03 Ekim 2014 Cuma 14:29
2014 Eylül ve Ekim Ayı Danıştay Kararları

2014 EYLÜL AYI DANIŞTAY KARARLARI

 



Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu

Tarih     : 30.04.2014

Esas No                : 2014/144

Karar No : 2014/307

AATUHK  Md. 35

VUK  Md. 10

LİMİTED ŞİRKETİN VARLIĞINDAN TAHSİL EDİLEMEYEN VERGİ ALACAĞININ TAHSİLİNDE TAKİP SIRASI

Limited şirketin mal varlığından tahsil edilemeyen vergi borcuna karşı kanuni temsilciler ile limited şirket ortaklarının sorumluluk durumlarının, aralarında sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Yasa’da da bir öncelik sıralaması yapılmadığından, şirketin mal varlığından tahsil edilemeyen vergi alacağı için şirket ortaklarının takip edilebileceği hk.

İstemin Özeti: Davacının ortağı olduğu (…) Ltd. Şti.’nin vadesinde ödenmeyen Ekim ila Aralık 2000 dönemlerine ilişkin vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi, gecikme faizi ve yargı harcı borçlarının tahsili amacıyla adına düzenlenen ödeme emirleri davaya konu yapılmıştır.

Davayı İnceleyen Vergi Mahkemesi kararıyla; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 5766 sayılı Kanunla değişik 35. maddesinin 1, 2 ve 3. fıkraları ile 5766 sayılı Kanunla eklenen geçici birinci maddesine değindikten sonra davacının şirkete 12.10.2000 tarihinde ortak olduğu ve 23.05.2005 tarihine kadar bu sıfatının devam ettiği, şirket adına yapılan tarhiyata karşı açılan davanın reddi üzerine düzenlenen 2 no.lu ihbarnamelerin 28.01.2008 tarihinde şirkete tebliğine karşın amme alacağının ödenmemesi nedeniyle düzenlenen ödeme emirlerinin de 23.07.2009 tarihinde şirket müdürüne tebliğ edildiği, ödeme emri içeriği vergi borçlarının ödenmemesi ve dava konusu yapılmaması üzerine ülke çapında şirket malvarlığı araştırması yapıldığı ve şirkete ait her hangi bir malvarlığına rastlanmadığı, 6183 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde yapılan değişiklikler ile kamu alacaklarından ikinci derecede sorumlu olan limited şirket ortaklarının sorumlulukları ile ilgili açıklayıcı hükümler getirildiği ve limited şirketin amme borçlarından, eski ve yeni ortakların ne şekilde sorumlu olacakları hususu düzenlendiği gibi diğer taraftan madde ile bu şahıslara sermaye hisseleri oranında müteselsil sorumluluk esası getirildiği, şirketten tahsil imkanı kalmayan amme alacaklarının tahsili için şirket ortaklarının sorumluluğuna gidileceğinin açık olması ve yargı kararları ile kesinleşen borcun adı geçen şirketten tahsili imkanının kalmaması karşısında, borcun doğduğu dönemde şirket ortağı olan davacının hissesi oranında takip edilmesinde ve adına ödeme emri düzenlenmesinde yasal isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Dokuzuncu Dairesi, 11.04.2013 günlü ve E. 2010/9949, K. 2013/3284 sayılı kararıyla; şirketten tahsil edilemeyen vergi borçlarının 5766 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi hükmüne dayanılarak 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca davacı adına şirket ortağı sıfatıyla dava konusu ödeme emirlerinin düzenlendiği 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesinin 4369 sayılı Kanun’un 21. maddesi ve 5766 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile değişik hali, 5766 sayılı Kanun’un yürürlük maddesi olan 27. ve geçici 1. maddelerine değindikten sonra, 5766 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin yürürlüğünün durdurulmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin kararı 14.05.2011 tarih ve 27934 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği görüldüğünden, 5766 sayılı Kanun ile 6183 sayılı Kanun’da yapılan ve vergi borcundan sorumlu tutulan şahıslar hakkında önceden var olmayan bir takım yeni sorumluluk yolları ve kriterleri getiren değişikliklerin, artık henüz tahsil edilmeyen amme alacakları için de geriye yürütülerek söz konusu alacakların tahsiline ilişkin olarak yapılacak işlemlere uygulanma imkanı bulunmadığından, uyuşmazlığın, davacının sorumlu tutulduğu kamu alacağının ait olduğu dönemlerde yürürlükte bulunan 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca çözümlenmesi gerektiği, 6183 sayılı Kanun’un uyuşmazlık konusu olan dönemlerde yürürlükte bulunan 35. maddesinin 4369 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle değişik düzenlemesine göre, ödeme emri ile takip edilen kamu alacakları hangi vergilendirme dönemine ilişkin olarak tahakkuk etmiş ise, şirket hakkındaki kanuni takip yolları tüketilmek koşuluyla bunların ödenmemesinden de yine aynı dönemde ortak olan kişinin sadece ortak olduğu dönemlerle sınırlı olarak sorumlu olacağı sonucuna ulaşıldığı, 213 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesinin birlikte değerlendirilmesinden; limited şirketin vergi borcunun öncelikle şirketin mal varlığından tahsiline çalışılması, vergi borcunun şirketten tahsilinin olanaksız olduğunun tespit edilmesi halinde ise, vergilendirme ile ilgili ödevleri yerine getirmekle sorumlu bulunmasına karşın, bu ödevleri yerine getirmeyen kanuni temsilcilerin takip edilmesi gerekmekte, şayet kanuni temsilcinin varlığından da vergi borcu tahsil edilemezse, ancak bu aşamada ortağın ilgili olduğu döneme göre sermaye miktarı veya sermaye hissesi göz önünde bulundurularak takip edilmesinin mümkün olduğu, vergi borcunun şirketten tahsilinin olanaksız hale geldiğinin anlaşılması üzerine şirketin kanuni temsilcisi adına ödeme emirleri düzenlendiği, daha sonra ortak olan davacının takip edildiği belirtildiğinden, şirketten tahsil edilemeyen kamu alacağının şirket ortağına başvurulmadan önce şirketin kanuni temsilcisi nezdinde yapılan takibat neticesinde tahsilinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği hususunun araştırılması ve bunun sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur.

Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeye ek olarak 213 sayılı Kanun’un 10. maddesindeki hükümden de anlaşılacağı üzere kanuni temsilciler, yerine getirmeleri gereken şirkete ait vergisel ödevlerin yerine getirilmemesi nedeniyle sorumlu tutuldukları halde limited şirket ortakları doğrudan doğruya sorumlu tutulduğundan ve kanuni temsilciler borcun tamamından müteselsilen sorumlu oldukları halde ortakların sorumluluğu sermaye payına isabet eden borçlarla sınırlanmış olup, kanuni temsilcilere rücu olanağı sağlanmış iken ortaklara böyle imkan tanınmadığından, iki ayrı sorumluluk durumunun aralarında sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Yasa’da da böyle bir öncelik sıralaması yapılmadığı gerekçesiyle ısrar etmiştir.

Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve asıl borçlu şirket ve şirketin kanuni temsilcisi takip edilmeden, ortaklığından dolayı sorumluluğu nedeniyle takip edilemeyeceği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Vergi mahkemesinin kararının ısrar hükmü aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

Ancak, vergi mahkemesinin kararı, vergi borcunun şirketten tahsilinin olanaksız olduğunun tespit edilmesi halinde vergilendirme ile ilgili ödevleri yerine getirmekle sorumlu bulunmasına karşın, bu ödevleri yerine getirmeyen kanuni temsilcilerin takip edilmesi gerektiği ve şayet kanuni temsilcinin varlığından da vergi borcu tahsil edilemezse ancak, bu aşamada ortağın takip edilmesinin mümkün olduğu gerekçesiyle bozulmuş olduğundan, uyuşmazlığın esasına ilişkin temyiz incelemesi yapılmamış olup, bu incelemenin Kurulumuzca değil, ilk derece yargı yerince verilen kararları temyizen incelemekle görevli vergi dava dairesince yapılması gerekmektedir.

Bu nedenle, temyiz isteminin ısrar hükmü yönünden reddine, kararın, davanın reddine ilişkin hüküm fıkrası temyizen incelenmek üzere dosyanın Danıştay Dokuzuncu Dairesine gönderilmesine, oyçokluğu ile karar verildi(*).



Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

Tarih     : 04.03.2014

Esas No : 2013/11894

Karar No  : 2014/7022

4857 s. İş K. Md. 25/2-g

İŞ SÖZLEŞMESİNİN DEVAMSIZLIK NEDENİYLE HAKLI OLARAK FESHİ

Taraflar arasındaki iş sözleşmesinde işçinin, talep ha­linde genel tatil günlerinde çalışmayı kabul etmiş olmasına rağmen, genel tatil günlerine denk gelen günlerde mazeretsiz olarak işe gelmemesi, işveren yönünden haklı fesih nedeni oluşturur.

İstemin Özeti: Davacı, davalı işveren bünyesin­de 28.05.2009-02.11.2012 tarih­leri arasında temizlik işçisi ola­rak çalıştığını, iş sözleşmesinin işverence haksız olarak feshedil­diğini, yapılan fesih işleminin geçersiz olduğunu beyanla iş ak­dinin feshinin geçersizliğine, işe iadesine, çalışmadığı 4 aya kadar maaşının kendisine ödenmesine, işe başlatılmaz ise 8 aylık kadar tazminatın davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalı üzerinde bırakıl­masına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, davacının iki gün üst üste mazeretsiz olarak devamsızlık yapması nedeniyle iş söz­leşmesinin haklı nedenle sona erdirildiğini belirterek, haksız ve dayanaksız davanın reddine, yar­gılama gideri ve vekalet ücretinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, davacının iş sözleş­mesinin işverence yapılan feshin geçerli nedene dayanmadığı ge­rekçesiyle davanın kabulüne ka­rar verilmiştir.

Kararı davalı taraf temyiz etmiş­tir.

Karar: İş sözleşmesinin, işçinin devam­sızlıkta bulunması nedeniyle iş­verence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraf­lar arasında uyuşmazlık söz ko­nusudur.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. maddesinin (II) numaralı ben­dinin (g) alt bendinde, “işçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi” halinde, işverenin haklı fesih imkanının bulunduğu kurala bağlanmıştır.

İşverenin ücretli ya da ücretsiz olarak izin verdiği bir işçinin, izin süresince işyerine gitmesi bek­lenemeyeceğinden, bu durumda bir devamsızlıktan söz edilemez. Ancak yıllık izin zamanını belir­lemek işverenin yönetim hakkı kapsamında olduğundan, işçi­nin kendiliğinden ayrılması söz konusu olamaz. İşçinin yıllık iz­nini kullandığını belirterek işye­rine gelmemesi, işverence izinli sayılmadığı sürece devamsızlık halini oluşturur (Yargıtay 9. HD. 01.07.2008 gün ve E. 2007/21656, K. 2008/18647 sayılı Kararı).

İşçinin işe devamsızlığı, her du­rumda işverene haklı fesih imka­nı vermez. Devamsızlığın haklı bir nedene dayanması halinde, işverenin derhal ve haklı nedenle fesih imkanı bulunmamaktadır (Yargıtay 9. HD. 09.05.2008 gün ve E. 2007/16956, K. 2008/11983 sayılı Kararı). İşçinin hastalığı, aile fertlerinden birinin ya da yakınlarının ölümü veya hastalığı, işçinin tanıklık ve bilirkişilik yapması gibi haller, işe devamsızlığı haklı kılan ne­denlerdir. Mazeretin ispatı nok­tasında, sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece özel sağlık kuruluşlarından alman raporlara da değer verilmelidir.

