banner73
Davada Sulh Olunması, Avukatlık Ücreti Görev Asliye Hukuk Mahkemesi
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı. T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ ESAS NO: 2016/5134 KARAR NO: 2016/8021 KARAR TARİHİ: 16/06/2016 MAHKEMESİ: Asliye Hukuk Mahkemesi ÖZET: davada sulh olunması nedeniyle ödenmeyen avukatlık ücretinden dolayı davanın karşı tarafından tahsiline yönelik Av.K.165.m. göre açılacak davada görevli Mahkemenin tüketici değil, Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu Davacı ... tarafından, davalı ... aleyhine 10/07/2014 gününde verilen dilekçe ile itirazın iptalinin istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen 30/12/2014 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, tüketici mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Dosya kapsamından, davacının avukat olduğu ve takip ettiği bir davada dava dışı müvekkili ile davalının sulh oldukları, avukatlık ücretini alamadığı, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 165. maddesine göre ödenmesi gereken vekalet ücretinden her iki tarafında müteselsilen sorumlu olduğu kabul edildiğinden davacı tarafından davalı aleyhine icra takibi başlatıldığı, yapılan icra takibine davalının itiraz etmesi üzerine itirazın iptali ve icra inkar tazminatı istemine ilişkin bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevlidir. Dolayısıyla taraflar arasındaki hukuki ilişkinin 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle davaya tüketici mahkemesinde değil, genel mahkemede bakılması gerekir. Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilmeden, uyuşmazlığın genel hükümler uyarınca ve asliye hukuk mahkemesi tarafından çözümlenmesi gerektiği halde işin esasının incelenmeksizin görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA; bozma nedenine göre öteki temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 16/06/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi. www.kararara.com
27 Kasım 2014 Perşembe 11:32
2014 Kasım Ayı Danıştay Kararları

DANIŞTAY KARARLARI

Danıştay 9. Dairesi

Tarih   : 26.12.2013

Esas No         : 2013/11310

Karar No  : 2013/12989

KVK Md. 17/9

KANUNİ TEMSİLCİLERİN TASFİYE ÖNCESİ DÖNEME İLİŞKİN VERGİ VE CEZALARDAN SORUMLULUĞU

Tasfiye edilerek tüzel kişiliği ticaret sicilinden silinmiş olan mükelleflere tasfiye öncesi dönemlerine ilişkin olarak salınacak her türlü vergi tarhiyatı ve kesilecek cezaların, müteselsilen sorumlu olmak üzere kanuni temsilcilerden herhangi bir adına yapılacağına ilişkin olarak 5520 sayılı KVK’nın 17. maddesine eklenen 9. fıkrasının, yürürlük tarihinden önceki dönemlerde gerçekleşen olaya uygulanamayacağı hk.

İstemin Özeti: Davacı adına, sahte fatura kullandığı yönünde hakkında vergi inceleme raporu düzenlenen münfesih (…) Ltd. Şti.’nin kanuni temsilcisi olduğundan bahisle 2007/Ocak-Nisan dönemlerine ilişkin olarak re’sen tarh edilen katma değer vergisi ile kesilen vergi ziyaı ve özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davayı kabul eden Vergi Mahkemesi’nin kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir.

Karar: Davacı adına kanuni temsilcisi olduğu tasfiyesi tamamlanmış şirketin bir kısım alış faturasının sahte olduğundan bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2007/Ocak-Nisan dönemlerine ilişkin olarak tarh edilen vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi ile kesilen özel usulsüzlük cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı kabul eden vergi mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Vergi Mahkemesince; tüzel kişiliği sona eren şirketin haklara sahip olması, borçlu kılınması hukuken mümkün olmadığından, infisah eden şirket için tarh ve ceza kesme işlemi tesis edilemeyeceğinden, 5904 sayılı Kanun ile 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen 17/9. maddesi hükmünün ise kurumlar vergisine ilişkin olması nedeniyle katma değer vergisi borçlarına uygulanmasına da vergi türleri ve düzenlendiği kanunların farklı olması nedeniyle yasal olarak imkan bulunmadığından, davacı adına yapılan cezalı tarhiyatta hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği görülmektedir.

5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun, İkinci Kısmının “Tasfiye, Birleşme, Devir, Bölünme ve Hisse Değişimi” başlıklı Dördüncü Bölümünde yer alan “Tasfiye” başlıklı 17. maddesine, 5904 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle, 03.07.2009 tarihinden geçerli olmak üzere eklenen 9. fıkrasında; tasfiye edilerek tüzel kişiliği ticaret sicilinden silinmiş olan mükelleflere tasfiye öncesi ve tasfiye dönemlerine ilişkin olarak salınacak her türlü vergi tarhiyatı ve kesilecek cezaların, müteselsilen sorumlu olmak üzere; tasfiye öncesi dönemler için kanuni temsilcilerden, tasfiye dönemi için ise tasfiye memurlarından herhangi biri adına yapılacağı, limited şirket ortaklarının, tasfiye öncesi dönemlerle ilgili bu kapsamda doğacak amme alacaklarından şirkete koydukları sermaye hisseleri oranında sorumlu olacakları, bu fıkra uyarınca tasfiye memurlarının sorumluluğunun, tasfiye sonucu dağıtılan tutarla sınırlı olacağı hüküm altına alınmıştır.

Anılan düzenlemenin gerekçesinde; “tasfiye edilerek tüzel kişiliği ticaret sicilinden silinmiş olan mükelleflerin, tasfiye öncesi ve tasfiye dönemine ilişkin olarak kesilecek vergi cezaları dahil her türlü vergi tarhiyatının, tasfiye dönemi için tasfiye memurları adına, tasfiye öncesi dönemleri için kanuni temsilciler müteselsil sorumlu olmak üzere bunlardan herhangi biri adına yapılacağı öngörülmektedir.” denilmektedir.

Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 17. maddesinin 9. fıkrasının, tasfiyesi tamamlanmak suretiyle tüzel kişiliği ortadan kalkmış ve hukuk aleminde varlığı sona ermiş mükellefler hakkında, tasfiye dönemine ve tasfiye öncesi döneme ilişkin olarak yapılacak her türlü vergi tarhiyatı ve kesilecek cezalar için uygulanması öngörülmüş; bu hükmün, sadece kurumlar vergisi tarhiyatları için uygulanacağı konusunda bir düzenlemeye yer verilmemiş, aksine madde metninde açıkça “her türlü vergi tarhiyatı ve kesilecek cezalar”dan bahsedilmek suretiyle, madde hükmünün, tüm vergi ve cezalar için uygulanması amaçlanmıştır. Bu durumda, söz konusu düzenlemeyi, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenmiş olması nedeniyle, sadece kurumlar vergisine ilişkin olarak uygulanacağı şeklinde yorumlamak; anılan düzenlemenin, tasfiyesi tamamlanan kurumların vergilendirilmesi konusunda genel bir kanun hükmü getirmiş olan kanun koyucunun iradesinde öngörülmeyen şekilde kurumlar vergisi dışındaki diğer tüm vergiler için uygulanabilirliğini ortadan kaldıracağı gibi, kanun koyucunun, söz konusu düzenlemeyi yapmaktaki amacına da aykırı olacaktır. Bu nedenle, temyize konu vergi mahkemesi kararının; 17/9. maddesi hükmünün, kurumlar vergisine ilişkin olması nedeniyle katma değer vergisi yönünden uygulanamayacağına ilişkin gerekçesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.

Bunun yanı sıra; bilindiği gibi, hukuk devleti en kısa tanımıyla, “vatandaşlarının hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.” Hukuki güvenlik ilkesi ise, bir toplumda bireylerin bağlı oldukları hukuk kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu kurallara göre güvenle düzene sokabilmeleri, başka bir ifadeyle ilgililerin hukuki durumun süreceğine olan inancı dolayısıyla hayal kırıklığına uğratılmaması anlamına gelir. Dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşuludur.

Vergi hukuku, devletin, bireylerin temel hak ve özgürlüklerine müdahalesini düzenleyen hukuk dallarından biri olması nedeniyle hukuk devleti ilkesi ve dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi ile yakından ilişkilidir. Hukuki güvenlik ilkesi, vergi hukuku açısından çok özel bir anlam ifade eder. Zira bu ilke sayesinde, vergi yükümlülerinin hak ve özgürlük alanlarına devletin vergilendirme aracılığıyla yaptığı müdahaleleri önceden öngörmeleri, tutum ve davranışlarını buna göre ayarlamaları sağlanır. Böylece bireyler geleceğe yönelik planlarını güven içinde yapabilecekler ve sonuç olarak vergilendirmede keyfilik önlenebilecektir.

Vergilendirmede hukuki güvenliğin sağlanması için gerçekleşmesi gerekli koşullardan biri de vergi normlarının geriye yürümemesidir. Vergi normlarının geçmişte meydana gelen olaylara uygulanması hukuki güveni zedeler. Çünkü bireyler yaşamlarını sürdürürken ekonomik yönden alacakları kararları, yürürlükteki vergi normlarına göre alırlar. Normatif düzenden değişiklik yaratan organ tarafından vergiyi doğuran olaydan sonra ihdas edilecek normlarla, kişilerin geçmiş dönemlere ilişkin vergi yüklerinin arttırılması, vergi yükümlülerinin devlete olan inançlarının sarsılmasına; ekonomik ve ticari hayatta bulunması gerekli belirlilik ve istikrarın bozulmasına sebep olur.

Vergi normlarının geriye yürümemesi ilkesinin uygulanması açısından ise, vergi normlarının uygulanması gereken zamanın tespitinde, vergisel yükümlülüğün tesisinde ilk ve başlıca unsur olan vergiyi doğuran olayın belirlenmesi gerekmektedir. Zira, konusu, matrahı, oranı ve yükümlüsü kanunla belirlenmiş olan verginin bir kamu alacağı olarak yükümlüsünden talep edilebilmesi, her şeyden önce, yine kanunla belirlenmiş vergiyi doğuran olayın meydana gelmesine bağlıdır.

Pozitif hukuk açısından olaya bakıldığında da, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 19. maddesinde, vergi alacağının doğumu; tarh, tahakkuk, beyanname verilmesi veyahut ödeme zamanına değil, vergiyi doğuran olaya bağlanmıştır.

Bu bağlamda, vergi hukukunda geriye yürümezlik ilkesi, verginin yasallığı ilkesinin bir sonucudur. Dolayısıyla, verginin ana unsurlarından bir veya birkaçında değişiklik yapan yeni bir vergi kanununun, yürürlüğe girmeden önceki bir dönemi de kapsayacak şekilde uygulanması, o dönemde yasal olmayan ana unsurların uygulanması sonucunu doğurur ki bu durum da verginin yasallığı ilkesine aykırı olacaktır.

Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, 5520 sayılı Kanun’un 17. maddesine 5904 sayılı Kanun’un 6. maddesi eklenen 9. fıkranın 03.07.2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle, ancak bu tarihten sonraki dönemlere ilişkin olarak uygulanması, vergiyi doğuran olayın 03.07.2009 tarihinden önce gerçekleşmiş olması durumunda anılan fıkranın uygulanmaması gerekliliği, hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesi ile bu ilkelerin vergi hukuku bakımından hayata geçirilmesinde önemli rol oynayan vergi kanunlarının geriye yürümemesi ilkesinin zorunlu bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dosyanın incelenmesinden, davacının, (...) Ltd. Şti.’nin kanuni temsilcisi olduğu, adı geçen şirketin 22.07.2010 tarihinde tasfiye sürecine girdiği, tasfiye sürecinin 23.05.2012 tarihinde sonuçlandırılarak, bu kararın 06.06.2012 tarihinde Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde ilan edilerek tasfiyesinin tamamlandığı, daha sonra tasfiyesi tamamlanmış şirket hakkında düzenlenen 11.06.2012 tarihli vergi inceleme raporu ile şirketin faaliyet döneminde sahte fatura kullanarak haksız katma değer vergisi indirimi sağladığının tespit edildiğinden bahisle 5520 sayılı Kanun’un 17/9. maddesi gereğince ilgili dönemde şirket kanuni temsilcisi olan davacı adına 12.11.2012 tarihli ihbarnamelerin düzenlenerek davacıya tebliğ edilmesi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Olayda, vergiyi doğuran olayın tasfiyesi tamamlanarak tüzel kişiliği sona eren şirketin 2007 yılında sahte fatura düzenlemesinden kaynaklandığı, davacı adına yapılan tarhiyatın ve kesilen cezaların 2007 yılına ait olduğu göz önüne alındığında, 03.07.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 17. maddesine eklenen 9. fıkrasının, yürürlükte olmadığı dönemlere ilişkin olarak uygulanması, yukarıda bahsedilen hukukun temel ilkeleri karşısında mümkün olmadığından, davacı adına anılan Kanun maddesine dayanılarak yapılan dava konusu cezalı tarhiyatta ve kesilen özel usulsüzlük cezasında hukuka uyarlık görülmemiştir. Bu nedenle, davanın kabulüne karar veren vergi mahkemesi kararı sonucu itibariyle yerinde görülmüştür.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin reddine, Vergi Mahkemesi’nin kararının yazılı gerekçe ile onanmasına, oybirliğiyle karar verildi.

 

Danıştay 3. Dairesi

Tarih   : 03.12.2013

Esas No         : 2011/4277

Karar No : 2013/5738

AATUHK Md. 56

LİMİTED ŞİRKETİN BORÇLARINA KARŞILIK TEMİNAT GÖSTERİLEN ORTAĞA AİT TAŞIT VE TAŞINMAZLARA HACİZ UYGULANMASI

Limited şirket ortağı ve kanuni temsilci olan davacının şirket borçlarına karşılık teminat gösterdiği motorlu taşıt ve taşınmazlarına haciz uygulanabilmesi için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 56. maddesi uyarınca, borcun Yasa’da öngörülen sürede ödenmesi, ödenmemesi halinde teminatın paraya çevrileceği veya cebren tahsil olunacağının bildirilmesi gerektiği hk.

İstemin Özeti: Kanuni temsilcisi ve ortağı olduğu (...) Ltd. Şti.’nin 2005 yılına ilişkin vergi borçlarının tahsili amacıyla davacının motorlu taşıt ve taşınmazlarına uygulanan hacizlere karşı dava açılmıştır. Vergi Mahkemesinin kararıyla; davacının taşınmazlarına, şirket borçlarına karşılık teminat gösterilmesi nedeniyle haciz uygulanmış ise de, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 56. maddesine göre, karşılığında teminat gösterilmiş bulunan amme alacağı vadesinde ödenmediği takdirde, borcun 7 gün içinde ödenmesi gerektiği, aksi halde teminatın paraya çevrileceği veya diğer şekillerde cebren tahsil olunacağının borçluya bildirilmesi gerekirken bildirim yapılmadan taşınmazlarına doğrudan haciz uygulanmasının hukuka uygun görülmediği, diğer taraftan, mahkemelerince verilen ara kararı üzerine davalı idarece gönderilen cevabi yazıdan adına kayıtlı motorlu taşıtlara şirketin vergi borçlarının yüksek tutarlı olması nedeniyle haciz konulduğunun bildirildiği, taşıtlara haciz uygulandıktan sonra davacı adına ödeme emri düzenlendiği anlaşıldığından haczin dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle hacizler kaldırılmıştır. Davalı idarece, limited şirket ortaklarının, şirketin vergi borçlarından sermaye hisseleri oranında sorumlu olduğu ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Dayandığı hukuki ve kanuni nedenlerle, gerekçesi yukarıda açıklanan Vergi Mahkemesi kararı, aynı gerekçe ve nedenlerle Dairemizce de uygun görülmüş olup, temyiz istemine ilişkin dilekçede ileri sürülen iddialar sözü geçen kararın bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından, temyiz isteminin reddine ve kararın onanmasına, oybirliğiyle karar verildi.

 

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu

Tarih   : 19.06.2013

Esas No         : 2011/359

Karar No : 2013/259

KDVK Md. 29

KDV’YE TABİ OLMAYAN TESLİM NEDENİYLE YÜKLENİLEN KDV’NİN İADESİ MÜMKÜN DEĞİL

Katma değer vergisine tabi olmayan bir teslim nedeniyle yüklenilen katma değer vergisinin indirimi söz konusu olmadığından, iadesinin de mümkün olmadığı hk.

İstemin Özeti: Davacının indirimli orana tabi işlemleri nedeniyle yaptığı katma değer vergisi iade talebi başvurusu üzerine hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 4.974,44 TL katma değer vergisi iade alacağı bulunduğu yolunda tesis edilen düzeltme fişinin iptali istemiyle dava açılmıştır.

Davayı inceleyen Vergi Mahkemesi kararıyla; davacının kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında 6 daire inşa ederek, bu dairelerden bir tanesini arsa sahibine teslim ettiği, diğer beş dairenin satışında % 1 oranında katma değer vergisi hesapladığı, indirimli oran nedeniyle katma değer vergisi iade talebinde bulunması üzerine hakkında düzenlenen raporda; bir kısım giderlerinin sahte fatura ile belgelendirildiği tespit edildiğinden bu giderlerin indirimlerinin reddi gerektiği, arsa sahibine teslim edilen 5 no.lu daire ile (...) isimli şahsa teslimi yapılan 6 no.lu daireler 150 m2’nin üzerinde olduğundan, bu daireler için %18 oranında katma değer vergisi hesaplanması gerektiği sonucuna varılarak katma değer vergisi beyan tablosunun yeniden oluşturulması üzerine davacının katma değer vergisi iade tutarının 4.974,44 TL olması gerektiği sonucuna varıldığı ve buna göre düzenlenen düzeltme fişinin davacıya tebliği üzerine, katma değer vergisi iade tutarının 4.974,44 TL değil, 19.439,00 TL olması gerektiğinden bahisle dava açıldığının anlaşıldığı, arsa payı karşılığı kat tesliminin, Borçlar Kanunu’nun 182 ve 232. maddelerinde geçen satım veya trampa akdi niteliğinde olmadığı, bir kişinin kat edinme karşılığında arsasını müteahhide vermesi ve inşa edilen binadan kat sahibi olması durumu, hukuki açıdan bir çok işlemi içeren ve arsanın değerlendirilmesi amacına yönelik, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin uygulanmasını da gerektiren, tamamen kendine özgü (sui generis) bir hukuki muamele olarak nitelendirilebileceği, kanunlarla öngörülmeyen, varsayıma ve benzetmeye dayanılarak yapılan bir vergilendirme ise, verginin kanunilik ilkesi ile bağdaşmayacağından, arsa karşılığı arsa sahibine bağımsız bölüm verilmesi katma değer vergisinin konusuna girmediğinden olayda arsa sahibine teslim edilen 5 no.lu dairenin teslimi, katma değer vergisine tabi olmadığından bu daire nedeniyle yüklenilen katma değer vergisinin iadesinin de mümkün olmadığı, 6 no.lu daire ise, 212 m2 olduğundan katma değer vergisi oranının %18 olması gerektiği, sahte fatura kullanımına ilişkin olarak davacının herhangi bir iddiası bulunmaması nedeniyle, bu faturalarda gösterilen katma değer vergisinin indiriminin reddinde de isabetsizlik bulunmadığından, hesaplanan katma değer vergisi iade tutarının hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Dokuzuncu Dairesi, 16.06.2010 günlü ve E. 2007/2620, K. 2010/3101 sayılı Kararıyla; Vergi Mahkemesi kararının, sahte faturalarda gösterilen katma değer vergisinin indirimi reddedilmek ve 6 no.lu dairenin 150 m2’nin üzerinde olması sebebiyle %18 katma değer vergisine tabi olduğu kabul edilmek suretiyle iadesi kabul edilmeyen katma değer vergisi yönünden davanın reddine ilişkin hüküm fıkrasının dayandığı hukuki ve kanuni nedenler Dairelerince de uygun bulunduğundan davacı tarafından ileri sürülen iddiaların sözü geçen kararın bu kısmını kusurlandıracak nitelikte görülmediği, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 29. maddesi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesinin (B) bendi uyarınca davacının katma değer vergisine tabi olmayan 5 no.lu dairenin teslimi nedeniyle yüklendiği katma değer vergisinin iadesini almasında, sahte belgeye dayanmaması şartıyla, yasal bir engel bulunmadığından aksi yöndeki mahkeme kararının arsa sahibine teslim edilen 5 no.lu daire nedeniyle davacının yüklendiği katma değer vergisinin iadesi isteminin reddine ilişkin hüküm fıkrasının hukuka uygun görülmediği gerekçesiyle kararın buna ilişkin hüküm fıkrasını bozmuş, kalan hüküm fıkrası yönünden temyiz istemini reddetmiştir.

Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeyle ilk kararın bozulan hüküm fıkrasında ısrar etmiştir.

Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve katma değer vergisine tabi olmayan dairenin teslimi nedeniyle yüklendiği katma değer vergisinin iadesini alması gerektiği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçesi yukarıda açıklanan Vergi Mahkemesinin ısrar kararı, aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, kararın bozulmasını gerektirecek durumda görülmemiştir.

Bu nedenle, temyiz isteminin reddine, oyçokluğu ile karar verildi(*).




(*)         KARŞI OY (X): Temyiz isteminin kabulüyle, ısrar kararının Danıştay Dokuzuncu Dairesinin bozma kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçe uyarınca bozulması gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.



Son Güncelleme: 27.11.2014 11:51
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177