Rahmi
Rahmi
18 Ekim 2015 Pazar 23:06
Terör ve terör örgütü tanımı

 Prof. Dr. Ersan Şen

 

Siyasi, dini veya iktisadi hedeflere ulaşmak amacıyla, araç olarak insanların can ve mal güvenliklerini tehlikeye düşürecek ve onlara zarar verecek şekilde, yine bunun yanında resmi, yerel ve merkezi yönetimlere karşı baskı, yıldırma, tehdit, cebir ve şiddet içeren eylemlere ve bunlarla oluşturulan korku ortamına “terör”, teröre başvuran organize yapılanma “terör örgütü” ve mensuplarına da “terörist” denilmektedir.

 

Türk Dil Kurumu “terör” kavramını; yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş olarak tanımlamaktadır.

 

Terör esasında soyut bir kavramıdır. Bu konu ile ilgili 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nu incelediğimizde; terörün, terör suçlusunu, terör suçlarının, terör amacı ile işlenen suçların, terör örgütünü ve örgüt propagandasının maddeler halinde açıklandığını görmekteyiz.

 

Kanuni tanıma göre “terör”; “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir” (3713 sayılı Kanun m.1).

 

3713 sayılı Kanunun 3. maddesine göre; Türk Ceza Kanunu’nda yer alan Devletin birliğini ve Ülke bütünlüğü bozmak (TCK m.302), askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma (TCK m.303), Anayasayı ihlal (TCK m.309), Meclise darbe (TCK m.311), Hükümete darbe (TCK m.312), Hükümete karşı silahlı isyan (TCK m.313), silahlı örgüt (TCK m.314), silah sağlama (TCK m.315), yabancı hizmetine asker yazma veya yazdırma (TCK m.320) ve Cumhurbaşkanına suikast (TCK m.310/1) suçları mutlak terör suçu olarak nitelendirilmiştir.

 

Görüleceği üzere; “terör suçu” adı ile ayrı bir suç ve ceza öngörülmemiştir. Suçların nitelikleri ve 3713 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan suçların terör maksadıyla işlenmesi hallerinde, “terör suçu” gündeme gelmektedir. Bu suçların işlenmesi halinde, cezalar yarı oranında artırılacaktır. Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 3713 sayılı Kanunun 1. maddesinde sayılan amaçlara yönelik olarak suç işlemek için kurulan yapılanmalara ise “terör örgütü” denilmektedir. Suçsuzluk/masumiyet karinesini de dikkate alarak, bir terör örgütünün varlığının kabulü ve mensupları hakkında buna göre hareket edebilmek için, öncelikle bir terör örgütü yapılanmasının varlığının tespit edilebilmesi gerekir. Bu varlığın tespiti, dört şekilde mümkündür; iç hukukta kesinleşmiş mahkeme kararı, ulusüstü yargı erkinin kesinleşmiş kararı, bağlayıcı uluslararası sözleşmeler ve uluslararası resmi bir teşkilatın bağlayıcı kararı. Bunlardan birisi olmaksızın; terör örgütü, mensubu, propagandası, terör suçu veya terör amacıyla işlendiği ileri sürülen suçlardan dolayı açılan soruşturmalarda, ceza yargılaması tekniklerinin uygulanması mümkün olmakla birlikte, terör örgütünün varlığının kabulüne bağlı tedbir ve yaptırımların tatbiki isabetli değildir.

 

Terör için; örgüt, şiddet ve ideoloji şarttır. Terör bir yöntemdir, ancak maksadı daima siyasidir. Etnik kimlik, din, mezhep veya siyasi görüş terör için birer motivasyon aracıdır. Siyasi bir hedefi esas alan, hatta ilerleyen zamanda bu hedefi ilerleten veya geliştiren terör örgütü yapılanması, o an için etkili vasıtasını seçip, cebir ve şiddet yöntemine başvurur. Terör örgütü için o an etkili araç milliyetçilik ise, onu kullanır ve siyasi hedefine ulaşmaya gayret eder. Bu sebeple, terör örgütünün motivasyon kaynağı değişkenlik gösterebilir. Terör örgütünün siyasi amacının neler olabileceği, 3713 sayılı Kanunun 1. maddesinde sayılmıştır. Örgüt; din ve mezhebi motivasyon aracı olarak kullanabilir ki, bu durumda din ve mezhebin örgütün siyasi hedefi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Terör örgütü, din ve mezhep unsurundan ayrı bir siyasi hedefe sahiptir. “Korku” unsurunu esas alan terör örgütü; yerine göre bir din ve mezhebi vasıta olarak kullanarak, 3713 sayılı Kanunun 1. maddesinde gösterilen siyasi hedefine ulaşmaya çalışır. Terör örgütü; ülke bütününde veya ülkenin bir kısmında devletin gücünü zayıflatıp ortadan kaldırmayı ve yerine geçmeyi hedefleyebileceği gibi, yapılanmasını uluslararası boyuta taşıyan örgütlerin hedefleri kapsamında terör eylemlerini hakimiyet kurdukları veya kurmaya çalıştıkları bölgelerin dışına taşımayı hedefledikleri de görülmektedir. Bu durumda terör örgütü, ya ses getirici bir eylem veya düşman unsur olarak kabul ettiği ülkeye ve vatandaşlarına baskı yapıp korku salmak, huzur ve sükunu bozmak için sistematik veya münferit eylemlerde bulunabilir. Elbette terör örgütünün kapasitesi; örgütün üye sayısı, lojistik gücü ve eyleme giriştiği bölgelerde elde ettiği destek, eylem bölgesinin hakimiyetini elinde tutan ülkenin önleyici gücünün zayıflığı ile doğru orantılıdır. Ancak bu noktada devlet; keyfi davranamaz ve yerleşim alanlarına sızan terör örgütü mensuplarına karşı başlattığı operasyonel faaliyetlerde o mahalde yaşayan her bireyi “terörist” olarak kabul edemez. Devlet, her durumda hukuk kurallarını dikkate almak, kendisine göre değil, maddi vakıaya göre doğru ile yanlışı ayırmak zorundadır.

 

Meşru güce karşı siyasi hedefleri doğrultusunda cebir ve şiddete başvuran terör örgütlerini, amaç ve eylemlerinin ağırlıkları bakımından aynı görmek mümkün değildir. Ancak tümünde bu eylemlerin sonuçları aynıdır, çünkü terör eylemlerinde insanların can ve mal güvenlikleri tehlikeye düşer ve zarara uğrar. Devletin işi zordur, bir taraftan masum insanları korumak, onlara zarar vermemek ve onların zarar görmesini önlemek, diğer taraftan da suç işlemek isteyene ve suç işleyene karşı koymak zorundadır. Ancak bu da devletin vazifesidir. İşte bu nokta, meşru güç olan devlet ile bu gücü zayıflatmayı ve ortadan kaldırmayı hedefleyen, bunun için de kaos ve anarşi ortamına ihtiyaç duyan terör örgütünü birbirinden ayırır.

 

Devletin politikaları olur, fakat ideolojisi olmaz. Devlet, suç işlemeyi hedefleyen hiçbir suç ve terör örgütü ile yakınlık kuramaz, kendi politika ve görüşlerine hizmet ettiği için bu örgütleri destekleyemez. Ancak günümüzde; bazı menfaatler nedeniyle devletlerin birbirlerine doğrudan düşmanlık yapmak yerine, kendilerine yakın gördükleri terör örgütlerini doğrudan veya dolaylı olarak destekledikleri görülmektedir. Oysa yukarıda tanımladığımız terör bir suçtur, bunun da iyisi ve kötüsü yoktur. Gerek uluslararası ve gerekse ulusal alanda, hangi motivasyon ve araçla hareket ettiğine bakılmaksızın kendi siyasi hedefine ulaşmaya çalışan her terör yapılanmasına karşı aynı kararlık, duruş ve önleyicilik sergilenmeli, suç işleyenler yakalanıp adalet önüne çıkarılmalıdır. Bu konuda, uluslararası işbirliğine, samimiyete ve ortak hareket planına da ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Birçok insanını iç ve dış teröre kurban veren Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde uluslararası boyuta ulaşan terör eylemlerinin en büyük mağdurlarından birisidir. Bu mağduriyetin giderilmesinin yolu; herkesin samimi olarak elini taşın altına koymasından, uluslararası işbirliğinden, “senin teröristin iyi-benim teröristim kötü” dememekten ve ülkelerin birbirlerinin bağımsız ve egemenliklerine saygı göstermesinden geçer. Aksi halde hiç kimse, kendi sınırlarında huzuru ve barışı bulamayacaktır.

 

Son söz; toplum halinde birlikte yaşamak istiyorsak, belirli müşterek noktalarda asgari uzlaşmayı sağlamalıyız. Bunun yolu, müşterek akıldan geçer.

 

Siyasete batmamış hukuktan, yani hukukun üstünlüğünden, kişiselleştirilmiş vakıaların yansıtılmadığı ve emsal alınmadığı yargıdan, ifade hürriyetinin korkmadan ve baskı hissetmeden kullanılmasından bahsederken, aslında ana sorunun bundan daha ötesi olduğu, insanların bedenlerine, maddi ve manevi bütünlüklerine, yani yaşam haklarına yönelen ihlallerin öne çıktığı, deyim yerinde ise insanın hiçe sayıldığı görülebilmektedir. Kötü olan da budur. Varlığın hiçe sayıldığı ve önemsenmediği, değişik nedenlerle ötekileştirildiği bir ortamda, hangi hak ve hürriyeti olması gerektiği gibi, neye ve kime göre kullanacaksınız, bu noktada “eşitlik” ilkesini ve hukuk güvenliği hakkını nasıl koruyacaksınız?

 

Bu nedenle; farklı ırk, din, mezhep ve siyasi görüşlerin birlikte yaşama ve bir ulus altında toplanma, ortak değerlere ve politikalara saygı çerçevesinde ulusu oluşturan her bireyin temel hak ve hürriyetleri eşit düzeyde kullanma kültürü oluşturulmadan, temel sorunun çözülmesi mümkün olamayacaktır.

 

Çözüm yeri; Türk Milleti ve temsili demokrasiye göre iradesini yansıttığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Çözüme ise; ancak birlik ve beraberlikle, hukukun evrensel ilke ve esaslarına bağlı hareket etmekle, “sen – ben” demeden kişi hak ve hürriyetleri, Millet ve Ülke için çalışmakla ulaşılabilir.

 

 adalet.org

Son Güncelleme: 18.10.2015 23:09
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol