24 Ocak 2016 Pazar 14:13
Kendilerini sendikacı sanan ‘zavallılar’

ZAFER AYDIN

AKP’nin vesayet rejiminin odağını ele geçirdiği 2010 referandumundan bu yana adım adım ilerlettiği otoriterleşme sürecine cehaletin küstahlaşmasına, had bilmez bir fütursuzluğa bürünmesi eşlik ediyor. Örneğini hayatın her alanında onlarca kez gördüğümüz bu sakil tutum, akademisyenlerin barış isteyen bildirisi karşısında, Muhtarlar Federasyonu’ndan, Şeker-İş’e oradan Türk-İş’e kadar sergilenen dil, kullanılan argümanlarla resmen tavan yaptı. Özellikle Türk-İş, rezaletin son perdesi denebilecek bir üslupla sınırları oldukça zorladı. Cumhurbaşkanı’nın barış isteyen akademisyenleri aşağılayan, hakaret eden açıklamasının hemen ardından Türk-İş de bildiri yayınlayarak, çoğu sermayenin sunduğu imkanlara gözünü kırpmadan arkasını dönmüş, aklıyla, fikriyle, vicdanı ve pratiğiyle emeğin, sendikaların yanında saf tutmuş akademisyenleri bir çırpıda “ kendini aydın sanan zavallılar” diye yaftaladı. Böylece Türk-İş, AKP’nin toplumu sindirme hedefinin Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılan saldırgan diline ortak olmakla kalmadı, kendini bilmez dil ile kendi tarihi açısında da kocaman bir ayıba imza atmış oldu.

Türk-İş, akademisyenlerin bildirisini, sendikal özgürlüğün de tamamlayıcı bir parçası olan düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında ele almak yerine, bunu göze girmek üzere bir fırsat olarak kullanmayı seçti. Ne var ki, yaptığı açıklama hem Türk-İş’in devletin vesayeti altında olduğunun yeni bir kanıtı oldu, hem de kullandığı dil ve argümanlar nedeniyle yeni sorgulamalara meydan verdi. Şimdi, doğal olarak herkes soruyor; Türk-İş yöneticileri hangi bilgi ve birikim üzerinden, hangi entelektüel kapasiteyle binin üzerinde akademisyene “kendini aydın sanan zavallılar” diye etiket yapıştırabiliyor? Hangi yetki ve yetkinlikle, akademinin seçkin üyelerinin formasyonunu küçümseyebiliyor? Üyesi ile arasındaki yabancılaşmanın, yaşadığı temsil krizinin boyutları ortadayken, nasıl oluyor da “halktan kopuk aydınlar” diye çalakalem nitelendirmeler yapabiliyor? İşçiler yüzer yüzer ölürken bile öfkelenmeyen, sakinliğini koruyan, aşırı ölçülü, aşırı ılımlı bir dil kullanan Türk-İş’in akademisyenlere karşı bu öfkesinin nedeni ne ? Son dönemde işçi hakları için parmağını kıpırdatmayan, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları gasp edilirken gıkı çıkmayan, Soma’da katledilen işçilerin canı yanan ailelerinin yanında olmayan, davalarını takip bile etmeyen, hükümet çalışanlarının grev hakkını ortadan kaldırırken rol icabı bile ortada gözükmeyen Türk-İş, hangi yüz ve cüretle “ halkın sorunlarını dile getirdiklerini zannedenler” diye cümle kurabiliyor?

Türk-İş yöneticilerinin bu basit sorulara yanıt vermesi oldukça zor. Zor olduğunu bildikleri için olsa gerek, bu haddini bilmez açıklamayı internet sitelerinden kaldırmışlar. Ancak bir özür yayınlanmadığına göre açıklamanın siteden kaldırılması, açıklamayı ve orada kullanılan kendini bilmez dil gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Türk-İş’in, Cumhurbaşkanının hemen ardından akademisyenlere karşı taarruza geçmesinin biri mecburiyetten kaynaklanan, diğeri bir tür “gönüllük” içeren bir diğeri ise faydacılık amacı taşıyan üç gerekçesi var. Birincisi, sendika kimliği taşıyor olmasının gereği olarak, devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsız olması gereken Türk-İş, genetik kodları itibariyle “devletçidir.” Bu durum, ağırlıklı olarak kamu işyerlerinde örgütlü olmasından ve üyesi olan sendikaların çoğunun kuruluşunun bir vesayet inşası biçiminde gerçekleşmesinden kaynaklanmaktadır. O yüzden devletin reflekslerinin keskin olduğu Kürt sorunu gibi alanlarda ya da 12 Eylül ve benzeri sert dönemlerde kendilerine uygun gördükleri tanımla söylemek gerekirse “sivil toplum örgütü” olarak Türk-İş, devletin yanında saf tutmaktadır. Cumhurbaşkanı celallenince Türk-İş, “mutlak olarak adil ve iyi bir devlet” olamayacağı fikrinden hareketle devletin eylemlerine toplum lehine müdahale amacını taşıyan sivil toplum örgütü ile devletçiliğin birlikte anılamayacağına aldırmadan sahneye çıktı. Devletçi refleksle, devletin “sadık ve gönüllü memuru” olarak esti, gürledi.

Dolayısıyla “gönüllü” devletçi refleksin ürünü bir açıklama yayınladı.

İkincisi, bu açıklama bir mecburiyetin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Türk-İş üyesi sendikaların çoğunda kimse oturduğu koltukta rahat değil. Çeşitli yolsuzluk ve usulsüzlük davaları nedeniyle mahkemelerin o koltukları altlarından çekip alması her an mümkün. Bu dava dosyalarının adliye koridorlarında körebe oynamasının yolu iktidara destek olmaktan geçiyor. Bu açıklama aynı zamanda iktidara yaslanarak, kendi iktidarına güvence arayışının getirdiği mecburiyetin sonucudur.

Üçüncü gerekçe ise, odağında Kürt illerinde devletin uyguladığı ağır baskı koşullarını protesto eden açıklamayı hedef haline getirerek milliyetçilik örtüsü altında örgütsel tahkimat yapmak gibi faydacı bir yaklaşım taşımaktadır. Türk-İş, milliyetçilik bayrağı açarak, bu bayrakla “rahatsız işçiler” karşısında arkasına destek yığmaya, iktidara ram olan eylemsizliğine, teslimiyetine mazeret yaratmaya çalışmaktadır. Bir süre sonra bu yaklaşımın uzantısı olarak “devletin birliği-bütünlüğü” söz konusuyken kıdem tazminatı ya da kiralık işçilik teferruattır laflarını duyarsak kimse şaşırmasın. Gönüllü ve mecburi devletçi bu son yaklaşımı nedeniyle Türk-İş, AKP, karşısında işçilerin hak ve özgürlüklerini kazanmak, korumak, geliştirmek yükümlülüğünü yerine getiremeyeceğini bir kez daha, dahası açıkça ilan etmiş bulunuyor. Dolaysıyla Türk-İş’in bu tutumundan sıyrılarak kıdem tazminatını savunma konusunda başka türlü bir çizgi izleme ihtimali beklentisi içine girmek gerçekçi olmaz.

İster devletçi refleksin gönüllü eylemi olsun, ister bir tür rehine olmanın bedeli olsun, ister faydacı yaklaşımla gündeme getirilmiş olsun, bu açıklama ile fabrikalarda patronun sopası olan Türk-İş bütün topluma karşı devletin sopası olma rolüne soyunmuştur. Hem otoriter bir yönetimin topluma karşı sopa işlevi görmeye kalkmasıyla, hem açıklamada kullandığı kendini bilmez dil itibariyle Türk-İş, 12 Eylül’e bakan vermesi kadar ağır ve büyük bir ayıbın altına girmiştir. Türk-İş’in bu tutumu 12 Eylül’e bakan vermesi gibi kara bir tutum olarak tarih sayfalarında kendine yer bulacaktır.

Kaynak: Birgun.net
Son Güncelleme: 24.01.2016 14:13
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177