24 Ocak 2016 Pazar 14:15
Sarhoş Kapı... Tık, tık!

RAŞEL MESERİ

Sarhoş Kapı kitabını kitapçıda elime aldığımda ilk düşündüğüm, adının çok güzel olduğuydu. Birçok çağrışım ve okumaya açıktı. Kışkırtıcı bir metafordu.

Kapı, fiziksel olarak bir yere giriş ve bir yerden çıkışın yeri; çeşitli bölmeleri birbirinden ayıran ayraç. Aynı zamanda, kişinin bireysel mahremiyetinin de bekçisi. Üstelik içinde olduğumuz sistemde adaletin tecelli edebilmesi için mülkü koruyup güvence altına alan sınırın kırmızı çizgisi, koruyucusu.

O halde, kapının sarhoş olması sıraladığım bu anlamları nasıl etkiliyordu? Her çeşit mahremiyeti, adaleti ve sistem içinde sorunsuzca var olabilme halini bir yapı bozumuna mı uğratıyordu? Fergun Özelli kitabına isim seçerken acaba bunları mı düşünmüştü; okuyucu yazarın seçtiği ismi okurken yazarın aklını da okuyabilir miydi; başlık kitaba dair ne kadar ipucu verebilirdi? Bunları düşünmeye devam etmek için haliyle önce kasaya gidip kitabın parasını ödemem gerekti.

Hızlı adımlarla eve yürüdüm. Evin kapısından girerken müstehzi bir şekilde gülümsedim. Kahvemi yaptım ve kitabı okumaya başladım. İlk öyküsünden itibaren kitap, adının ilk düşündürdüklerinin yanlış olmadığını kanıtlar gibiydi. Dürüst davranmam gerekirse, kitap isminin okuyucu tarafından “doğru” okunması çift yönlü bir zafer taşır.

Birincisi, haliyle, yazarın yazdıklarına çok isabetli bir isim seçmiş olduğudur (ki insanın yazdığına bir isim koymasının bazen yazmaktan bile zor olabileceğini düşünürüm.) Çünkü çoğunlukla kitabın adıdır okuyucunun bakışlarını yakalayan. Yazar, kitabın ismiyle, müstakbel okuyucusunun motivasyonunu ateşler; vaat ettiği serüveninin ifşaatında bulunur.

Peki, böyle bakınca Sarhoş Kapı bana ne diyordu?

Öncelikle “Hazırlıklı ol!” diyordu, “Ben senin bildiğin kapılardan değilim. Beni her daim aynı yerde bulamazsın, bunu unut!” Ayrıca, “Her an, umulmadık bir yerde belirebilirim, çünkü ben özgürüm. Özgür olan her duygu ve düşünce uçabilir, konabilir, sekebilir ve bazen koşabilir, höykürerek ağlayabilir veya ortalığı çınlatarak gülebilir. Bu nedenle bir yapıya girerken veya çıkarken, istesen de istemesen de her zaman aynı yolu izleyemezsin” diyordu.



Kitap isminin “doğru” okunmasının getirdiği diğer zafer duygusu ise okuyucuya aitti. Kitabı avucuna alarak ilk bulacağı koltuk ya da döşeğe sığınıp ona sahip olmayı düşleyen ve “Evet, doğru seçim yaptım!” diyen okuyucu… Yaptığı seçimden, kitaba açılan kapıdan geçtiğinden pişman olmayan ve önüne açılan yolda ilerleme arzusunu büyüten okuyucu…

Kitabı okumaya devam ederken, eğer Fergun Özelli şair olmasaydı Sarhoş Kapı’nın öyküleri bu denli kısa olmasına karşın anlamları bu kadar katmanlı olamazdı diye düşündüm bir ara. Uzun yazmanın kısa yazmaktan daha zor olduğunu kim söylemişti ki? Sanki öykülerini anlatmak için seçtiği sözcükler konusunda semantik ve etimolojik olarak titizlenirken, şair kimliği, bu sözcüklerin ses uyumunun anlama sağlayacağı katmanı tasarlıyordu. Unutmamak gerekli ki kısa öykü anlatabilmek, hele bazen bunu birkaç satıra sığdırabilmek gerçek bir kıvraklık gerektirir. Bu satırların ardındaki, öykünün gölgede kalan, farklı okumalara açık bağlantılarını okuyucuya hissettirmek, kişiyi özgürleştiren belli bir sarhoşluk ile mümkün olabilir. Bu sayede sarhoşluk okuyucuya bulaşır ve öyküde yer alan bir eyleme neden olan arka planı veya o eylemin sonucunda ortaya çıkan ama öyküde yer almayanları görebilmesini sağlar.

Biliriz ki film sekansları çoğunlukla bir bütünün içindeki kendileri de birer bütün olan küçük parçaları temsil eder. Sekansların toplamı ise onların toplamından farklı bir bütün olan filmi oluşturur. Fergun Özelli’nin öykülerini okudukça bunu hissettim. Her bir öykü hem kendi içinde bir hikâye anlatıyor, hem de diğer öykülerle birleşerek kitabın bütüncül öyküsünü ortaya çıkarıyordu. Öykülerde yer alan farklı zaman dilimleri, acı, mutluluk, aşk, ezilmişlik ve başkaldırı hikâyeleri, öykülerin birbirlerine değmesi ile birlikte kolektif duygulara ve insanlık hallerine işaret etmeye başlıyordu. Yazar okuyucunun yerini değiştirerek yapıyordu sanki bunu. Bazen yazarın karşısına oturup onu dinlemesini, bazen de yazarın ağzından konuşmasını sağlayarak. Tıpkı Ingmar Bergman’ın kült filmi Persona’da yaptığı gibi… Bu filmin bir sahnesinde iki insan konuşmaktadır. Bergman, karakterlerden birisinin sekiz dakikalık konuşmasını diğerinin yüzüne odaklanarak gösterir bize. Konuşulanın karşı tarafta yarattığı duyguyu göstermeyi amaçlar bu şekilde. Daha sonra, aynı konuşmayı anlatanın yüzüne odaklanarak dinleriz. Bu sefer de konuşan kişinin hangi duygularla konuştuğunu göstermektir amaç. Bu sayede söz, dinleyenin/okuyanın kendini konumlayışı ile anlam bulur biraz da. İşte, Fergun Özelli’nin Sarhoş Kapı’sını okurken, bunları geçiriyordum aklımdan ve bir kez daha, bir kitabın bana yaşattığı esriklik duygusuna isteyerek kaptırıyordum kendimi.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 24.01.2016 14:15
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol