01 Nisan 2012 Pazar 08:19
Siyaset ve cemaat haddini bilmeli



Cemaatin yönlendirmesiyle milyonların harekete geçeceğini sanmak büyük yanılgıdır. Siyasetin ve cemaatlerin sahaları farklı. Birbirlerinin alanına tecavüz etmesinler. Siyaset-ticaret-cemaat ilişkileri rant yaratma işlerini de beraberinde getirir. Oysa cemaatlerin halisane biçimde cemaat işlerini yürütmeleri siyasetten arınmalarıyla mümkündür.


I. AKP Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır, örnek parti olma iddiasıyla yola çıkan AKPnin demokrasi, insani gelişmişlik, yönetişimde geldiği durumu sorguluyor. AKP-Gülen cemaati koalisyonu benzeri, dini cemaatlerin siyasete sızmalarına karşı olduğunu söylüyor. Siyaset siyasetliğini, cemaat de cemaatliğini bilsin diyor. Bugün Türkiye siyasetinde sürekli şike yapıldığına dikkat çekiyor..

- Sizin genel başkan yardımcılığı, genel sekreterlik ve milletvekilliği yaptığınız dönemdeki AKPyle bugünkü AKP arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

E.Y.- Bu, AK Parti’den çok Türkiyenin meselesi. İnsanımız, hastanemiz, postanemiz neyse Meclisimiz de, STKlerimiz de odur. AK Parti örnek parti olma iddiasıyla kuruldu. Bunun yansımalarını insani gelişmişlikte görebilirsiniz. İnsani gelişmişliğin, demokrasinin unsurlarına bakarsınız. O zaman ne ölçüde ilerleme olduğunu görürsünüz. İstatistikler insanlara önemli mesajlar verir. Biz demokrasi sıralamasında dünyada 88., insan haklarında orta, insani gelişmişlikte 93. sıradayız. Büyük bir zenginliğimiz var. Türkiye dünyanın 17. büyük ekonomisi. Ama bu zenginliği nasıl paylaşıyoruz, nasıl dağıtıyoruz ve nasıl yönetiyoruz? Bu yönetimin hukuki altyapısı ne? Bu yönetimin uygulamadan kaynaklanan sonuçları ne? Bütün bunları değerlendirmek lazım.

- Bütün bunların cevabı ortadayken Türkiyeye nasıl ileri bir demokrasi tanımlaması yapılabilir?

E.Y.- Demokrasi insan aklının vardığı en önemli seviye. Demokrasi ideal bir sistem de değil. Ama demokrasinin en önemli özelliği hataları telafi edebilmesi, iktidarı değiştirebilmesidir. Türkiyede demokrasinin asgari şartları var. Ama bizim niye dünyadaki demokrasi endeksinde 88. sırada olduğumuzu sorgulamalıyız. Demokrasi bir ütopya değil; hayatın içinden olan bir sistem, hukuku, insan hakları ekonomisi, laikliği, bağımsız yargısı, denetim ve denge mekanizması, açıklığı, şeffaflığıyla bir değerler bütünü. Bu değerleri alt alta koyduğunuzda Türkiyenin durumu ortada.

- Bütün bunların ışığında siyasi partilerin, STKlerin, devlet organlarının durumunu nasıl görüyorsunuz?

E.Y.- Siyasi partiler tüzük ve programlarıyla demokratik olma durumundadırlar. Ama uygulama ve yazılı kurallara baktığımızda karşımıza kurucu unsuru olarak siyasi partiler, seçimlerin temel hükümleri hakkındaki, milletvekili seçimi hakkındaki kanunu çıkıyor. Bütün bunlardaki ayıplar siyasiler tarafından da ifade ediliyor.

AK Partinin kuruluşunda birtakım yasal değişiklikler yapılamasa bile, Biz örnek parti olmak iddiasındayız. Onun için şunları yapacağızaçıklaması kayda geçti. Ama bu konuların kayda geçmesi yetmiyor. Önemli olan uygulamadır. Türkiye insan hakları bakımından bazı çekinceleri olmakla birlikte uluslararası sözleşmeleri kabul etmiştir. Ama bu yetmiyor. Fiilen tanınması ve uygulanması gerekiyor. Bu da sürekli, hayat boyu eğitimi, bunun uygulanmasının izlenmesini, denetimini ve kalitenin arttırılmasını gerektiriyor. Birtakım mekanizmalar olmadan, Ben insan haklarını gözetiyorum. İnsan hakları bizim için çok önemlidirdemek yetmez. Yeni anayasanın yapımında benim üzerinde önemle durduğum konu birtakım mekanizmaların oluşturulmasıdır. İllerde ve ülke genelinde insan haklarını izleme birimleri hem ihlallerin izlenmesi hem eğitim çalışmalarının yapılması hem de mevzuatın kalitesinin yükseltilmesi bakımından sivil bir inisiyatif olarak yürütülmelidir. Çünkü insan hakları devlete bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Bütün insanların ona sahip çıkması, örgütlülüğüyle bunları sürdürmesi demektir. İktidarlar zaman zaman kendi iktidarlarının sınırlandırılmasını istemezler. Kendi işlerine geldiği zaman insan hakları savunucusu olurlar. Diğer zamanlar ise bunları sınırlandırma yoluna giderler. Bunların uluslararası sınırlandırma standartları bellidir. Ama uygulamadan kaynaklanan suçlara bakıyoruz. Büyük bir zafiyet var.


Toplum dindar-kindar söylemleriyle oyalanıyor

Devletin dindar kuşak yetiştirme gibi bir görevi yok. Öylesine sözler söyleniyor ki bunlar çeşitli yorumlara açık oluyor. Bu, siyasetin dedikodusu haline geldi

- AKP ve Gülen cemaatinin başlangıçta bir koalisyon kurduklarını biliyoruz. Demokrasilerde bir siyasi parti dini bir cemaatle koalisyon kurabilir mi?

E.Y.- Ben AK Partinin kuruluşu aşamasında böyle bir şey sezmedim. Cemaatler zaman geldi, kendi adamlarını siyasi güç içine koymaya çalıştılar. Adamları olmasa bile destekleme yoluna gittiler. Bunu çeşitli dönemlerde, çeşitli partilerde gördük. Bana göre cemaatlerin siyasi partilerle koalisyon yapmaları doğru değil. Cemaat cemaatliğini, siyasi parti de siyasi partiliğini bilsin. Cemaatlerin siyasete yönlenmeleri sadece siyasetin cazibesiyle ilgili değildir. Siyaset fevkalade önemli rant yaratan bir alandır. Siyaset-ticaret-cemaat ilişkileri bu gibi işleri de beraberinde getirir. Oysa cemaatlerin halisane biçimde cemaat işlerini yürütmeleri siyasetten arınmalarıyla mümkündür. Siyasetin de gerçekten çıkar, oy kapma doğrultusunda siyaset yapabilmesi bunlardan arınmakla olur. Burada cemaatin yönlendirmesiyle milyonların harekete geçeceğini sanmak da büyük bir yanılgıdır. O üyelere, oraya devam edenlere saygısızlıktır. Ama bu saygısızlığı zaman zaman kimi cemaat liderleri de, siyasi parti liderleri de yapar... Bu, insan onuruyla bağdaşmayan bir tutumdur. Her ikisinin sahaları farklı. Birbirlerinin sahalarına tecavüz etmesinler. Cemaatlerin de iç yapılarının şeffaflaşması lazım. Bunların kaynakları nereden geliyor? Bu açıklık ve şeffaflıkla tespit edilir.

- Türkiyede tarikatlar ve cemaatlerin sivil toplum kuruluşları oldukları yönünde bir anlayış var. Gerçekten bu böyle mi?

E.Y.- Bunlar devrim kanunlarıyla bağdaşmayan hususlar. Devletin görevi cemaatlere haddini bildirmek değil; cemaatlerin görevi de siyaseti yönlendirmek değil. Herkes kendi sahasında kalırsa toplumsal barış, bireyin huzuru daha fazla olur. Siyasetin yapacağı da bu konudaki talepleri düzenleyici işlemlerle kamuoyu önüne sunmaktır. Yakınlarına, yandaşlarına, cemaat mensuplarına değil.

- Başbakanın geçenlerde dindar kuşak yetiştirme hedefinde oldukları sözlerini nasıl karşıladınız?

E.Y.- Devletin böyle bir görevi yok. Öylesine sözler söyleniyor ki bu sözler çeşitli yorumlara açık oluyor. Biz AK Parti olarak kurulduğumuzda açık net bir partiydik. Böyle aleyhte yorumlara açık değildik. Toplum dindar kindar meseleleriyle fevkalade ilgilenir hale geldi. Bu siyasetin dedikodusu oldu.

- Bugün 97 gazetecinin hükümlü ya da tutuklu olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

E.Y.- Basın özgürlüğü bakımından Türkiye dünyada 110. sırada. Bu tutukluluk ve hükümlülük halleri mevzuatın her şeye rağmen yetersizliğinden, mevzuatı yorumlama durumunda olan yargının kalitesinden, yürütmenin (hükümet) yönetim görevini gereği gibi yapamamasından kaynaklanıyor.Her konuyu yönetişim kavramı açısından ele aldığınızda yasama iyi yönetilmiyor. TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve eski başkan Mehmet Ali Şahinin 2011in başında TBMMde kanun yapma sempozyumunda söyledikleri bir söz var. Kanun yapmayı bilmiyoruzdediler.

- Bu Milli Eğitimi yeniden düzenleyen 4+4+4 yasası tartışılırken yaşanan rezaletleri nasıl karşıladınız?

E.Y.- Bu yaşanan olaylar apaçık anayasaya, iç tüzüğe ve insan haklarına aykırıdır. Toplumda yaygın olan güven bunalımını, hoşgörüsüzlüğü arttırıyor. Bütün bunlar yeni bir anayasa yapma zemini içinde endişelere yol açıyor.

Yasama iyi yönetilmiyor. Yasamanın çıkardığı kanunları yürütmekle yükümlü olan hükümetin uygulamalarına bakıyoruz. Bu uygulamalar hayatın her alanına yansıyor. Adil yargılamada dünyada 66. sıradayız. İş yargının kalitesine geldiğinde maalesef kalitesizlik fevkalade üst düzeyde. Bu, toplumda güveni azaltıyor. Toplumsal barışı, ilerlemeyi ve kaliteyi engelliyor.

- AKP özel yetkili mahkemelerle kendi hukukunu yaratmadı mı?

E.Y.- Bu Türkiyenin uluslararası alandaki itibarını da zedeliyor. O özel yetkili mahkemelerdeki hâkimler ve savcılar hangi özel donanımlarıyla oralara atandılar? Her birini bizim sorgulama hakkımız var.

Hukuk ihtisaslaşmayı gerektirir. Bunlar hangi özel ihtisasları nedeniyle oradalar? Yoksa özel amaçlarla mı o mahkemelere atandılar? Mahkemelerin bağımsızlığı, tarafsızlığı fevkalade önemlidir. Onun için HSYKnin, yüksek mahkemelerin yapısı mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir.



Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol