30 Kasım 2011 Çarşamba 10:03
Bin günlük 'zulümhane'
Cumhuriyet / Ankara- Gülşah Balbay, son 3 yıldır hayatlarındaki tek mutluluğun “ayda bir kez açık görüşte 45 dakika” olduğunu vurgularken “Silivri’de çocuklar ayakkabılarına kadar aranıyor, babalarına hiçbir şey götüremiyorlar. Bazen oğlum Deniz ağlıyor, babasını tutup çıkış kapısına götürüyor ‘hadi’ diye. Bazen de gardiyan ‘görüş bitti’ dediğinde, “Baba zil çaldı, gitmelisin’ diyor. Mustafa, Yağmur’a cezaevinden yazdığı mektuplarla babalık yapıyor” diyor. Kızları Yağmur’un uğradığı hayal kırıklıkları nedeniyle artık kendisine “Babam ne zaman gelecek” diye sormadığını anlatan Gülşah Balbay, “Çünkü bana inanmıyor. Ama ben umutluyum, hayatımızdaki bu uzun sonbahar bitecek, ilkbahar gelecek” diye ekliyor.

Mustafa Balbay, cezaevine girdiğinde 8 aylık olan oğlu Deniz şimdi 4 yaşında, kızı Yağmur 11 yaşına geldi. 11 yıllık evliliklerinin 3 yılında eşinden uzak kalan Gülşah Balbay’ın hayatı Ankara-Silivri yollarında geçiyor. Hayatının bu zor döneminde annesi Melek Gül ve babası Bahri Gül hep yanında. Evlerinin duvarlarında aile fotoğrafları ve bazı resimler yer alıyor, bir duvarı da Bedri Baykam’ın Balbay için yaptığı büyük resim kaplıyor. Yağmur Balbay, tutukluğunun bininci gününde babasına “Babacağım, sosyal bilgiler sınavımdan 100 aldım. Seni çok özledim. Döneceğin günü dört gözle bekliyorum” diye sesleniyor.

Gülşah Balbay’ın annesi Melek Gül, “İnsanlanın ömründen bin günü çalmak bu kadar kolay mı? Mustafa’nın, kızımın, torunlarımın hayatlarından bin gün çalındı, daha ne kadar da çalınacağı da belli değil. Kul hakkımı helal etmiyorum buna vasıta olanlara” diye isyan ediyor. Melek Gül, damadından sevgiyle sözederken “İyi ki ona vermişim kızımı” diyor. Bahri Gül de, “Seçilmiş bir parlamenterin şimdiki mecliste olanlardan farkını göremiyorum. Aynı statüde seçilmiş insanların tutukluğunun devamını hukukla bağdaştıramıyorum” diye konuşuyor.

Yıllardır basının önüne çıkmayan Gülşah Balbay, eşinin tutukluluğunun bininci gününde suskunluğunu bozdu. Gülşah Balbay’a sorularımız ve yanıtları şöyle:

- Bininci günde neler hissediyorsun, neler düşünüyorsun?

- İnsan doğasının bir gün bile kaldıramayacağı, katlanamayacağı bir yerde eşim bininci gününü tamamladı. Savunmasını yaptı, savcının tüm tezleri çürütüldü, buna rağmen karar verilmedi ve 1000 gündür tutuklu. Silivri toplama kampında tek kişilik hücrede. Buna katlanmak, dayanabilmek mümkün değil. Eşim sekiz adıma bir adım hücrede. Tuvaleti, banyosu içinde, koşulları çok ağır. Havalandırmada da tek başına. Tecritte 275 gün deniyor, ama bu tecrit rakamı eksik. İlk gözaltına alındığında da 1.5 ay tek başına kaldı. Cezaevinde ayrıca ceza verdiler ona. Bir anne, eş olarak, ülkesini seven bir yurttaş olarak bu zulmün sona erdirilmesini istiyorum. Hukukun üstünlüğüne olan inancımı her şeye rağman yitirmedim. İzmirli seçmenlerin seçtiği birinin 1000 gündür tutuklu kalmasına Meclis’in de seyirci kalmaması gerekir. Meclis’e görev düşüyor. İlgili yasa maddesindeki bir cümlelik değişiklik için neden hala bekleniyor? Siyasilere sesleniyorum: Şikeyle ilgili yasa değişikliği 1 günde tamamlandı, 3 yıldır eşimin tutukluluğuyla ilgili bir adım atılmadı. Bu zulmün en kısa zamanda sona erdirilmesi Türkiye’nin yaşamış olduğu gergin havanın sona ermesi bakımından da çok olumlu olacaktır. İleri demokrasinin gerçekleşmesi için de büyük bir adım olacaktır.

- Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamalarını nasıl karşılıyorsun?

- Samimi bulmuyorum. Meclisin çoğunluğu onlardayken hala bir adım atmamış olmaları inandırıcılıklarını kaybettiriyor.

- “Dışarıda” 999 gün nasıl geçti?

- İlk gözaltına alındığı gün 1 Temmuz 2008. Yeni doğum yapmıştım, Deniz 30 günlüktü. Evde bizi eşimle konuşturmadılar. Korkunç bir gündü. O gün hiç yataktan kalkamadım. Günlerce çekmecelere dokunamadım. Bütün eve, her yere yabancı eller değdi. Yağmur uyandırıldı, yatağının altına, bazasındaki oyuncaklara kadar bakıldı. Bilgisayarı alınınca ağlamaya başladı, bir polis hanım, “tamire götürüyoruz, diyelim” dedi. Mustafa da, “Bilgisayarında virüs var, tamire gidecek” dedi. Fotoğraf makinesi, kamera, iki bilgisayar alındı. Deniz’in doğum fotoğrafları yok artık elimizde. O günden bu yana sadece eşim tutuklu değil, aile olarak hepimiz tutukluyuz. Hepimiz “zulümhane”yi yaşıyoruz, eşim Silivri’de yaşıyor, ben Ankara’da evde yaşıyorum. 3 yıldır çocuklarım babasız. Gittiğinde oğlum 8 aylıktı, şimdi 4 yaşında. Kızım ilkokul ikideydi, şu an 5. sınıfta. Hiçbir karne sevincini babasıyla yaşayamadı. Ayda bir kere babalarını görüyorlar. Ayda bir kere sadece 45 dakika eşime dokunabiliyoruz, elini tutabiliyoruz, hasret giderebiliyoruz. “Mutluluk nedir” derseniz, “ayda 1 gün 45 dakika” derim...

- Her hafta Silivri yollarındasınız. Silivri Ankara’ya ne kadar uzak, ne kadar yakın?

- Silivri, Ankara’ya 500 kilometre uzaklıkta. Ayda bir kere çocukları götürüyorum, ben de her hafta kapalı görüşe gidiyorum. 3 yıldır her hafta Çarşamba günü 500 kilometreyi gidiyorum ve aynı gün dönüyorum. Duruşmaların olduğu bazı haftalarda iki defa da gittiğim oluyor. 3 yıldır, hesaplarsanız 150 kereyi geçmiştir Silivri’ye gidip gelişim...

- Çocuklarlarla birlikte gittiğiniz bir görüş gününü anlatır mısın?

- Açık görüşlere üç kapıdan aranarak giriyoruz. Çocuklar da aranıyor ayakkabılarına kadar, ayakkabılarının içi aranıyor. Sonunda masalar, üzerinde saten örtüler, ortada plastik çiçekler olan bir salona giriyoruz. Bu salonda başımızda en az bir gardiyan bulunuyor. Oğlum bir oyuncak dahi sokamıyor. Beraber bir oyuncakla oyun imkanı yok. Araba sokmak falan yasak. Kızım kendi defterlerini götürmek, okulda yaşadıklarını, öğrendiklerini göstermek istiyor, yasak. Hiçbir şey paylaşamıyoruz. Bol bol birbirimize sarılıyoruz. Ayrı kaldığımız günlerin acısını gidermeye çalışıyoruz. Sevgi depoluyoruz. Bazen hiç konuşmadan birbirimize sarıldığımız zamanlar oluyor. Çocukların biri bir kolundan, diğeri bir omuzdun sarılıyor, babayı bırakmak istemiyorlar.

- En zoru ayrılış anı herhalde değil mi?

- En kötüsü ayrılırken, eşimi orada bırakırken oluyor. “Görüş bitti” diye gardiyan sesleniyor, oğlum Deniz “Zil çaldı, gitmelisin baba” diyor. Öğrendi artık orada. Bazen de görüş sırasında ağlıyor. Babasının iki kolundan tutup, “kalk, hadi” deyip bizi çıkış kapısına götürüyor, çıkış kapısına kadar gidiyoruz. Mustafa, “Oğlum ben gelemeyeceğim, annen seni gezdirsin, gene getirsin” diyor. Oğlum donuk oluyor, kızım ağlıyor. Dönüş yolunda da çocukların ağzını bıçak açmıyor. En acısı ayrılırken, orada bir kere daha eşimi bırakmış olmanın verdiği yara...

- Bayramda Mustafa oğluna uçak hediye etmiş....

- Evet, kağıttan uçak yapıyor, gemi yapıyor, oğluna hediye ediyor. Kızım çok güzel resim yapar. Orada resim yapıp, bırakıyor. Deniz bazen kızıyor, tam anlamıyor, sanki baba gelmek istemiyor gibi hissediyor. Biz cezaevine pek bir şey götüremiyoruz. Yiyecek, içecek her şey yasak. Her giyeceği de sokamıyoruz, renk sınırı oluyor. Gardiyanların giysilerinin renklerine yakın giysiler yasak. Yeşil, lacivert, mavi, koyu füme giysiler yasak...

- Mustafa Balbay milletvekili seçildikten sonra tahliye edilmeyince ne hissettiniz?

- Seçimlerden sonra eşimin çıkacağını ümit ediyorduk. O gelecek diye hazırlıklar yaptık evde, yemekler hazırlandı. Seçim gecesi bekledik, ikinci, üçüncü gün bekledik, bir haftayı geçince uzayacağını kabullendik. Çok büyük yıkım oldu. Çıkmasına şartlamıştık kendimizi. Milletvekililği de çıkış umudu olmayınca ikinci kez tutuklanmış, evden götürülmüş gibi hissettim. Özellikle kızım çok büyük hayal kırıklığına uğradı, çok etkilendi. Kızım, artık “Babam ne zaman dönecek” diye sormuyor. Bana inanmıyor, “bir hafta, iki hafta sonra, bayramda, yılbaşında...” diyorduk ve bugüne kadar çıkmadı. Yağmur artık inanmıyor. Bu beni çok yaralıyor.

- “Görülmüştür” damgalı mektuplar almak, yabancı birilerinin gözünün değeceği mektuplar yazmak nasıl bir duygu?

- Mustafa kızıma ayrı, bana ayrı mektup gönderiyor. Kızımla beraber olamadıkları anları satırlarla yaşamaya çalışıyorlar. Yağmur okulu, arkadaşlarını anlatıyor. Mustafa da ona baba nasihatları veriyor. Eşim mektuplarında her hafta bir konu seçiyor. Bir gün, “başarılı olmak”, bir gün “üretmek” konularını seçiyor örneğin, her hafta bir teması olan mektuplar yazıyor, onun ufkunu açmaya çalışıyor. Yanında olamadığı için mektuplar göndererek yanındaymış gibi hissettirmeye çalışıyor. Mektupla babalık yapmaya çalışıyor. Yağmur başta babasının yazısının üzerine damga vurulmasına kızıyordu. Bazen de, arkaya damga basılınca seviniyor “hayret, yazıların üstüne basmamışlar” diye. Kızım erken olgunlaştı, erken büyüdü, erken politikleşti, Mustafa Balbay’ın kızı oldu... Hiçbir özelimiz kalmadı. Birbirimize yazdığımız sevgi sözcüklerinin 4-5 kişinin elinden geçmesi bizi etkilemiyor artık.

- Basına cezaevinde bir aile fotoğrafınız yansıdı. O fotoğraf nasıl çekildi?

- Bir bayram görüşüydü, açık görüştü. Özendik, zaten her açık görüşe bayram görüşü gibi gidiyoruz en güzel giysilerimizi giyiyoruz, ona düzgün, moralli gözükmeye çalışıyoruz. Eşim de her zaman şık, traşlı gelir görüşlere. Öyle bir görüş esnasında çekildi o fotoğraf. Seçimlere yakın çekilen fotoğraf olduğu için o basına yansıdı. Her ay bir cezaevi hatırası fotoğrafımız oluyor.

- Bu süreçte iki çocukla çalışamadın da...Kendini hiç yalnız hissettin mi?

- Daha önce hiç tanımadığım inasanlardan inanılmaz sıcaklıklar gördüm, yalnızlığımı onlarla aştım. Sayın Kılıçdaroğlu kol kanat gerdi, CHP’liler hep yanımızda oldu. Cumhuriyet gazetesi yanımızda oldu. Ergenekon mağduru olarak iş bulmam çok zordu, çalışamadım. Çocuklarıma sarıldım. Çocuklarımla dimdik ayakta durmaya çalıştım. Onlara hem anne, hem baba olmaya çalıştım. Bu dönemi hasarsız atlatmaları için çaba gösterdim. Eninde sonunda babamız dönecek, sizleri sağlam, sağlıklı, iyi bulmalı, dedim. Onlar için yapabileceğim ne varsa yaptım. Onlara kol kanat gerdim, en güzel meşgalem, tek meşgalem çocuklarım.

- 3 yıldır sürekli tahliye beklemek ve hayal kırıklığına uğramak çok yıpratıcı olmalı. Hiç umudunu kaybettiğin oldu mu?

- Hiçbir zaman umudum tükenmedi. Herkes ümidini kessin, ben senden ümidimi kesmeyeceğim, dedim eşime de. Bu sürecin bir yerde noktalanacağını düşünüyorum, bu zulmün çok fazla devam edeceğine inanmıyorum. Biz belki hayatımızın sonbaharını yaşıyoruz. Herkese hüzün, acı gibi gelir sonbahar, ama ben ağaçlar dinlenmeye çekilmişlerdir diye düşünürüm, ilkbaharda yeşermek üzere, daha da büyümek üzere tomurcuklanırlar. Biz de öyle bir dönemi yaşıyoruz. Bu uzun sonbaharın biteceğine, hayatımıza ilkbaharın geleceğine inanıyorum. Çoğu gitti, azı kaldı.

- Mahpusta yatacak olanların eşlerine neler öğütlersin?

- Başları dik olsun, en şerefli günlerini yaşıyorlar. Çocuklarına şerefli bir soyad bırakıyor babaları. Tam bir cumhuriyet kadını olarak dik başlı olmalılar, sabırlı ve metin olmalılar.

cumhuriyet

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177