Devamsızlık süresi, ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü ya da bir ayda üç işgünü olmadıkça, işverenin haklı fesih imkanı yoktur. Belir­tilen işgünlerinde hiç çalışmamış olunması gerekir. Devamsızlık saatlerinin toplanması suretiyle belli bir gün sayısına ulaşılmasıyla işverenin haklı fesih imkanı doğmaz.

Devamsızlık, işçinin işine devam etmemesi halidir. İşyerine gittiği halde iş görme borcunu ifaya hiç başlamayan bir işçi devamsızlıkta bulunmuş sayılmamalıdır. İşçi­nin yapmakla yükümlü olduğu ödevleri hatırlatıldığı halde yap­mamakta ısrar etmesi ayrı bir fesih nedeni olup, bu durumda 4857 sayılı Yasa’nın 25/II-h mad­desi uyarınca değerlendirme ya­pılmalıdır.

Maddede geçen “bir ay” ifadesi takvim ayını değil ilk devamsız­lıktan sonra geçecek olan bir ayı ifade eder. İlk devamsızlığın ya­pıldığı gün ayın kaçıncı günüyse takip eden ayın aynı günü bir aylık süre sona erer. Son ayda ilk devamsızlığının gerçekleştiği gü­nün bulunmaması halinde son ayın son günü bir aylık süre dol­muş olur. Sonraki devamsızlıklar ise takip eden aylık dönemler içinde değerlendirilir.

İşgünü, işçi bakımından çalışıl­ması gereken gün olarak anlaşıl­malıdır. İş sözleşmesinde, genel tatil günlerinde çalışılacağına dair bir kural mevcutsa, bu tak­dirde söz konusu günlerde çalı­şılmaması da işverene haklı fesih imkanı tanır.

İşyerinde Cumartesi günü iş günü ise belirtilen günde devamsızlık da diğer koşulların varlığı halin­de haklı fesih nedenini oluştura­bilir (Yargıtay 9. HD. 05.10.2009 gün ve E. 2008/43280, K. 2009/25721 sayılı Kararı).

İş sözleşmesinin askıya alınma­sı durumunda, işçinin çalışması gereken günde işe başlamama­sı da devamsızlık olarak değer­lendirilmelidir (Yargıtay 9. HD. 25.04.2008 gün ve E. 2007/15152, K. 2008/10326 sayılı Kararı).

Somut olayda davalı işyerinde günde üç vardiya şeklinde sürekli bir çalışma yapıldığı ve çalışan­ların üç vardiya halinde haftanın altı günü çalıştığı dosya içindeki belge ve bilgilerle sabittir. Dosya içindeki 2012/Ekim ayı vardiya çizelgesine göre davacının 25-30 Ekim 2012 tarihleri arasında sabah vardiyasında görevlendi­rilmiştir. Davacı 28 ve 29 Ekim 2012 tarihlerinde mazeretsiz olarak işe gelmemiştir. Taraflar arasındaki iş sözleşmesinin 6. maddesinde davacı talep halinde genel tatil günlerinde çalışma­yı kabul etmiştir. Davacının bu kabulü nazara alındığında genel tatil günlerine denk gelen bu günlerde mazeretsiz olarak işe gelmemesi davalı işveren yönün­den İş Kanunu’nun 25/2-g mad­desi uyarınca haklı fesih nedeni oluşturmaktadır. Davacı devam­sızlığını makul gösterecek mazeretini ispat edememiştir. Mahke­mece davacının iş sözleşmesinin işveren tarafından devamsızlık nedeniyle haklı olarak feshedil­diğinden davanın reddine karar verilmesi gerekirken yapılan fes­hin geçersiz olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

4857 sayılı İş Yasası’nın 20/3. maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiş­tir.

Yukarıda açıklanan ge­rekçe ile mahkemenin kararının bo­zularak ortadan kaldı­rılmasına, davanın reddine kesin ola­rak, oybirli­ği ile karar verildi.



Danıştay 3. Dairesi

Tarih       : 17.09.2013

Esas No  : 2013/621

Karar No  : 2013/3477

VUK Md. 3

MÜKELLEFİN ANLATIMINI İÇEREN İNCELEME TUTANAĞININ MADDİ DELİL OLARAK KABULÜ GEREKİR

VUK’un 3. maddesinin (B) bendinde yazılı kural, mükellefin anlatımını içeren inceleme tutanağının maddi delil olarak kabulünü gerektirir. Tutanağa alınan anlatım, davacının ticaretini yaptığı madeni yağı, daha yüksek vergiye tabi motorin olarak kullanılmak üzere sattığı yolunda olduğundan ve kayba uğrayan özel tüketim vergisinin davacıdan aranmasında hukuka aykırılık bulunmadığından, mükellefin ifadesini içeren tutanakta yer alan; satışını yaptığı emtianın % 8-10 oranındaki kısmının akaryakıt olarak kullanıldığı yolundaki anlatımı da göz önünde bulundurularak tarh edilen cezalı verginin tutarı yönünden inceleme yapılarak karar verilmesi gerekirken, kanıt yükü davalı idareye yüklenerek tarhiyatın kaldırılması yolunda verilen karar hukuka uygun görülmemiştir.

İstemin Özeti: Madeni yağ ticareti yapan ve 19.10.2006-31.12.2006 dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, (…) Petrol Ürünleri San. ve Tic. Ltd. Şti.’nden satın aldığı 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli (1) sayılı listede yer alan on numaralı yağı akaryakıt olarak kullanmak üzere kamyon ve otobüs işletmelerine sattığının saptanması üzerine 4760 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin 2. bendi uyarınca Ekim, Kasım, Aralık 2006 dönemleri için re’sen salınan vergi ziyaı cezalı özel tüketim vergisine karşı dava açılmıştır. Vergi Mahkemesinin kararı ile; davacı adına, vergi incelemesi sırasında düzenlenen 01.06.2009 günlü tutanağa alınan; ticaretini yaptığı on numaralı yağın akaryakıt olarak kullanılmak üzere kamyon ve otobüs işletmesine satıldığı yolundaki anlatımına dayanılarak daha düşük vergi oranına tabi yağın daha yüksek oranlı akaryakıt olarak kullanılmak üzere teslimi nedeniyle motorin için uygulanan özel tüketim vergisi oranı esas alınarak vergilendirme yapılmış ise de, davacının teslim ettiği yağın ne kadarlık kısmının akaryakıt olarak kullanıldığının tam olarak tespitinin mümkün olmadığı, her ne kadar davacı tarafından emtianın % 8-10’unun akaryakıt olarak kullanımı dışında başka amaçlarla kullanıldığı ifade edilmiş ise de; inceleme raporunda davacının emtiayı akaryakıt olarak sattığı ya da işlemden geçirmek suretiyle niteliğini değiştirdiği ve yeni bir emtia alarak sattığı yolunda yapılmış somut bir tespit bulunmadığı, davacı anlatımının ise teslim ettiği yağın alıcılar tarafından akaryakıt olarak kullanılmış olabileceğine yönelik genel ve tahmini bir ifade içerdiği anlaşıldığından hukuka uygun görülmediği gerekçesiyle tarhiyat kaldırılmıştır. Davalı idarece; piyasada on numaralı yağ olarak tanımlanan emtiayı özel tüketim vergisi ödemeden satın alarak kamyon ve otobüs işletmelerine akaryakıt olarak teslim eden davacının emtianın motorin olarak kullanımından dolayı vergi kaybına neden olduğu, bu nedenle yapılan tarhiyatta kanuna aykırılık bulunmadığı ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Karar: Dava konusu vergilendirme, madeni yağ ticareti yapan davacı tarafından 2006 yılının Ekim, Kasım, Aralık aylarının muhtelif tarihlerinde (…) Petrol Ürünleri San. ve Tic. Ltd. Şti.’nden teneke ve varil olarak ambalajlanmış halde satın alınan 49.882 litre madeni yağın, aynı ambalajla kamyon ve otobüs işletmelerine motorin olarak kullanılmak üzere satıldığından bahisle 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nun 13. maddesinin 2. bendi uyarınca bu teslimlerden dolayı motorinin tabi olduğu oranda özel tüketim vergisinin ziyaa uğratılmasına sebebiyet verildiği sonucuna ulaşılarak yapılmıştır.

Dosyadaki belgelerden, davacının 4760 sayılı Kanuna ekli (I) sayılı listeye dahil madeni yağın ticaretini yaptığı ve (...)’de faaliyet gösteren (…) Otomotiv Boya San. Tic. Ltd. Şti. hakkında yapılan inceleme sırasında, bu şirket tarafından üretilen ve teneke ve variller halinde ambalajlı bir şekilde piyasaya sürülen madeni yağın kamyon ve otobüs sahiplerince satın alınıp doğrudan motorin olarak kullanıldığının, davacının da bu şekilde üretilen 49.882 litre madeni yağı aynı ambalajlarla (…) Petrol Ürünleri San. ve Tic.Ltd. Şti.’nden 2006 yılının muhtelif tarihlerde satın alıp, aynı ambalajla kamyon ve otobüs işletmelerine sattığının tespit edildiği ve 4760 sayılı Yasa’nın 13. maddesi uyarınca kayba uğradığı sonucuna ulaşılan özel tüketim vergisinin müteselsil sorumluluk esasına göre davacıdan arandığı anlaşılmaktadır.

Yasa koyucu 4760 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin 2. bendi uyarınca (I) sayılı listedeki malları düşük tutarlı vergiye tabi bir mal olarak kullanılmak amacıyla satın alan mükelleflerin söz konusu fıkra uyarınca tarhiyata muhatap alınabilmesini, satın alınan bu malları daha yüksek tutarlı vergiye tabi bir mal olarak kullanması veya satması koşuluna bağlamıştır.

İnceleme sırasında anlatımına başvurulan davacı tarafından; piyasada on numaralı yağ olarak bilinen madeni yağı (…) Petrol Ürünleri San. ve Tic. Ltd. Şti.’nden satın aldığı, malların kamyon ve otobüs işletmelerine motorin olarak kullanılmak üzere satıldığı, bazı müşterilerin ise makinelerinde kullandığı, malları kamyonlarda motorin olarak kullanılması için teslim ettiği ancak teslimin özel tüketim vergisine konu olduğunu bilmediği, varil ve teneke ambalajıyla satılan emtianın kamyon ve otobüslerde yakıt olarak kullanıldığı yolundaki ifadesi 05.12.2007 günlü tutanağa alınmıştır.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun, vergi kanunlarının uygulanması ve ispatı düzenleyen 3. maddesinin (B) bendinde; vergilendirmede, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu ve yemin hariç her türlü delille ispatlanabileceği, vergiyi doğuran olayla ilgisi doğal ve açık olmayan tanık anlatımının kanıtlama aracı olarak kullanılamayacağı, iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfetinin bunu iddia eden tarafa ait olduğu kurala bağlanmıştır.

213 sayılı Yasa’nın 3. maddesinin (B) bendinde yazılı kural, davacı anlatımını içeren 05.12.2007 günlü inceleme tutanağının maddi delil olarak kabulünü gerektirir. Tutanağa alınan anlatım, davacının ticaretini yaptığı madeni yağı, daha yüksek vergiye tabi motorin olarak kullanılmak üzere sattığı yolunda olduğundan, açık anlatımına göre düzenlenen inceleme raporu uyarınca 4760 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 2. bendi uyarınca kayba uğrayan özel tüketim vergisinin davacıdan aranmasında hukuka aykırılık bulunmadığından, vergi mahkemesince davacının 01.06.2009 tarihinde anlatımına başvurulduğunda verdiği ifadesini içeren tutanakta yer alan; satışını yaptığı emtianın % 8-10 oranındaki kısmının akaryakıt olarak kullanıldığı yolundaki anlatımı da göz önünde bulundurularak tarh edilen cezalı verginin tutarı yönünden inceleme yapılarak karar verilmesi gerekirken, kanıt yükü davalı idareye yüklenerek tarhiyatın kaldırılması yolunda verilen karar hukuka uygun görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesinin kararının bozulmasına, oybirliğiyle karar verildi.


Yazarlar :
'- -'


2014 EKİM AYI DANIŞTAY KARARLARI


Yargıtay 22. Hukuk Dairesi

Tarih   : 18.03.2014

Esas No  : 2014/153

Karar No: 2014/6458

4857 s. İş K. Md. 22, 24/II-f

ÇALIŞMA KOŞULLARINDA ESASLI DEĞİŞİKLİK VE İŞ SÖZLEŞMESİNİN HAKLI NEDENLE FESHİ

Taraflar arasındaki iş sözleşmesi ve görev tanımında temizlik işçisi olarak çalışacağı belirtilmiş olmakla birlikte, çalışma süresinin başlangıcından itibaren büro elemanı olarak çalıştırıldığı tanık beyanları ile sabit olan işçinin, temizlik işinde görevlendirilmesi üzerine, çalışma koşullarında esaslı nitelikte değişiklik ya­pıldığı gerekçesi ile gerçekleştirdiği feshin, haklı nedene dayandığının kabulü gerekir.

İstemin Özeti: Dava­cı, asıl işveren olan davalı K. Mü­dürlüğüne ait işyerinde değişen alt işverenlere bağlı olarak Ocak 2004-Ocak 2012 dönemi arasında çalış­tığını, iş sözleşmesinin başlangıcın­dan itibaren işyerinde büro elema­nı olarak çalıştırılmasına rağmen 12.01.2012 tarihinde temizlik işin­de görevlendirildiğini, çalışma ko­şullarında esaslı nitelikte değişiklik içeren bu görevlendirmeyi kabul etmeyerek iş sözleşmesini 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II-f bendi gereğince haklı nedenle feshettiği­ni ileri sürerek, kıdem tazminatı ile yıllık izin ücret alacağının tahsilini istemiştir.

Dava­lı (K) Müdürlüğü vekili, müvekkili ile temizlik hizmet alımının devre­dildiği yüklenici firmalar arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisi bu­lunmadığını, ihale makamı konu­munda olan müvekkili aleyhine açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddi gerektiğini, işçi tarafından gerçekleştirilen feshin haklı nedene dayanmadığını be­yanla davanın reddine karar veril­mesini talep etmiştir.

Davalı (O) A.Ş. vekili, davacının mü­vekkil şirkette çalışmaya başladığı tarih olan 05.01.2011 tarihinden önceki çalışma süresinden sorumlu tutulamayacaklarını, davacı ile mü­vekkili arasında imzalanan iş sözleş­melerinde davacının yapacağı işin açıkça temizlik işi olduğunun belir­tildiğini, davacının sözleşmede asli işi olarak belirlenen temizlik işinde görevlendirilmesinin çalışma koşul­larında esaslı değişiklik olarak kabul edilmeyeceğini ve feshin haklı nede­ne dayanmadığını savunmuştur.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, da­vacının iş sözleşmesini fesihte hak­sız olduğu gerekçesiyle kıdem taz­minatı isteminin reddine yıllık izin, ücret alacağı talebi yönünden ise davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davacı ve davalı K. Müdürlüğü vekilleri temyiz et­miştir.

Karar: Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde de­ğildir.

Davacının temyiz itirazları yö­nünden; taraflar arasında uyuş­mazlık çalışma koşullarında işçi aleyhine esaslı değişiklik olup ol­madığı noktasında toplanmaktadır.

4857 sayılı Kanun’un 22. maddesin­deki, “işveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulama­sıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak duru­mu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafın­dan altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işve­ren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleş­mesini feshedebilir. İşçi bu durum­da 17 ila 21. madde hükümle­rine göre dava açabilir” şeklindeki düzenleme, çalışma koşullarındaki değişikliğin normatif dayanağını oluşturur.

İş ilişkisinden kaynaklanan ve işin yerine getirilmesinde tabi olunan hak ve borçların tümü, “çalışma ko­şulları” olarak değerlendirilmelidir.

Kanun’un 22. maddesinin ikinci fıkrasında, çalışma koşullarının, tarafların karşılıklı uzlaşmaları ile değiştirilmesinin her zaman müm­kün olduğu kurala bağlanmıştır. Çalışma koşullarında değişiklik konusunda işçinin rızasının ya­zılı alınması yasa gereğidir. Aynı zamanda işverence değişiklik tek­lifinin de yazılı olarak yapılması gerekir. İşçi çalışma koşullarında yapılmak istenen değişikliği usulü­ne uygun biçimde yazılı olarak ve süresi içinde kabul ettiğinde, deği­şiklik sözleşmesi kurulmuş olur.

4857 sayılı Kanun’un 22. maddesin­de, çalışma koşullarında esaslı de­ğişiklik sebebiyle işçinin iş sözleş­mesini haklı olarak feshedebileceği öngörülmemiştir. Bununla birlikte çalışma koşullarının değiştirilmesi aynı zamanda koşullarının uygu­lanmaması anlamına geldiğinden, aynı Kanun’un 24. maddesinin (II-f) bendinde belirtilen hal, işçinin haklı fesih nedenleri arasında sayıl­mıştır.

Somut olayda; her ne kadar taraflar arasındaki iş sözleşmesi ve görev tanımında davacının temizlik işçi­si olduğu belirtilmiş ise de; davacı işçinin asıl işverene ait işyerinde çalışma süresinin başlangıcından itibaren büro elemanı olarak çalış­tırıldığı tanık beyanları ile sabittir.

Davalı (K) Müdürlüğü ile değişen alt işverenler arasında imzalanan hiz­met alım sözleşmelerinde, sözleş­me konusunun hizmet binalarının genel temizliği ile birimler arası ev­rak ve demirbaş taşıma hizmet alı­mı işi olarak belirtilmiş olması nedeni ile alt işveren işçisi olarak işe alınan işçilerin iş sözleşmelerinde görevlerinin temizlik işçisi olarak tanımlandığı, ancak fiili olarak te­mizlik işlerinde çalıştırılmadıkları anlaşılmaktadır.

Toplu ya da bireysel iş sözleşmesi, personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ile işyeri uygulamasın­dan doğan işçi ve işveren ilişki­lerinin bütünü, çalışma koşulları olarak değerlendirilmelidir. Ka­nunda mutlak emredici herhangi bir hüküm bulunmaması şartıy­la, çalışma koşullarını belirleyen kaynaklar arasında çatışma olması durumunda, işçinin yararına olan düzenleme ya da uygulamanın, çalışma koşulunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu durumda somut uyuşmazlık açısından, taraflar arasındaki iş sözleşmesinde belirlenmiş olan çalışma şartı ile işyerindeki fiili uygulamadan kaynaklanan çalış­ma koşulları arasında çatışma bu­lunduğundan ve fiili uygulama ile oluşan çalışma koşullarının işçinin yararına olduğu anlaşıldığından, fiili uygulama ile belirlenen göre­vin geçerli olduğu kabul edilmeli­dir. İşyerinde, büro görevlisi ola­rak çalışan davacı işçinin temizlik işinde görevlendirilmesi üzerine, çalışma koşullarında esaslı nitelik­te değişiklik yapıldığı gerekçesi ile gerçekleştirdiği feshin haklı nede­ne dayandığı sabittir. Saptanan bu durum karşısında ve yukarıda açık­lanan maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulduğunda, kıdem taz­minatı istemi yönünden davanın kabulü gerekirken reddine karar verilmesi isabetsizdir.

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı bozulmasına, oybirliğiyle karar verildi.

 

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

Tarih   : 17.03.2014

Esas No  : 2012/2259

Karar No: 2014/8616

4857 s. İş K. Md. 25/II, 26

İŞ SÖZLEŞMESİNİN HAKLI NEDENLE FESHİ VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

Güvenlik görevlisi olarak çalışan işçinin yapılan kontrolde yerinde olmadığı gibi yasak olmasına rağmen laptop getirmesi, durumu tespit eden tutanağı ve savunma istemi yazısını yırtması, tutulan tutanak içeriğine göre, davacının tutanağı tutan işveren işçisini tehdit ederek sataşmada bulunması ve bu eylemleri kabullenmesi dikkate alındığında iş sözleşmesinin feshi işveren açısından haklı neden oluşturur.

Haklı nedenlerle bildirimsiz fesihlerde uygulanmakta olan altı iş günlük nispi ve bir yıllık mutlak hak düşürücü süre, feshe yetkili makamın fesih nedeninin var olduğunu öğrendiği tarihte başlar. Soruşturma sonucu feshe yetkili makamın davranışı ve davranışın haklı neden ağırlığında olduğunu öğrenme tarihi ve buna göre fesih hakkının hak düşürücü süre içinde kullanılıp kullanılmadığının araştırılması gerekir.

İstemin Özeti: Davacı vekili, davacının davalı şirkete ait işyerinde alt işverenler işçisi ve güvenlik personeli olarak çalıştığını, en son ki alt işverenin (…) Ltd. Şti. olduğunu, davalı şirketin üst işveren konumunda olduğundan davacının işçilik alacaklarından sorumlu olduğunu, en son görev yerinde güvenlik şefi tarafından davacı hakkında görev yerini terk etmek iddiası ile tutanak tutulduğunu, bu tutanak doğrultusunda iş sözleşmesinin fesih edildiğini, yapılan fesih işleminin haksız olduğunu, davacının çalıştığı süre içerisinde yıllık ücretli izinlerinin tamamını kullanmadığını belirterek, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının davalı asıl işverenden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, zamanaşımı ve husumet itirazında bulunarak, şirketin davacının işçilik alacaklarından her hangi bir sorumluluğunun bulunmadığını, kaldı ki davacının iş sözleşmesinin müteahhit firma tarafından iş yeri kurallarına uymaması, iş sözleşmesine aykırı görev yerine laptop bilgisayar getirmesi gibi sebeplerle haklı olarak fesih edildiğini, dolayısıyla davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmadığını, davacının kullanmadığı izin ücreti alacağı hakkının bulunmadığını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda alınan hesap raporuna itibar edilerek, davacının iş sözleşmesini iş yeri kılık kıyafet ve işyeri kurallarına uymaması, 14.12.2010 tarihinde yapılan kontrol ve denetleme sırasında görev yerine laptop bilgisayar getirdiğinin tespit edilmesi, ayrıca güvenlik şefine tehdit ve hakaret içeren sözler söylemesi nedeniyle feshedildiği, fesih hakkının 6 günlük hak düşürücü süre içinde kullanılmadığı ve bu nedenle haksız olduğu, ayrıca haklı nedenin kanıtlanamadığı, kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı ve yıllık ücretli izin kullandırıldığının kanıtlanamadığı gerekçesi ile kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Karar: Dosyadaki yazılara, toplanan delillere kararın dayandığı kanunu gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

4847 sayılı İş Kanunu’nun 26. maddesinde düzenlenen 6 iş günlük nispi ve bir yıllık mutlak hak düşürücü süre aynı Yasa’nın 25. maddesinde ki haklı nedenlerle bildirimsiz fesihlerde uygulanmaktadır. Soruşturma açılması, savunma alınması, delillerin toplanması nedeni ile feshe yetkili makamın fesih hakkını kullanma süresi olay tarihi itibari ile uzayabilmektedir. Haklı fesih hakkının kullanılmasında hak düşürücü süre, feshe yetkili makamın önüne fesih için nedenin var olduğunun saptandığı tarihte başlar. Kısaca hak düşürücü süre, işverenin feshe yetkili makamın öğrendiği tarihten itibaren başlatılmalıdır.

Diğer taraftan işçinin işverenin düzenlediği iç talimatlara uymaması, güvenini kötüye kullanması, işverenin diğer bir işçisine sataşması ve iş güvenliğini tehlikeye düşürmesi 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II. d, e ve ı fıkralarında işveren için haklı fesih nedenleri olarak belirtilmiştir.

Somut uyuşmazlıkta güvenlik görevlisi olarak çalışan davacının 14.12.2010 tarihinde yapılan kontrolde görev yerinde olmadığı gibi yasak olmasına rağmen laptop getirdiği, bu durumu tespit eden tutanağı tanzim eden işveren çalışanı ve davacının şefinin tuttuğu tutanağı ve savunma istemi yazısını davacının yırttığı, tutulan tutanak içeriğine göre davacının tutanağı tutan işveren işçisini tehdit ederek sataşmada bulunduğu anlaşılmaktadır. Laptop getirme, görev yerini terk ve tutanağı yırtma eylemleri davacının da kabulündedir. Davacının davranışlarının 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II. maddesinin d, e ve ı fıkralarında belirtilen haklı neden niteliğinde olduğu açıktır. Bu nedenle mahkemenin haklı nedenin kanıtlanamadığı gerekçesi dosya içeriğine uygun değildir. Haklı neden kanıtlanmıştır.

Diğer taraftan davacının haklı neden teşkil eden davranışları 14.12.2010 tarihinde gerçekleşmiş, iş sözleşmesi ise 26.12.2010 tarihinde feshedilmiştir. Ancak davacı hakkında tutanak tutulduğu, savunmasının alındığı ve soruşturma yapıldığı sabittir. Bu soruşturma soncu feshe yetkili makamın davranışı ve davranışın haklı neden ağırlığında olduğunu öğrenme tarihi ve buna göre fesih hakkının hak düşürücü süre içinde kullanıp kullanılmadığı araştırılmadan, feshin hak düşürücü süre içinde kullanılmadığı gerekçesi de yerinde değildir.

Bu nedenle davalı işverenin fesih hakkını hak düşürücü süre içerisinde kullanıp kullanmadığı, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda araştırılarak, hak düşürücü süre geçmemişse, kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddine, hak düşürücü süre geçmişse bu taleplerin şimdiki gibi kabulüne karar verilmelidir.

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı bozulmasına, oybirliğiyle karar verildi.

 

Danıştay 3. Dairesi

Tarih    : 16.04.2013

Esas No  : 2013/5038

Karar No  : 2013/1386

KDVK Md. 29

KONUT YAPI KOOPERATİFİNE KARŞI ÜSTLENİLEN İNŞAAT TAAHHÜT İŞLERİNDE İNDİRİMLİ KDV ORANI UYGULAMASI

İndirimli oranda katma değer vergisi uygulanabilmesi için, inşaatın yapıldığı arsanın tapu sicilinde inşaat taahhüt hizmetini alan kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş ve inşaat ruhsatının kooperatife verilmiş olması gerektiği hk. 

İstemin Özeti: İnşaat taahhüt faaliyetinde bulunan davacı şirketin S.S. (A) Konut Yapı Kooperatifi ve (U) Konut Yapı Kooperatifine yapmış olduğu inşaat ve taahhüt işleriyle ilgili olarak 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 29. maddesi uyarınca indirimli orana tabi işlemler nedeniyle yaptığı iade talebinin, inşaat ruhsatının kooperatif adına düzenlenmeyerek arsa sahibi adına düzenlenmesi nedeniyle istisna kapsamında olmadığından bahisle reddine ilişkin 13.09.2008 günlü işlemin iptali ile 2006 yılında indirim yoluyla giderilmeyen (…) TL katma değer vergisinin iadesi istemiyle dava açılmıştır. Vergi Mahkemesi; davacı şirketin teslimlerinin konut yapı kooperatiflerine yapılıp, taahhüde dayandığının tartışmasız olduğu, yasal düzenlemelerde inşaat ruhsatının konut yapı kooperatifi adına düzenlenmiş olması gibi bir koşula yer verilmediğinden, inşaat ruhsatının münhasıran konut yapı kooperatifi adına düzenlenmemiş olmasının 3065 sayılı Kanun’un geçici 15. maddesinde yer alan indirimli oranda katma değer vergisine tabi olunmasına engel teşkil etmeyeceği sonucuna varıldığı, dolayısıyla davacı şirketin üzerinde kalan ve indirim yoluyla gideremediği katma değer vergisinin iadesi istemiyle yaptığı başvurunun inşaat ruhsatının söz konusu kooperatifler adına olmadığı gerekçesiyle reddi yönünde tesis edilen dava konusu işlemde yasal isabet bulunmadığı, Mahkemelerince verginin iadesine karar verilmesi yerindelik denetimi yerine geçeceğinden bu tür bir denetimin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi karşısında imkan bulunmadığından, şirketin belirtilen tutarda verginin iadesine karar verilmesi isteminin incelenmeksizin reddi gerektiği gerekçesiyle iade talebinin reddine ilişkin işlemi iptal etmiş, (…) TL katma değer vergisinin iadesine karar verilmesi istemini ise incelenmeksizin reddetmiştir. Davalı idare tarafından inşaatın yapıldığı arsanın tapu sicilinde inşaat taahhüt hizmetini alan kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş olması gerektiği ileri sürülerek kararın aleyhe olan hüküm fıkrasının bozulması istenmiştir.

