22 Eylül 2012 Cumartesi 13:15
Dani Rodrik Balyoz kararını yazdı

Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, dünyaca ünlü iktisatçı ve Balyoz davasında 20 yıla mahkum edilen sanıklardan Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik, dün alınan kararı Washington Post gazetesine değerlendirdi. Rodrik’in “Türkiye’nin adli hatası” başlığını taşıyan yazısını soL okurlarıyla paylaşıyoruz:

Bir Türk mahkemesi Cuma günü, açık bir şekilde düzmece bir yargılamanın ardından 2003’te Balyoz kod adıyla darbe planı yaptıkları 300’den fazla subay hakkında uzun hapis cezaları verdi.

Türk mahkemeleri hükümete karşı farklı türden siyasi çizgilerde muhalefet eden herkesi parmaklıkların arkasına tıkmak için fazla mesai yapıyor. 2007’den bu yana hükümet Ergenekon diye adlandırılan, aşırı milliyetçi bir terör örgütü olduğu iddia edilen yapıya karşı bir dizi dava açarak, avukatları, siyasetçileri, akademisyenleri, gazetecileri ve askerleri hükümeti devirmeye çalışmakla suçladı. Farklı davalarda binlerce Kürt siyasetçi ve aktivist de –bunlardan 1000’e yakını tutuklandı- terör faaliyetleriyle ilişkili oldukları iddia edilerek yargılanıyorlar. Türkiye Çin ve İran’dakilerin toplamından daha fazla gazeteciyi hapse atmış durumda.

Dramatikliği yönünden bakıldığında bu davalardan pek azı Balyoz davasıyla yarışabilir. 2010’da başlayan davada 365 muvazzaf ve emekli üst rütbeli subay –aralarında benim kayınpederim Çetin Doğan da bulunuyor- ve iki sivil, darbe planı yapmakla suçlandı. Savcılar, planı yapanların camileri bombalamayı, bir sahte bayrak operasyonu ile bir Türk savaş uçağını düşürmeyi, hastaneleri ve eczaneleri ele geçirmeyi, hükümet dışı örgütleri kapatmayı, gazetecileri ve siyasetçileri tutuklamayı ve son olarak kendi belirledikleri bir kabine atamayı planladıklarını iddia ettiler.

Ancak mahkemenin Perşembe günü aldığı kararın dayandığı “suçlayıcı belgeler” sahteydi ve davalılara çamur atmak üzere kullanılmışlardı. Savunma avukatları tarafından görüşüne başvurulan Amerikalı, Alman ve Türk adli uzmanların bağımsız bir şekilde yaptıkları incelemeler sahteciliği ortaya çıkarttı.

Savcılık, kompakt disklerde kayıtlı, 2003’te davalılar tarafından üretildiklerini ileri sürdüğü imzasız belgelere atıf yaparak darbenin o dönemde planlandığını iddia etti. Ancak bu belgelerin son kaydedilme tarihleri 2002-2003 olarak görünse de ilk kez Microsoft Office 2007 ile gündeme gelen yazı karakterleri ve başka özelliklerin kullanıldığı bulundu. Dolayısıyla belgelerin söz konusu yazılımın piyasaya çıktığı 2006 ortasından önce üretilmiş olmaları mümkün değildi. CD’lerin üzerindeki el yazılarının da taklit edilmiş oldukları anlaşıldı. Dahası davalılardan pek çoğu, bu belgelerin hazırlandığının ya da darbe planı yapıldığının iddia edildiği tarihlerde Türkiye dışında veya yüzlerce kilometre uzakta olduklarını kanıtladılar. Belgeler, 2003’te var olmayan ya da farklı bir adla var olan örgüt veya mekan adları gibi sayısız tutarsızlık da içermekteydi.

Bütün bu deliller tek bir sonucun çıkartılmasına olanak veriyor: Darbe planı iddiası imal edilmişti.

Bu sonuç Türk ordusu tarafından uzun süredir bilinmekte. Geçtiğimiz yaz, Genel Kurmay Başkanı ve kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetlerinin başındaki kişiler, meslektaşlarının kalabalık bir biçimde tutuklanmalarına sembolik bir tepki olarak hep birlikte istifa ettiler. Dava geniş bir kesim tarafından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, uzun bir süredir Türkiye toplumunda İslamcı güçlere karşı çıkan güçlü bir kurum olan ordunun kafasını kopartmasının bir aracı olarak görülmekte.

Ancak en endişe verici konu, Türk mahkemesinin yapılan sahtekarlıkla açık bir biçimde suç ortaklığı yapmış olması. Gerek Türk kanunlarını gerekse uluslararası hukuku hiçe sayan mahkeme, savunmanın delillerin doğruluğunun bağımsız bir şekilde ispat edilmesi taleplerini, belgelerdeki sayısız tutarsızlığı ve belgelerin sahte olduklarına işaret eden diğer bulguları yok saydı. Mahkeme, savunmanın aralarında, savcılığın darbeyi önlediğini iddia ettiği ancak kendisi böyle bir plan hakkında bilgisinin olmadığını kamuoyuna açıklayan eski Kara Kuvvetleri Komutanı’nın da bulunduğu çok önemli tanıkların çağrılması talebini de reddetti. Mahkeme salonlarının tavanlarına mikrofon yerleştirerek avukat-müvekkil ilişkisinin gizliliğini ihlal etti. 365 davalıdan 250’si hapiste tutuldu ki bunların büyük bir kısmı 20 ay önce dava görülmeye başladığından bu yana hapiste bulunuyorlar.

Hâkimler, davalıların masumiyetlerini ispat etmelerine engel olmanın da ötesinde, yargılama esnasında hoşlarına gitmeyen beyanlarda bulundukları için, davalılara ve avukatlarına karşı suç duyurusunda bulundular ve bunlardan bazıları yeni davaların konusu oldu. İki davalının eşi, mahkemenin yapıldığı cezaevinin dışında yaptıkları barışçıl bir eylem nedeniyle mahkemeye verildi. Ve Türk hükümeti hâkimler bir karara varmadan önce 34 davalıyı ordudan emekliye sevk ederek, gerçek amaçlarının ne olduğunu açıkça gösterdi.

Bu hak ihlalleri karşısında çileden çıkan davalıların aileleri, BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’na bir dilekçe vererek, tutuklu 250 sanığın uluslararası hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutuldukları hakkında bir açıklama yapılmasını istediler. Eldeki delillerin ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda, uluslararası hukuk uzmanlarından oluşan Çalışma Grubu’nun davalıların yasadışı bir biçimde tutuklanmış oldukları sonucuna varacağına ve serbest bırakılmalarını isteyeceğine inanıyorum. Türkiye’de bir düzeltme olanaklı görünmediği için, Çalışma Grubu’nun acilen bağımsız ve tarafsız bir inceleme başlatması mümkün.

Dünyanın, Türkiye’de gerçekleşen bu apaçık adli hataya daha yakından bakacağını umuyorum. Türkiye kendisini Orta Doğu’da demokratik özgürlüklerin lideri gibi sunarken, bu ve buna benzer davalarda yaptıkları tam tersine işaret ediyor. Bu alçakça manipülasyonları açığa çıkartmanın Türkiye’de hukukun üstünlüğünün sağlam bir biçimde kurulacağı günleri yakınlaştıracağını umalım.

(soL-Haber Merkezi)

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177