25 Şubat 2015 Çarşamba 12:28
'Ergenekon 2007'de hakkımda infaz kararı vermiş, Bakanlar Kurulu benden gizledi'
 “Ergenekon soruşturmasının başlarında örgüt tarafından ailem ve benim hakkımda infaz kararı verilmiş ve bir çete taşeron olarak görevlendirilmiş” diyen Savcı Öz, sözünü ettiği iddiadan o dönemde haberinin olmadığını ifade etti.
Bugün gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak’a konuşan Zekeriya Öz, “Aileme koruma istemem gerektiği söylenince tehdit mi var diye kuşkulandım ve istemek zorunda kaldım. İki ay sonra bir Emniyet görevlisi telefonda konuşurken bu meseleyi tesadüfen duydum ve tehdit olayından haberdar oldum. ‘Niye haberim yok’ diye sorunca; Bakanlar Kurulu’nda ‘Savcı Öz’e haber vermeyin yoksa çekinebilir ve soruşturmayı bırakabilir’ diye konuşulmuş, bu yüzden bana haber verilmemiş. Beni tanımadıkları belli oluyordu” ifadelerini kullandı.

Nazlı Ilıcak’ın Zekeriya Öz’le yaptığı söyleşi şöyle:

Erdoğan hakaret ettiğiniz iddiasıyla, hakkınızda davalar açıyor. Oysa siz bir savcısınız. Neticede neyin hakaret olduğunu bilirsiniz. Erdoğan’a çok mu öfkelisiniz?  

Sayın Erdoğan’a öfkeli değilim; ancak kendisinin bana karşı çok öfkeli olduğu kamuoyu önündeki konuşmalarından açıkça anlaşılıyor. Tabii ki, hukuku hiçe sayan uygulamaları ve sözleri nedeniyle ona katılmadığım çok konu var. Kendisini ilgilendirmeyen konularda yaptığım açıklamalardan dolayı bile, hemen hakkımda şikâyetçi oluyor; miting meydanlarında, basın önünde, yakışmayan bir üslûp kullanıyor hâkim ve savcılara karşı ve bu kapsamda bana karşı. Ülkede hukuk askıya alınınca, ne yapılsa suç oluyor. 

'İfade ve basın özgürlüğü tehdit altında'

Zaten bir ülkede demokrasinin olup olmadığı ve kalitesi değerlendiriliyorken, esas alınan iki kriter, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüdür. Onlar da şu anda ülkemizde tehdit altında olduğundan, konuşulan her şeyden bir suç çıkarmak mümkün olabiliyor. Bunun örneğini Sedef Kabaş olayında da gördük; her gün başka başka olaylarda da görüyoruz. Buna karşılık havuz medyası, çarşaf çarşaf alenen bana hakaret ediyorlar, tehdit ediyorlar; buna karşı savcılar nedense hiçbir işlem yapmıyor ya da bana yönelik hakaretleri, bir avukat üslûbuyla yazılan metinlerle takipsizlik kararına bağlıyorlar.  

'Eleştirene dava açıp evini basıyorlar' 

Oysa bugün ben dahil memlekette kim ağzını açıp eleştirel bir şeyler söylese, hemen dava açılıyor; evi basılıyor; polis kapısına gönderiliyor. Bu şekilde davranan savcılar, ödüllendirilip, terfi ettiriliyor. 

Size çok ilginç bir şey söyleyeyim. Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya. Hakkımda, Erdoğan adına verilen şikâyet dilekçelerinde de, Erdoğan’ın avukatı olarak onun imzası var. Avukat Ali Özkaya’nın, kendi gibi avukat olan kardeşi Avukat Muharrem Özkaya, Erdoğan tarafından HSYK üyeliğine atandı. Şu anda 2. Daire’de HSYK üyesi olarak görev yapıyor. Benim de açığa alınma işlemimi HSYK 2. Dairesi gerçekleştirdi. Bu şartlarda, yani Erdoğan’ın, avukatının kardeşini HSYK üyeliğine atadığı bir ortamda, yargı organları nasıl bağımsız olabilir ki? Hakkımda şikâyetçi olan Erdoğan ve onun vekili Av. Ali Özkaya; bu şikâyet konusunda kararı veren Erdoğan’ın atadığı avukatı Ali Özkaya’nın kardeşi Av. Muharrem Özkaya. Ne güzel bir tablo değil mi hukuk adına?  