Karar: Davacı şirket tarafından S.S. (A) Konut Yapı Kooperatifi ile (U) Konut Yapı Kooperatifine yapılan inşaat için alınan mal ve hizmet teslimlerinden doğan ve indirilemeyen katma değer vergilerinin iadesi istemini reddeden davalı idare işlemini iptal eden vergi mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun; taşınmaz mülkiyetinin konusunu arazinin, tapu kütüğünde ayrı sayfalarda kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar ile kat mülkiyetine geçilmiş bağımsız bölümlerin oluşturduğuna ilişkin 704. maddesi; malikin, hukuk düzeninin sınırları içinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunmaya yetkili olduğuna ilişkin 683. maddesi ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılıp, yapısı değiştirilmedikçe ayrılmasına olanak bulunmayan bütünleyici parçalarına da malik olacağı yönündeki 684. maddesi ile arazi üzerindeki mülkiyetin, kullanılmasında yarar bulunduğu ölçüde arz katmanlarını da kapsayacağı ve bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapıların da gireceğine ilişkin 718. maddesi; arazi veya arsa üzerine inşaat yapma yetkisinin taşınmaz malikine tanındığını göstermektedir.

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 20. maddesi yapının, kendisine ait tapusu bulunan kimseler tarafından arazi, arsa veya parsellerde, imar planı, yönetmelik, ruhsat ve eklerine uygun olarak yapılabileceğini; 22. maddesi ise yapı ruhsatı almak için başvurunun, yapı sahipleri veya kanuni vekilleri tarafından dilekçe ile yapılmasını öngördüğünden, inşaat ruhsatının da Türk Medeni Kanunu’nun taşınmaz malikini yetkili kıldığı tasarruf yetkisinin kapsamına girmesi nedeniyle taşınmaz maliki tarafından ve onun adına verilmesi olanaklıdır.

Taşınmaz maliki herkese ve resmi mercilere karşı da ileri sürülebilecek, bu yönüyle mutlak haklardan olan bir ayni hakka sahip olmasına karşın; malike karşı yapı inşaı taahhüdünü içeren sözleşmenin kişisel hak yaratacağı ve müteahhidin, tapu sicil müdürlüğü veya belediye ve valiliklerde malik adına ve onun tanıdığı özel yetkiye dayanarak işlem yapabileceği açıktır. Bu nedenle arazi veya arsa maliki ile arsa payı karşılığı yapı taahhüdünü yüklenen davacı kooperatifin bu taahhüdü, yaptığı ikinci bir sözleşme ile bir inşaat şirketi aracılığıyla yerine getirmesi halinde de yapının bütünü üzerindeki tasarruf yetkisi, arsa veya arazi malikinde kalacaktır. Arsa sahiplerinin onayı olmadıkça yapıdaki herhangi bir bağımsız bölümün veya yapının belli bölümlerinin kooperatif tüzel kişiliği adına tesciline olanak kalmayacağından kooperatifin, ortaklarına mülkiyetini intikal ettirebileceği herhangi bir irtifak payının varlığından söz edilemeyecektir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin yerine getirilmesinden dolayı sözleşmenin tarafları arasında çıkabilecek herhangi bir uyuşmazlık halinde kooperatif ancak, arsa üzerine inşa olunan yapı maliyetinden doğan alacaklarını talep edebilecektir.

Davacı şirketin teslimlerde bulunduğu kooperatiflerin konut yapı kooperatifleri olduğu, iş inşaat işi olup, bu kooperatiflere yapıldığı, taahhüde dayandığının tartışmasız olduğu, yasal düzenlemelerde inşaat ruhsatının konut yapı kooperatifi adına düzenlenmiş olması gibi yasal bir koşula yer verilmediği, bu nedenle inşaat ruhsatının münhasıran konut yapı kooperatifi adına düzenlenmemiş olmasının 3065 sayılı Kanun’un geçici 15. maddesinde yer alan indirimli oranda katma değer vergisine tabi olunmasına engel teşkil etmeyeceği sonucuna varıldığı, dolayısıyla davacı şirketin üzerinde kalan ve indirim yoluyla gideremediği katma değer vergisinin iadesi istemiyle yaptığı başvurunun inşaat ruhsatının söz konusu kooperatifler adına olmadığından bahisle reddi yönünde tesis edilen dava konusu işlemde yasal isabet bulunmadığı gerekçesiyle işlem iptal edilmiş, verginin iadesine karar verilmesi istemi ise incelenmeksizin reddedilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun ve İmar Kanunu’nun yukarıda değinilen düzenlemeleri uyarınca, indirimli oranda katma değer vergisi uygulanabilmesinin, inşaatın yapıldığı arsanın tapu sicilinde inşaat taahhüt hizmetini alan kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş ve inşaat ruhsatının kooperatife verilmiş olmasını arayan dava konusu işlem bu uygulamanın öngörülüş amacına uygun olduğundan mahkeme kararının bozulması gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesinin kararının temyize konu hüküm fıkrasının bozulmasına, oyçokluğuyla karar verildi(*).




(*)         (X) KARŞI OY: Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçe karşısında vergi mahkemesi kararının bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından temyiz isteminin reddi ve kararın onanması gerektiği görüşüyle karara katılmıyorum.

 


Yazarlar :
'- -'


Son Güncelleme: 03.10.2014 14:32
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol