hem siyah hem de beyaz caz müzisyenleri dinlemeye başlar. Anarşik yapısından etkilendiği ve merak duymanın ötesinde ilgilenmeye başladığı Cecil Taylor ve Ornette Coleman'ın müziğini ilk bu dönemde fark eder. Elbette bir yandan da derslerde müzik okuma yetkinliğini ileri noktalara taşır, klasik müzik bestecilerini tanır.

Bu arada caz müziğinde karmaşık biçimlere yönelir, caz müziğini “ciddi” bir müzik olarak gördüğünü anlarız, “ciddi”dir çünkü, müziğin pek çok farklı değişkenden oluşan karmaşık yapısı ve incelikleri ancak emek harcayarak beğenilebilir.

1963 yılında liseden mezun olur ve Wilson Yüksekokul'una devam etmeye başlar. Orada Roscoe Mitchell, Joseph Jarman, Henry Threadgill ve Malachi Favors'la tanışır. Mitchell ona özgür cazı tanıtır, sevdirir. O dönemde saksafonunu iyi çalan ve müziği büyük bir yetkinlikle okuyabilen Braxton, bir gün Mitchell'ın bir konserde çalışını dinledikten sonra her şeyin değiştiğini söyler. Dinlediği şey Mitchell değildir yalnızca, bütünsel bir müzik ve sanat görüşüdür aynı zamanda, o zamana dek anlamaya çalıştığı ve hatta sevip sevmediğinden emin olamadığı Cecil Taylor'ı, Ornette Coleman'ı, Mitchell'ın bırak anlamayı, o müziğin üstüne bir şeyler kurduğunu, ve en önemlisi de kendi sesini oluşturduğunu görür. O zaman anlar kendisinin henüz bir müzik öğrencisi, Mitchell'ın ise bir müzisyen olduğunu.

1963 yılında Wilson Yüksekokulu'ndan ayrılarak orduya katılır. Orduda kendisinin ifadesiyle “belki de bölgenin en iyi bandosu”nda görev alır. Repertuvarını çok büyük bir yelpazeye yayar. Her hafta bandoyla radyoda çalmaya başlar. O sıralarda da cazda profesyonel bir meslek hayatının rahat bir hayat olmayacağını hisseder. Ve görür ki, kendisinden önceki kuşaklardaki müzisyenler yalnızca kendisi gibi müziği iyi okumuyorlar aynı zamanda da son derece yetkin doğaçlamacılar. Bu kendisini daha da kamçılar ve her gün çalışarak saksafonda kendi sesini oluşturmaya başlar. Paul Desmond'un lirisizmi ve Coltrane'in duygusal tonu ile anılan bir sestir bu.

Bu yıl içinde, Braxton kendisini sosyal olarak çok daha farklı bir yerde bulumuştur. 5. Ordu bandosunun tek siyah müzisyenidir kendisi. Ordu ırkçılığı mümkün olduğunca kendi içinde -güya- eritmeye çabalamaktadır ve ayrımcılığa karşı çeşitli önlemler almıştır. Ancak Braxton bando içinde tek siyah olarak ırkçılığı her gün yakasında hissetmiş durmuştur.

Hatta kendisin söylemiyle, orduda geçirdiği süre hayatındaki “en rezil dönemi” olmuştur. Kore'ye gitmiş, dönüşünde Seattle havaalanında üniformasını yakarak tepkisini dile getirmiştir.

Bu arada, köleliğin resmi kaldırışından 100 yıl geçmesine rağmen, Siyah Hareket ABD içinde yükselmeye başlamış, giderek militanlaşan bir karakter edinmiş ve siyahlar talepleri daha yüksek sesle haykırmaya başlamıştır. Ünlü Birmingham yürüyüşü ve aralarında Martin Luther King Jr.'nin de bulunduğu 2500 kişinin tutuklanması; Mayıs 1963 tarihinde polis şiddetinin tırmanışı ve siyah lider Medgar Evers'in vurulması; sonrasında Washington'da 200.000 kişinin katıldığı miting ve iş, özgürlük ve eşitlik sloganlarını haykıran siyahlar. Sonrasındaki iki yıl boyunca beyazların baskılamaları nedeniyle siyah hareket iyice militanlaşmış, Los Angeles, Watts bölgesinde, öfke, nefret ve umutsuzluk başkaldırıya neden olmuş, ancak polis ve bazı sivillerin de katılımıyla korkunç bir şiddetle bastırılmıştır.

Bu arada Braxton orduda tıpkı diğer beyaz arkadaşları gibi kaygılı durumda, kendine yer edinmeye çalışmaktadır. Ordu içinde beyaz arkadaşları olur. Paul Desmond, Warne Marsh, Lee Konitz gibi beyaz müzisyenleri dinler ve çoğu beyaz müzisyenin siyah müzisyenleri, çoğu siyah müzisyenin de beyaz müzisyenleri dinlemediğini ve hatta reddettiğini görür. Bunu büyük bir eksiklik olarak tanımlayacaktır Braxton. Saydığı müzisyenler de son derece yaratıcılardır.

Braxton müzik beğenisi ve ilgisi açısından, savaş sonrası gençliğin “her türlü müziği severim”ci yaklaşımına yakın durmaktadır. Müzikal eklektisizmi, müzikal küresellik ve Afro-merkezcilik arasında salınmakta, büyük çelişkileri içinde barındırmaktadır.

Kamu hizmetlilerine sağlanan imkanla birlikte, 1964 yılında yarım zamanlı olarak Chicago Roosevelt Üniversitesi'nde kompozisyon bölümüne kaydolur. Ancak kısa bir süre sonra okulu bırakır. Öncelikle hocaların “bu dünyada sanki hiç siyahlar yokmuş gibi” ders anlattıklarını söyler, “varsa yoksa Batı müziği”dir varolan. Gregoryan şarkılarından başlayarak tarihi anlatmaya başlarlar, Schönberg öncesinde de dersi bitirirler. Anlattıkları kurallar yanızca Batı müziğinin kurallarıdır. “Bırakın dünyayı, ABD'de bile müzik yalnızca Batı müziği değildir ki, koskoca tarihiyle, kurallarıyla, kültürüyle caz müziği ...” Ve düşünür, siyahla – beyaz, yönetenle – üreten arasındaki farkı ve siyahların onca tarihlerinin hiç anılmamasını vs. Braxton her tür müziği sevdiğini ifade etse de, bu söyleminden şüphe duymamak mümkün değildir. Siyah müziği en üst noktaya yerleştirdiği ve arayışlarını bu bağlamda sürdürdüğünü görüyoruz. Giderek beyazların kurduğu müzik kurumlarına karşı bir küçümseme geliştirmesi de beklenmedik bir durum değildir. Kuzeni aracılığıyla Chicago'da (CORE) “Irkların Eşitliği Meclisi”nin toplantılarına katılmaya başlar. 1964'de üyesidir artık örgütün. Braxton CORE'un iş, barınma ve eğitimdeki ırkçı uygulamalara karşı mücadelesinde etkin rol almıştır.

Bu arada da tanıştığı bir arkadaşı aracılığıyla Freud, Marx, Dostoyevsky gibi batı düşünür, edebiyatçıların eserleriyle tanışır, siyah aydınların eserlerini okumaya başlar, Du Bois, Garvey, Malcolm X, Richard Wright, Ralph Ellison, James Baldwin bazıları...

Braxton kendisini tanımlamaya çalışmaktadır. Siyah milliyetçi görüşler yaratıcı yönelimine damga vurmaya başlamıştır, ama yine de dışlayıcı öğretiden uzak durmaya çalışarak toplumun tüm zorlamalarına karşın bireyselliği ve siyah olmayı öne çıkaran bir görüşe yönelmiştir.
Unutmayalım, ABD'de bir yaşamdan söz ediyoruz. Öyle bir toplum ki, bireyin haklarını her şeyin üstünde tutan, her şeyde olduğu gibi sanatta da grupların, sınıfların, hizip ve kliklerin sosyal iktidarının egemenliğindeki bir toplum.