Erdoğan, hangi sözlerinizden dolayı dava açtı? Bir iki örnek verebilir misiniz? 

Meselâ bazı tweetlerimden dolayı:  

 “Zorbalıkla devlet yönetmeye kalkanların acı sonlarını bilmeyen yoktur. Demokrasi ve hukuk çağında tiranlığı savunanlar yalaka ve zorbalardır.” 

 “Son asırda kimse diktatörlüğe özenmesin, sonu Saddam gibi, Kaddafi gibi olacaktır. Kim olursa olsun hukuksuzluğu benimseyen hesabını verecektir.” 

 “Hırsızlığı ortaya çıkarıp hiçbir beklentisi olmayan devlet görevlilerini ihanet şebekesi olmakla suçlayanlar, hırsızlığı örtme gayretindedir.”  

Bu tweetlerle, o zaman Başbakan olan Erdoğan’a görevinden dolayı tehdit ve hakaret ettiğim iddia edildi.  Ancak bu sözleri Erdoğan’a  yönelik olarak söylediğimin nasıl anlaşıldığına dair iddianameyi düzenleyen Başsavcı, bir açıklama yazamamış. Kullandığım hangi ifadeyi Erdoğan’a yönelik söylediğimi izah edememiş.  

'Eleştiriye evet hakarete hayır'

Konu edilen tweetlerde kişi adı zikredilmemiş, hiç kimse hedef gösterilerek hakaret ve tehdit edilmemiş. Paylaşımlara bir bütün olarak bakılırsa, ülkemizi ve tüm dünyayı ilgilendiren siyasi ve sosyal alanlarda var olan sorunlarla ilgili güncel ve devam eden tartışmaların söz konusu olduğu görülecektir. Zaten Twitter hesabımda, başlıkta, hakaret ve kötü sözün kullanılmaması yönünde uyarılarım var: “Eleştiriye evet, hakarete hayır” diyorum.    

'Ceza verilirse AİHM’e kadar başvuracağım' 

Bu davalardan dolayı herhangi bir ceza verilirse mecburen bireysel başvuru hakkımı kullanacağım, sonra da AİHM‘e başvuracağım. Çünkü AİHM, her vatandaş gibi hâkim ve savcıların da geniş bir ifade özgürlüğüne sahip olduğunu kabul etmektedir. AİHM, 26.02.2009 tarihinde verdiği Kudeshkina/Rusya davasında bunu açıkça ifade etmiştir. 

'Hakim ve savcının suskun kalma zorunluluğu yok' 

AİHM, bu kararıyla hâkim ve savcıların kendisini yöneten kişilere karşı suskun kalma zorunluluğunda olmadığını belirtiyor. Daha da önemlisi  AİHM, bu kararıyla, son zamanlarda yürütme organı üyeleri ve onlara yakın çevrelerde sık sık vurgulanan “hâkim ve savcılar kararlarıyla konuşmalılar, kendilerine karşı söylenen sözlere bile sessiz kalmalı, tahammül etmeli” şeklindeki yaklaşımın, uluslararası hukuk açısından bir değerinin olmadığını ortaya koyuyor. Hâkim ve savcılar da, kendilerini yöneten kişilere karşı eleştiri hakkını kullanmak hakkına sahiptir ve bizi  yönetenlerin de bu eleştirilere katlanmak mecburiyeti vardır. Yani politikacıların hoşgörülü olması gerekir; zira onlar yöneten konumda. 

'Hakkımdaki iddianameyi havuz medyasından öğreniyorum'

Geçen gün hakkımda yine bir dava daha açıldığını duydum retweetlerden dolayı. Yani başkası tweet atmış, ben onu sadece takipçilerimle paylaşmışım. Müştekilerin Bilal Erdoğan, Yasin El Kadı ve Tayyip Erdoğan olduğu yazıyordu basında. Henüz elime iddianame gelmedi ama, iddianamedeki bütün ayrıntılar havuz medyasında yer alıyordu. Hukuk askıda olunca ve yargı, asli görevini yapamayınca, basının bir linç aracı olarak kullanılması normal hale geliyor. Düşünün hakkımda dava açılıyor ve ben bunun bütün ayrıntılarını basından öğreniyorum, iddianame bana tebliğ edilmeden. 

Zekeriya Öz tehdit mi edildi?

19 Aralık günü İstanbul Başsavcı Vekili Zekeriya Öz, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Soruşturmada görev alan polisler farklı yerlere atanmış, yeni gelenlerin ise, hazırlanan soruları değiştireceği haberini almıştı. Bu bilgi, kendisine, savcı Celâl Kara tarafından iletilmişti. Öz’ün Emniyet ziyaretinin sebebi, soruşturmanın müdahalesiz yürütülmesini sağlamaktı. Bu ziyaret, büyük tartışma yarattı. Başbakan Erdoğan da, hem bu ziyareti baskın olarak değerlendirdi hem de Öz’ün yurtdışı seyahatlerini, Ali Ağaoğlu’yla ilişkilerini sorgulayan beyanlarda bulundu. Fatih Belediyesi’ne aracı olarak gittiğini, istediğini alamayınca Belediye Başkanı’nı tutuklattığını ileri sürdü.

Savcı Zekeriya Öz, bütün bu iddialar karşısında, 8 Ocak 2014’te bir basın açıklaması yaptı. İşte o basın açıklaması:  

 “Hakkımdaki bu iddialar, Sayın Başbakan tarafından açıklanmadan önce Yüksek Yargı kökenli olan, daha önceden tanıştığım ve saygı duyduğum iki kişi bizzat Sayın Başbakan tarafından bana gönderilmiştir. Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler; Sayın Başbakan’ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır lâflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını, Emniyet’e neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler.

'Sorular değiştirildi...'

Tehdit niteliğindeki bu haberi getiren değerli kişilere; soruşturmanın benim dışımda vicdanları ve kanunlar çerçevesinde görev yapan savcılar tarafından yürütüldüğünü, kaldı ki kuvvetli deliller nedeniyle birçok şüphelinin tutuklandığını, kuvvetli deliller bulunduğunu, Emniyet Müdürlüğü’ne de, yeni atanan personelin şüphelilere sorulmak için hazırlanan soruları değiştirdiği yolunda bir ihbar yapılması üzerine gittiğimi ve sorulacak soruları kapalı zarf içinde mühürlü olarak teslim aldığımı, başıma gelebilecek en kötü şeyin ölüm olduğunu, görevim nedeniyle ölmem halinde de görev şehidi olacağım için bunun benim için şeref olacağını ifade ettim. Bu cevabımdan sonra çok zarar göreceğim tarafıma söylendi. 

Daha sonra, kamuoyunda 2. yolsuzluk operasyonu olarak isimlendirilen dosyada, ilgili savcılarla görüşerek bu soruşturmaya müdahale etmem, işin farklı boyutlara kaydırılması konusunda yardımcı olmam gerektiği söylendi. Ben de, o soruşturmadan bilgimin olmadığını, soruşturmanın TMK 10. maddesi ile yetkili Başsavcı Vekilliği tarafından yürütüldüğünü belirttim. 

Bu görüşmeden bir gün sonra Sayın Başbakan tarafından şahsıma yönelik gerçek olmayan iddialar dile getirildi. Bazı basın yayın organları da bundan sonra, şahsıma yönelik yıpratma kampanyasına başladı ve halen bu saldırılar devam etmektedir. Bu konuda gönderdiğim tekzipler de yayımlanmamaktadır.”

8 Ocak 2014’te bir basın açıklaması yapmıştınız. Bu açıklamanızdan, uğrayabileceğiniz baskıları tahmin ettiğiniz anlaşılıyor. Zira Başbakan adına geldiğini söyleyen 2 kişinin sözlerinden tehdit edildiğiniz izlenimine kapılmıştınız. Medyaya yansıdığı kadarıyla, o 2 kişi Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ve Yargıtay 13. Ceza Dairesi Başkanı İsmail Rüştü Cirit idi.

Ben açıklamamda hiçbir isim kullanmadım.

19 Aralık’ta, gözaltındaki şüphelilere sorulacak soruların değiştirilmek istendiğini öğrenince,  Savcı Celâl Bey’in talebi üzerine Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Döndüğümde beni daha önce ziyarete gelen yüksek yargı kökenli tanıdığım kişilerden biri vardı, ancak hiçbir talepte bulunmadı. 

‘Bu işe Başbakan çok sinirlendi’

8 Ocak 2014 tarihindeki basın açıklamamda da belirttiğim gibi, 25 Aralık operasyonundan sonra, beni Bursa’ya görüşmek için bir otele çağırdılar. Emniyet’e niçin gittiğimi, bu işe Başbakan’ın çok sinirlendiğini, savcı Celâl Kara’nın görevden alınması gerektiğini ısrarla söylediler. Başbakan’ın bana çok kızdığını belirterek, ona bir mektup yazıp, olayları anlatmamı ve özür dilememi tavsiye ettiler. Ben kabul etmeyince, bu işten çok zarar göreceğim söylendi ve hemen ertesi günü Başbakan Erdoğan televizyonda da, “O savcı benim belediye başkanımdan iş takibi istemiş, yapmayınca da gözaltına aldırmış” şeklinde asılsız olan iddiaları dile getirdi. Hemen arkasından Dubai haberleri, iftira ve linç kampanyası arka arkaya medyada yer aldı.

Birçok yazar da şahsımla ilgili asılsız yazılar ve tweetler atmaya başladı.

‘Soruşturmayı biraz yumuşatamaz mıyız’

Sizi Bursa’ya çağıran 2 kişi, sizi tehdit etmiyor, belki de dikkatli olun diye sizi uyarıyordu.

Bursa’daki görüşmenin sonunda, ayrılırken söylenen sözlerin hangi amaçla sarf edildiğini tam olarak bilemiyorum. Ancak ben bu görüşmenin içeriğinden ve bana söylenen sözlerden, hemen ardından bana bir taarruzun başlamasından, Erdoğan’ın isteği ile gerçekleştiği izlenimini edindim. Son olarak “Bilal Erdoğan’ın soruşturmasını biraz yumuşatamaz mıyız­?” dediler. Ben de “O soruşturmalarla ilgim yok. Ona TMK savcılığında, 25 Aralık’tan sonra atanan hükümete yakın 3 savcı bakıyor” cevabını verdim. “Biz senin Adliye’deki ağırlığını biliyoruz ve gördük onun için sana söylüyoruz” diye ısrar ettiler. Bu konuşmaların ardından, otelden ayrıldım. Ertesi akşam şahsıma Başbakan Erdoğan tarafından adeta bir bombardıman başlatıldı ve bu giderek bir linç kampanyasına dönüştürüldü. 

Bütün bu linç kampanyaları karşısında benim açtığım davalar takipsizlikle neticeleniyor, mağdur durumda olmama rağmen, Tayyip Erdoğan, sürekli dava açıyor. 8 Ocak 2014 basın açıklamamdan da –iftira attığım gerekçesiyle- şikâyetçi olmuşlar. Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya, HSYK’ya başvurmuş. HSYK savunmamı istedi. Geçmişte bir şiir okuduğu için, eski Türk Ceza Kanunu’nun meşhur 312’nci maddesinden 10 ay ceza alan ve hapis yatan bir kişinin, paylaşılan “Zulm ile abad olanın, sonu berbad olur” sözünden bile rahatsızlık hissedip, şikâyet etmesi karşısında daha ne söylenebilir ki! 

Tehdit aldığınız için Erdoğan’ın size bir zırhlı koruma aracı tahsis ettiği söyleniyor. Bu doğru mu? 

Benim hiç kimseden veya makamdan zırhlı araç verin diye bir isteğim veya başvurum olmadı. Ama Ergenekon soruşturmasının başlarında örgüt tarafından ailem ve benim hakkımda infaz kararı verilmiş ve bir çete taşeron olarak görevlendirilmiş. Benim bundan haberim yoktu o zaman. Aileme koruma istemem gerektiği söylenince tehdit mi var diye kuşkulandım ve istemek zorunda kaldım. İki ay sonra bir Emniyet görevlisi telefonda konuşurken bu meseleyi tesadüfen duydum ve tehdit olayından haberdar oldum. “Niye haberim yok” diye sorunca; Bakanlar Kurulu’nda “Savcı Öz’e haber vermeyin yoksa çekinebilir ve soruşturmayı bırakabilir” diye konuşulmuş, bu yüzden bana haber verilmemiş. Beni tanımadıkları belli oluyordu.

'Yolda su kaynatmış'

Daha sonra da Beşiktaş Emniyet Müdürlüğü’nden bir amir geldi ve bir yazı getirdi. Orada, bulunduğum şartlar nedeniyle zırhlı araçla korunmamın zorunlu olduğu yazıyordu. Bu yazıyı Başsavcı Vekilimiz Turan Çolakkadı’ya götürdüm. O da Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık elinde bulunan kullanılamaz durumdaki zırhlı bir Ford Taunus marka aracı bana tahsis etti. Araba o kadar kötü durumdaydı ki Ankara’dan İstanbul’a gelirken Bolu Dağı’nı geçememiş ve arızalanmıştı. Tamiri için çok para gerekiyordu. Bana soruldu, “Tamir edilirse ben binerim sorun olmaz” dedim. Ama tamir için ödenek bulunamadı ve araba aylarca Adliye bahçesinde park edilmiş halde bekledi. Halen Adliye garajında duruyor olabilir.  

Soruşturmanın başlamasından yaklaşık 1,5 yıl sonra İçişleri Bakanlığı bir zırhlı Mercedes tahsis edildiğini bildirdi. Aracın Erdoğan’ın daha önce kullandığı ve sonrasında Emniyet’e tahsis edilen bir araç olduğunu duydum. 

Yolsuzluk operasyonlarından sonra, koruma polislerinizi bile  aldılar. İfrat ve tefrit diyebilir miyiz? 

17 Aralık soruşturmasından sonra, önce korumalarım isteğim dışında değiştirildi; hemen ardından Emniyet’in koruma aracını geri çektiler. Bakanlığın aracı kaldı; bir süre sonra da koruma kararını kaldırıp o arabayı da geri çektiler. Danıştay’a dava açtım; yürütmeyi durdurma kararı aldık. Tekrar korumaları verdiler.

Danıştay kararında, “Takdire bağlı bir konu değil; ölene kadar yasal zorunluluk olması” gerekçesiyle İdare’nin itirazları reddediliyordu. Bunların tamamı, yolsuzluğa göz yummadığım ve siyasi otoriteye boyun eğmediğim için olmuştur. İlk başta verilmesi kanuni zorunluluk, ikinci durumda alınması ise tamamen intikam alma, yalnızlaştırılma ve korkutmaya yönelik bir aşırılıktır; hukuki olmadığı bellidir.  İlki de ifrat değil, kanuni zorunluluktur. 




T24
Son Güncelleme: 25.02.2015 12:30
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol