18 Eylül 2012 Salı 22:22
ABD seçimleri: Zenginler mutlu mu olacak, daha mı mutlu olacak?


ABD’de 6 Kasım’da yapılacak başkanlık seçimleri kara çalmalar, şantajlar, başka halklara yönelik tehditler, müdahaleler ve bu arada her iki aday için milyonlarca doların akmasıyla devam ediyor.

Geçen hafta Bingazi’deki ABD konsolosluğunun saldırıya uğraması ve ardından birçok ülkede ABD temsilciliklerine yönelik saldırılar, Obama yönetimine soğuk terler döktürdü. Olayların başlangıç sebebi olarak gösterilen “Müslümanların Masumiyeti” adlı İslam karşıtı filmin arkasında kimler olduğu da halen tartışma konusu olmaya devam ediyor. İddialar arasında, porno film kalitesine sahip bu provokatif videonun Yahudi lobisi tarafından finanse edildiği de bulunuyor. Gerçek bir kişi olup olmadığı dahi tartışmalı olan filmin emlakçı yönetmeni Sam Bacile, verdiği röportajlarda film için 100 Yahudi bağışçıdan para aldığını ve kendisinin de İsrail vatandaşı olduğunu söylüyor, İsrail devleti "bizim böyle bir vatandaşımız yok" diyerek durumu daha da şüpheli hale getiriyordu. Filmin arkasındaki bu tuhaf şebeke, söz konusu provokasyonun seçimler öncesinde Obama’nın Ortadoğu’da islamcılarla yaptığı mantık evliliğinin zayıf karnını teşhir etmek üzere planlandığı yönündeki komplo teorilerine güç kazandırdı. Kuşkusuz, mesele komplo teorileri üretmek olunca, bunun tam tersi “işaretler” bulmak da mümkün.

Provokasyonla ilgili komplo teorileri üretiledursun, Cumhuriyetçilerin başkan adayını zor durumda bırakacak bazı görüntülerin dün “liberal” çizgisiyle bilinen Mother Jones dergisinin internet sitesinde yayımlanması, ABD’deki seçim yarışının daha çok su kaldıracağını göstermiş oldu.

Bir yüzde 47 var ki…
Romney’in milyoner bağışçılarına bir anlamda hesap verdiği görüntüler, ABD basınında özellikle seçmenler hakkında ettiği şu sözler nedeniyle gündem oldu:

“Halkın yüzde 47’si, ne olursa olsun Başkana oy verecek. Tamam; onunla olan, hükümete bağımlı, mağdur olduğuna, hükümetin onlara bakmakla yükümlü olduğuna inanan; sağlık hizmeti almaya, gıda yardımına, konut yardımına ya da her ne derseniz ona hakkı olduğunu düşünen bir yüzde 47 var. Bu onların hakkı. Ve hükümet de bunları onlara vermeli. Ve ne olursa olsun bunlar Başkan’a oy verecekler… Bunlar, tek kuruş gelir vergisi ödemeyen insanlar.”

Romney’in daha sonra bu sözleri kendisinin söylediğini kabul etmesi ve sağlık, gıda ve barınma gibi hakların devlet tarafından güvence altına alınmasını savunanların “hükümete bağımlı, vergi vermeyen asalaklar" olduğu konusundaki ısrarı, Cumhuriyetçi adayın hakikaten bu yüzde 47’yi pek umursamadığını gösteriyor. Tabi bu yüzde 47’nin söz konusu hakları, dört yıllık iktidarında mali sermayeye devletin kasasında eşi görülmemiş düzeyde kaynak aktaran Obama’dan alacaklarını düşünmeleri –eğer Romney doğruyu söylüyorsa tabi- Amerikan toplumunun trajedisi olarak görülebilir. Fakat Cumhuriyetçi Romney için onlar basitçe, umursanmaması gereken asalaklar. Bu nedenle “Benim işim bu insanlar hakkında endişelenmek değil” diyor, “Nasılsa onları hiçbir zaman kendileri hakkında kendilerinin sorumluluk üstlenmeleri ve hayatlarını ellerine almaları gerektiğine ikna edemeyeceğim”.

“Bende bir danışmanlar var”…
Romney’in Reagan tarzı bir gerici, halk düşmanı olduğunu öğrenmemiz için bu videolara ihtiyacımız yoktu doğrusu. Bunlar ancak Amerikan toplumunu şaşırtır.

Ama basına sızan görüntülerde daha ilginç sözler de sarf ediyor Mister Romney. Bizim dikkatimizi çekenler ise ABD basınında pek tartışılmıyor. Örneğin şu:

“Olağanüstü düzeyde deneyimli, çok başarılı bir danışman ekibim var. Danışmanlarımdan özellikle bazıları dünyanın baka yerlerinde de seçim yarışlarına girdiler. Ben bunu fark etmemiştim. ABD’de [George W. Bush’un kampanya danışmanı] Karl Rove’un dengi olan bu adamlar bütün dünyada seçimlere girmiş: Ermenistan’da, Afrika’da, İsrail’de... Demek istediğim, seçim kampanyasında Bibi Netanyahu ile çalışmışlar. Bu kampanyaları yaptılar, hangi reklamların işe yaradığını, hangi süreçlerin en iyi şekilde işlediğini gördüler ve şimdi bu sayede kampanyanın seyri hakkında fikre sahibiz. Size bunları söylerdim, ama söylersem sizi vurmam gerekir.”

Ermenistan’da, Afrika’da, İsrail’de seçim kampanyaları yapmış, “Bibi” Netanyahu’ya seçim kazandırmış danışmanlar… İşte bu ilginç bir ayrıntı gerçekten. Acaba Obama’nın danışmanları nerelerde neler yaptı sorusu aklımızdan geçiyor. Ama konuyu dağıtmadan “Romney’in bu acar danışmanları kim” sorusunun izini sürelim.

Patolojik yalancı, Holywood ünlüsü ve de siyasi danışman
İzler bizi hızla Stuart Stevens adlı bir kişiye ulaştırıyor. Romney’in baş kampanya stratejistleri arasında ismi geçiyor. Yazmayı sevdiği anlaşılıyor; çok sayıda kitabı var ve hepsinde kendisini anlatıyor. İnternette yaptığımız küçük bir araştırmada bu Stevens karakteri ile ilgili şu ilginç ayrıntıya da rastlıyoruz:

“Stuart Stevens, Amerika’nın önde gelen danışmanlık ve strateji firmalarından The Stevens & Schriefer Group’un kurucu ortaklarındandır. Siyasi kariyerine memleketi Mississipi’de başlayan Stuart, ülkenin en başarılı siyasi stratejistleri ve medya danışmanları arasındaki yerini almıştır. Ülkenin dört bir yanında senatörlerin ve valilerin seçilmesine yardım eden Stuart, 2000 ve 2004 başkanlık seçimlerinde de Başkan Bush için kampanya yürütmüştür. Stuart, yurtdışında da çok sayıda devlet başkanının seçilmesi için çalışmıştır. Bu ülkeler arasında İsrail, Arnavutluk, Kongo ve Filipinler de bulunmaktadır.”

Gerçekten tuhaf…

Ama "nihayetinde adamın işi seçim kampanyası yapmak" denilebilir. Fakat Stevens’ın geçmişi hakkında sürekli yazan bir şahsiyet olması ve yazdıklarındaki bariz tutarsızlıklar içermesi dikkatimizi çekiyor. Örneğin altı yıl içinde beş ayrı üniversiteye gittiği, aynı anda hem Oxford’da hem de Kaliforniya’da yüksek lisans eğitimine devam ederken, dönemin Mississipi valisinin seçim kampanyasında çalıştığı gibi iddialar bunlar. Ya da Orta Afrika Cumhuriyeti’nden Cezayir’e elmas kaçırdığı gibi inanılması güç hikayeler yazıyor anılarında. Bu arada Hollywood çevrelerinde de bir hayli tanındığını öğreniyoruz Stevens’ın… Emmy ödüllü bazı dizilerin senaryolarını Stevens’ın yazdığını, hatta Obama’nın kampanyasına 15 milyon dolar bağışlayan George Clooney’in (çakması değil, kendisi) son filminde Stevens’la çalıştığını ve yakın dost olduklarını öğreniyoruz.

Geçmişiyle ilgili tutarsız hikayeler anlatan, aynı anda hem orada hem burada olduğunu ileri süren, bu arada medyayla ve Hollywood’la içli dışlı bir şahsiyet… Üstelik İsrail'den Kongo'ya seçim kampanyaları yapıyor. Ya patolojik bir yalancıyla karşı karşıyayız ya da…

Romney’in çok değer verdiği dostluk
Mitt Romney’in sahiplerine yaptığı konuşmadan “the danışmanlar”ın sadece Stuart’tan ibaret olmadığı anlaşılıyor. Ancak biz diğerlerinin izini sürmeyi bırakıp, Romney’in altını çize çize danışmanlarının “Bibi” Netanyahu’ya da seçim kampanyası yapmış olmalarını vurgulamasının üzerinde biraz duralım.

Romney’in Netanyahu’ya yönelik ilginç bir sevgisi var. Amerikan basınına fırsatını buldukça “Bibi”nin çok yakın dostu olduğunu, eskiden aynı danışmanlık şirketinde çalıştıklarını vesaire anlatıyor. Örneğin bir defasında “İsrail’in şimdiki başbakanı sadece bir dost değil, yakın bir dost” demişti. Ancak birkaç hafta önce "yakın dost Bibi", “Romney herhalde tanışıklığımızı abartıyor. Onu elbette hatırlıyorum, ama öyle özel bir bağlantımız olduğunu düşünmüyorum. O beni tanır, ben de onu” dedi. "Merhaba merhaba" yani...

"Bibi", Romney’in aşkını böyle karşılıksız koymakta haklı mıydı peki?

İsrail başbakanı eşeği sağlam kazığa bağlamayı ihmal edecek tipte birisi değil. Tedbirsiz ve siyaset acemisi de sayılmaz kuşkusuz. Evet, Obama’yla yıldızlarının çok barışmadığı doğru. Ama bu sadece medyanın yazıp çizdiği ve halkın oyalandığı gerçeklik. Obama’nın Netanyahu’yu ve onun İsrail’ini Ortadoğu’daki yeni büyük ittifak projesine uygun hale getirmek için yoğurmaya kalkıştığı biliniyor. Fakat aynı Obama’nın hem 2008’de başkan seçilirken hem de geçen sonbaharda yapılan Kongre seçimlerinde, yani kasımda yapılacak başkanlık seçimlerinden önceki son düzlükte İsrail’i mıncıklamayı bırakıp, örneğin Filistinlilerin gözünü oymaya çalıştığı da biliniyor. Yani Obama-Netanyahu dostluğu öyle medyanın anlattığı kadar köksüz değil.

Ama seçim süreci popüler algıyı manipüle etmek için milyon dolarların akıtıldığı bir dönem. Obama’nın rakibi Romney de işte bu popüler “gerilim” iddiasına oynayarak, “Bibi asıl benim dostum” mesajıyla "ben göğsümü gere gere kucaklıyorum Bibi'mi ve İsrail'imi; peki ya sen?" demiş oluyor. Bu konuda çok da desteksiz atmıyor sayılır, ama Netanyahu’nun dediği gibi, “biraz abartıyor”.

Mitt ve Bibi’nin tanışıklığı 1976 yılına dayanıyor. Her ikisi de okulu bitirip (işletme), Boston Danışmanlık Şirketi’nde işe girmişler. Romney’e bakılırsa dostlukları burada başlamış. Ama Netanyahu aslında bu şirkette pek devamlı bir çalışan değilmiş; şirkette işe başladıktan bir ay sonra İsrail’e dönüp bir “terörle mücadele vakfı” kurmuş. Sebebi asker olan ağabeyinin Entebbe, Uganda’da öldürülmüş olması… Genç Binyamin, Boston Danışmanlık’ta çalıştığı iki yıl boyunca sürekli İsrail’e gidip gelmiş. Pek öyle “iş arkadaşlığına” vakit ayırmış gibi görünmüyor kısacası. Ama Mitt Romney, Boston Danışmanlık’taki “beyin fırtınası toplantılarının” iki arkadaşa ortak bir analitik bakış açısı kazandırdığını iddia ediyor. Romney’inkini bilemeyiz, ama Netanyahu’nun “analitik bakış açısı” başka yerden geliyor kesinlikle.

Bibi ülkesinde yarı zamanlı kontrgerillacılık oynarken, Mitt, Boston Danışmanlığı satıp rakip şirket Bain & Company’ye geçmiş. İkilinin yolu burada da kesişmiş. Romney burada, Netanyahu’nun ikinci eşi Fleur Cates’le birlikte çalışmış.

Sonra uzun bir kopukluk var ilişkilerinde. 2003’te Romney, Massachusetts Valisi olduğunda tekrar yollar birleşiyor. Netanyahu, eski dostunu ziyaret edip ona "devlet denen heyulanın" kötülükleri konusunda akıl vermiş. O sıralar kendisi de İsrail’de maliye bakanlığından yeni ayrılmış. Romney’e bakanlık deneyimi boyunca devleti nasıl küçülttüğünü, sendikalı işçilerle nasıl mücadele ettiğini, vergileri nasıl azalttığını ve ne çok özelleştirme yaptığını anlatmış.

Birkaç yıl sonra, bu kez Kudüs’te tekrar bir aradalar. Netanyahu Romney’i ABD’deki emeklilik fonların İran’la ilişkili işletmelere yatırım yapmayı kesmeleri gerektiğine ikna ediyor.

Yolları kesişip duruyor. Eski dostlar, ama belli ki bu dostluğa Romney Netanyahu’dan daha çok değer veriyor. Hele bir başkan seçilsin... Ama bu arada yoluna engeller de çıkartmış olabilir. Zira Cumhuriyetçi Parti başkan adayını belirlerken, Romney’in en büyük rakibi Newt Gingrich’in kampanyasının İsrail yandaşı kumarhane patronu Sheldon Adelson’dan gelen parayla ayakta kaldığı ortaya çıkmıştı. Netanyahu, Romney’in iyi tanıdığı danışmanlarından birisine, Dan Senor’a, mesaj göndererek “Başbakanın, Bay Adelson’un Romney’in rakibini destekleme kararı almasında herhangi bir rolü yoktur” diyor.

Romney, partisi içindeki yarışı kazandıktan sonra İsrail’e giderek eski dostuyla yeniden görüştü; ondan İran konusunda telefonda brifing aldı vesaire. Bu bahiste Obama’yla Romney’in farkları şu: İlki iktidarda ve Basra Körfezi’ne yeni savaş gemileri yollayarak ve Körfez şeyhliklerine yeni Patriot füzeleri satarak “dostunun” İran konusundaki ateşini biraz almayı tercih ediyor. Diğerinin ise sırtında yumurta küfesi yok; telefonda brifing alıp, “İsrail ne diyorsa o olsun” diyor.

Salvador’daki ölüm tugaylarıyla gelen kariyer
Romney, basına sızan konuşmalarında danışmanlarının ne kadar “deneyimli” olduklarını anlatırken, kendi kariyerine haksızlık etmiş aslında. Bu arada konuşmasının bir yerinde Latin Amerika göçmeni seçmenlerle sorun yaşadıklarını söylüyor. “Latin kökenliler de Afrika kökenli Amerikalıların geçmişte yaptığı gibi Demokratlara bağlı hale gelirlerse, parti olarak, hatta ulus olarak başımız dertte demektir” diyor.

Kariyerine haksızlık etmiş, çünkü Latin kökenlilerden bazılarıyla da “eski dostluğu” var Cumhuriyetçi adayın. Los Angeles Times’ta çıkan eski bir haberde, Romney’in seksenlerde Bain & Company için kurduğu Bain Capital adlı özel sermaye fonunun işe nasıl başladığını okuyoruz:

“Romney bir yandan başka geleneksel kaynaklardan fon elde etmeye çalışırken, o ve ortakları alışılmışın dışına çıkmaya karar verdiler. Bain yöneticisi Harry Strachan, Romney’in Latin Amerika karışıklık içindeyken yeni yatırım araçları arayan bir grup Orta Amerikalı oligarkla masaya oturduğunu öne sürüyor.”

Kim bu oligarklar?

Boston Globe’a ve eski ortak Strachan’a göre, Miami’deki El Salvadorlu aileler; 1984 yılında yaklaşık 9 milyon dolar, yani Bain Capital’ın sermayesinin yüzde 40’ını veriyorlar.

Romney 2008’deki başkanlık seçimlerine girerken de aynı ailelerin kapısını çalıyor. Kendi anlatımıyla “Latin Amerika kökenli Amerikalılara çok şey borçlu". "Hayırseverler" arasında Ricardo Poma, Miguel Duenas, Pancho Soler, Frank Kardonski ve Diego Ribadeneira’yı sayıyor. Bunlara Bain Capital’ı finanse eden de Sola ve Salaverria ailelerini de eklemek gerek. Salaverria, Poma, de Sola ve Duenas ailelerinin El Salvador’da ölüm mangalarını finanse ettiklerini de tabii…

Ama Romney bu bağlantının ifşa olmasından rahatsız değil. Bilakis, 2007’de kampanyasına mali destek veren Salvadorlu ailelerden Poma kardeşler ve Miguel Duenas için şunları söylüyor:

“Bu arkadaşlar bana sadece yardım etmedi, bana çok şey de öğrettiler. Ricardo’nun [Poma] kardeşi El Salvador’da isyancı teröristler tarafından işkence edilerek öldürülmüş. Miguel’in [Duenas] kendisi Guetamala’da haftalar boyunca zincire vurularak işkence görmüş. Ve işkencecileri de Fidel Castro tarafından finanse edildi.”

İyi ki "bizzat Fidel işkence yaptı" dememiş.

Kısacası Romney'in Latin Amerika kökenli seçmen nezdindeki umudu, sayelerinde kariyer basamaklarını tırmandığı ve "çok şey öğrendiği", 100 bine yakın insanı öldüren ölüm mangalarının finansörleri...

Piyasalar çok mu mutlu olacak, yoksa sadece mutlu mu?
ABD seçimlerine çok az kaldı… Bir yanda halkını otuzlu yılların Büyük Bunalım dönemiyle kıyaslanabilecek bir yoksulluğa iten, dünyayı yangın yerine çeviren sözde “değişimci” Başkan Obama… Diğer yanda Cumhuriyetçilerin ölüm tugaylarıyla, “Bibi” Netanyahu’yla dostluk eden başkan adayı Mitt Romney…

Bu seçimin ne olduğunu belki de en iyi Romney’in şu sözleri özetliyor:

“Eğer [kamuoyu araştırmaları] benim kazanacağımı gösterirse piyasalar mutlu olacak. Ancak eğer [yoklamalar] Başkanın kazanacağını gösterirse piyasalar o kadar da mutlu olmayacak.”

Yani, ABD seçimleri “piyasaların” çok mutlu olması ile mutlu olması arasında yapılacak.

Alper Birdal - soL

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177