Bu çelişkiyi gören Braxton, radikal düşüncelere sahip siyah aydın topluluğunun bayrağı olan ve modernizmin ayrıksı dilini kullanan, Afro-merkezcilik öğelerini ön plana çıkaran “özgür caz”a yönelmiştir.

Siyahların, özellikle de siyah müzisyenlerin politik bilinci konusunda çok tartışmalar çıkmış eleştiriler yapılmıştır. Bu denli sömürülen ve ırkçılığın o yoğun baskısı altında ezilen bir halkın sanatının siyasallaşamaması durumundan söz ediyorum. Oysa ki, tüm siyasal yönelimlerin beyazlar tarafından yürütüldüğü bir düzende, siyahların bu septik yaklaşımını doğal karşılamamız gerekmez mi? Ayrıca herhangi bir siyasal erk ya da temsil edilen bir görüş son kertede Afrikalı Amerikalılar için ne yapmıştır ki bu septik durum değişsin?

Bununla birlikte, siyahların özgürlük hareketi döneminde, siyah müzisyenlerin etkinliklerde yer aldıklarını, destek amaçlı konserler, dinletiler düzenlediklerini konuk konuşmacılar olduklarını da göz ardı etmeyelim. Siyah harekete müzisyenlerin katılımını başka bir yazıya bırakarak devam edelim.

Braxton 1965 – 1966 arasında Kore'dedir. Annesinin gönderdiği plaklar arasında Ornette Coleman “Shape of Jazz to Come” (1959), Cecil Taylor “Hard Driving Jazz” (1958), Albert Ayler “Bells” (1965), Archie Shepp “with New York Contemporary Five” (1963), John Coltrane “Ascension” (1965) vardır. Geçmişinde Özgür Caz'a yine de aşina olan Braxton, artık başka bir kulakla, bilinçle dinlemektedir bu müziği. Kakafonik ya da karmaşık olarak gelen sesleri, zengin ve duygu yüklü olarak yorumlamaktadır.

Özgür Caz genç siyah müzisyenler için, deneyler, değişim, eski kuralları terk ederek daha iyi bir düzen isteğini sembolize eder.

Braxton için de Özgür Caz, değişen dünyada siyahların sosyal ve bireysel özgürlüğünü temsil etmektedir. Bu arada Kore'de Schönberg'i keşfeder. Beyazların tekelinde bulunan klasik müziğin o ana dek kendisine ve kendi hayatına pek bir şey ifade etmediği konusunda artık emin olan Braxton için yepyeni bir dünyanın kapıları açılır. Braxton'a göre klasik müzik tarihinde Schönberg'in ve caz tarihinde de Ornette Coleman'ın yaklaşımları birbirine çok benzemektedir. Her ikisi de aynı esinden yola çıkarak kendi dillerini oluşturmuşlardır: kitlelerin kültürel varoluşlarının bastırılmış homojenliğiyle tamamen karşıt, yepyeni sanatsal bir dil.

Ve Braxton kendi geleneğini oluşturmaya başlar. Yerleşik, genel kabul görmüş Amerikan müzikal dünyasının tüm öğelerini dışlayan, esin dolu, anlam yaratan, Afrikalı Amerikalı müzikal ifade edişin o ruhani dünyasını içeren ve adına sonradan “yaratıcı müzik” diyeceği bir gelenektir bu.
Chicago'ya geri dönüşünde kendisiyle aynı şekilde düşünen arkadaşlarını yine bulur ve (AACM) Yaratı Müzisyenlerin Gelişimi Derneği'ne katılır.
AACM beyaz karşıtı, Batı karşıtı ve hatta düşmanı da olarak tanımlayabileceğimiz bir topluluktur o dönemde. Braxton'ın deneysel tavrı ve kendini tanımlarken sahip olduğu radikal tavrı oluşturan örgüt AACM'dir. Bir kaç yetenekli siyah müzisyen tarafından deneyler yapmak, yeni bir dil oluşturmak ve bu dili de müzisyenler arasında yerleştirebilmek için kurulan AACM'in müzikal yaklaşımı şu şekildedir: uzun, çok bölümlü besteler; enstrümanasyon zenginliği, hızlı ve anlık ritim, dinamik ve doku değişimleri; çoğul, birbirine benzemeyen seslerin varlığı ve tonaliteyi örten bir armonik yapı. Derneğin lideri Muhal Richard Abrams, müzikal liderliğinin dışında yönlendirici, eğitici kimliğe de sahipti. Coltrane ya da Sun Ra örneği gibi, farkındalıklarını artırıcı, kendi kimliklerini bulmalarında yardımcı olan, kendi ve çevresine saygı duyan, grup dayanışmasını karmaşa ve rekabetin karşısında ön plana çıkartan kişi rolündeydi.

Abrams'ın etkisiyle AACM üyeleri küçük klüplerde, çeşitli stüdyolarda ya da evlerinde toplanarak, kendi seslerini oluşturmak üzere harekete geçtiler. Elbette müzikten geçinmenin hemen hemen hiç mümkün olmadığını da düşünmemiz gerek. AACM'le ilgili olarak da ayrıntıları başka bir yazının konusu olsun diye not düşelim ve devam edelim.

Braxton 1966 yılında Kore dönüşü AACM'e katılır. Estetik ve toplumsal dönüşüme ilişkin görüşleri müzikal görüşlerindeki değişimle koşut olarak derneğin etkisindedir. Yaratıcı müziktir artık müzikal tanım kümesi. Abrams'ın verdiği esinle, Coltrane, Dolphy ve Coleman'ın plaklarını dinler, çalınanları notalara döker, çalışır. Schönberg, Varese, Webern, Stockhausen ve Xenakis'in eserleri üzerinde çalışır. 20.yy müziği üzerine kitaplar, ya da Cage'in “Silence” (Sessizlik)'i okur.

“Müziğin arkasındaki görüşler de müzik kadar önemlidir” der. Müzik yalnızca dinlemek (tüketmek) üzere kurgulanamaz, aynı zamanda hangi meslekten olursa olsun, dinleyiciyi toplumsal olarak bir harekete yönlendiren, eylemlilik hali oluşturan (üreten) bir sanat dalıdır, tıpkı diğer kavramsal sanat yapıtlarında olduğu gibi, Cocteau'nun, Duchamp'ın ya da Cage'in yaklaşımında olduğu gibi. Edilgen dinleme, etkin katılımla yer değiştirmiştir, sanatsal eylemler ütopik toplumsal varoluşa yönelik herkes için merkezi bir sorumluluktadır. Sanat ve hayat içiçedir. Sanat aracılığıyla işçi sınıfının gündelik hayatı içindeki güzellik ve anlam dışarı çıkarılmaktadır.

Braxton müziği yapısal olarak parçalara bölerek tanımlamıştır. Her biri müziğin farklı şekillerde ifade edilişini tanımlayan bu öğeler örneğin uzun sesler, kısa kesik sesler, vurgular, armoniklerin kullanımı, triller, aralıklar gibidir. Her formatta çalmaktadır: solo, duo, trio, quartet, ta ki büyük orkestraya hatta, ütopik olacak ama 100 orkestalık esere kadar gitmiştir Braxton'ın kolları. 100 orkestra nasıl olacak demeyin, teknoloji yardımıyla, her biri başka kentlerde yer alan orkestraların birlikte çalmalarından söz ediyoruz.

Anthony Braxton doğaçlamayı merkezinde tutmaz. Ancak doğaçlamayı müziğinde temel öğelerden birisi olarak görür.

Kendisi uzun yıllardır Connecticut'ta Wesleyan Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve hemen hemen artık yalnızca öğrencileri ve mezunlarından oluşan müzisyenlerle birlikte çalıyor. Buraya gelen birlikte çalacağı müzisyenler de öyle.

Bu müziğe adanmış hayatı, bu eğitmeni, bu güzel insanı izlemek elimizde. Elektronik müziği de kullanacağı konserinde buluşmak üzere...


Tarih: 17 Ekim 21.00
Yer: The Seed
Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı Müzesi, Sakıp Sabancı Cd. No:42 Emirgan

Volkan Terzioğlu

Son Güncelleme: 17.10.2012 16:44
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177