10 Nisan 2013 Çarşamba 11:19
Av.Başar Yaltı 'TBB değişmelidir diyorsanız, onun gereklerine göre davranmak zorundasınız'.
 
Adaletbiz/ Yeşim TURAN: Başar Bey yakın bir zaman önce sizinle TBB üzerine bir röportaj geçekleştirdik. Bize önemli ve ses getiren açıklamalarda bulundunuz. Röportajımıza TBB Yönetim Kurulundan M. Turgay Bilge’nin yorumu oldu. Yaptığımız bu röportaj ve yorum için neler söyleyeceksiniz?

Av. Başar Yaltı
:
Tepkilerin olumlu olduğunu düşünüyorum. Birçok kişiden telefon aldım. Söyleşimiz umduğumdan fazla ses getirdi diye düşünüyorum. Özellikle İstanbul dışından arayanlar oldu. Görüş belirtiler. Devrimci bir sesin ortaya çıkması zannediyorum özlenen bir durumdu. Bu bakımdan, röportajın özellikle bizi sınırlayan bazı kavramların dışına taşmış olması, birçok arkadaşta farklı düşüncelere yol açsa da, genelde olumlu değerlendirdi. Ancak röportajın altında bir yorum var, bu yorumda Barolar Birliği’nin sol dünya görüşü ile temsil edilmesinin yanlış olduğu dile getiriliyor. Bunu biraz açmakta yarar görüyorum.
Barolar Birliği ve baroların her biri hukuk kurumlarıdır. Hukukun temel amacı ise adaleti sağlamaktır. Adalet dendiğinde benim aklıma önce eşitlik ve özgürlük gelir.

1789 Fransız ihtilalinde ortaya konan üç temel ilke vardır. Solun temel ilkeleri, Marksist analizleri ve felsefik temelleri bir yana bırakırsak, solun üç temel ilkesi vardır: Eşitlik, özgürlük, dayanışma (o tarihte kardeşlik olarak söylenmişti). Şimdi soruyorum. Eşitlik olmadan, özgürlük olmadan, dayanışma olmadan adalet olabilir mi? Hak aranabilir mi? Dolayısıyla, Türkiye Barolar Birliği’nde veya herhangi bir hukuk kurumunda sol fikirler kendini ifade edebilmelidir, yer bulmalıdır derken aslında adalet yer bulmalıdır demek istiyoruz. Çünkü adalet kimin için vardır? Adalet, yoksullar için vardır, ezilenler için vardır, sömürülenler için vardır. Daha doğrusu bu kesimler için adaletin bir anlamı vardır. Güçlünün, iktidarda olanın adalete ihtiyacı yoktur. Adalete ihtiyacı olanlar güçlünün karşısında, iktidarın karşısında duranlar, ezilenler sömürülenler ve haklı olanlardır. Haklı olanların kendilerini ifade edecekleri duygunun, insanın temel duygusunun adalet olduğunu düşünüyorum. Adalet, yani herkesin hakkına kavuşması ancak sol felsefe ile temellendirilebilir, somutlaştırılabilir ve gerçekleştirilebilir. Ayrıca hukuku, daima kamunun veya alttakilerin bir argümanı olarak görmemiz gerekir. Hukukun son hedefi, adaleti sağlamaktır. Hukuk aynı zamanda meşrulaştırma aracıdır. Yani nasıl kullanırsanız, daha doğrusu kimin elindeyse hukuk ona göre şekillenebilir. Dolayısıyla her iktidar kendi hukukunu yaratır. Bunu Marksist analizle nasıl açıklıyoruz? Üretim ilişkileri belirleyicidir diyoruz. Dolayısıyla ekonomik ilişkilerinden kaynaklanarak hükümran olanlar, hukuku da yaratırlar.

Aslında iktidarı bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Yasama, yürütme ve yargı diye belirlenen kuvvetler ayrılığı, iktidar bütünün birer parçasıdır. Buradaki yargı, yasamadan ve yürütmeden ayrı bir şey olarak düşünülemez. İşte benim ifade etmeye çalıştığım şu ki; öncelikle iktidarın kimin elinde olduğuna bakmak gerekiyor. Ben, hukuku ve hukuk kurumlarını, altta olanların, altta kalanların yararlanabileceği bir sisteme dönüştürmek gerekir diye düşünüyorum. Bunun için artık solcu olmaya bile gerek yok. Liberal bir felsefeci olan John Rawls şöyle diyor:

“ Adalet, en zor durumda olanların, en çok kayrılması gerektiği ilkesine dayanır”
Bunu söyleyen John Rawls, Amerikalı liberal bir felsefeci. Dolayısıyla bir liberal düşünür bile, adalet sistemi için, hukuk sistemi için, “En zor durumda olanları, yani toplumun en alt kesiminde olanlarını, ezilenleri, çalışanları, emek verenleri, sömürülenleri en çok kayıracak şekilde kurulması gerekir” diyorsa sol felsefenin bunun ötesine geçmesi gerekmez mi?

Sol felsefenin temelinde eşitlik vardır. Tabii ki, matematiksel anlamda bir eşitlik sağlanamayacağını hepimizi biliyoruz. Ama toplumun ürettiği değerlerden, herkes en azından dengeli bir şekilde yararlanmalıdır. Dolaysıyla söyleşinin altına görüş açıklayan değerli arkadaşımızın kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayıp, üstelik idol olarak da Behice Boran’ı seçip, ondan sonra da “burası Barolar Birliğidir, milliyetçisi gelir, dincisi gelir” şeklinde yorum yapması çelişkidir. Neden çelişkidir? Çünkü biz burada hukuku konuşuyoruz ve hukuku savunuyoruz. Hukuku savunurken, hukukun içinde milliyetçilik, dincilik veya ırkçılık diye bir şey olamaz ki. Hukuk bir kurallar bütünü olarak bir sistemi tarif ediyorsa, o sistem kime hizmet ediyorsa ona göre şekillenir.

Benim söylemek istediğim, Türkiye Barolar Birliğinin halka ve kamuya hizmet edecek bir kurum olmasıdır. Bunun olması içinde de sol felsefeden esinlenmesi gerekir. İçinde sol olmayan, sol felsefeye dayanmayan bir adalet duygusu sadece sanaldır. Adaletin somutlaşması ancak sol düşüncenin hayata geçmesi ile mümkün olabilir. Hep söylenir ya; size seyahat özgürlüğü tanınır ama cebinizde para olmazsa tanınan özgürlüğün anlamı kalmaz, bu özgürlüğü kullanamazsınız. Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz nedir? Sosyal adaleti gerçekleştirecek şekilde, yani kişilerin özgürleşmesini sağlayacak şekilde ve o özgürlüğü kullanabilecek şekilde bir toplumsal düzenden yana olmaktır. Buna engel bir şey de yoktur.

Cumhuriyetçiliği niye savunuyoruz biz? Belki bunu da açmamız lazım. Cumhuriyet kavramı çok önemli. Bize bütün kavramların içini boşaltarak sunuyorlar. Oysa cumhuriyet gerçekten son derece önemli bir kavram, ben kendimi solcu olarak tarif ediyorum. Ama bu cumhuriyetçi olmadığım, ulusalcı olmadığım anlamına kesinlikle gelmez. Ama cumhuriyet sadece 1923 te kurulmuş bir kurummuş gibi, sanki bir gün akıllarına gelmiş de öyle ilan edilmiş gibi anlatılır. Hayır, öyle değil. Biz daha Türkiye Cumhuriyetinin 1923 deki kuruluş felsefesini bile kavrayacak durumda değiliz ne yazık ki… Atatürk’ü büyük yapan, dağılmış bir imparatorluk koşullarında, 600-700 yıllık, hatta geçmişe doğru giderseniz 1000 yıllık bir kültüre karşı, aydınlanma felsefesine dayalı bir yeni oluşum yaratıp, adına cumhuriyet demesidir. Çünkü cumhuriyet, 1789 Fransız ihtilalinden sonra, ulusal egemenlik kavramı ve ulus devletlerin ortaya çıkmasına paralel gelişen bir kavram. Ama cumhuriyet özünde tahakküme karşı olmak demektir. Bireyin özgürleşmesi demektir.

Burada tahakkümden ne anlaşılması gerektiğini açmamız gerekmektedir.
Tahakküm; her türlü, maddi ve manevi baskı odağını kapsar. Tahakküm, tek tek bireyler üzerinde olacağı gibi, toplumun tümü üzerinde de olabilir. Tahakküm, dini tahakküm şeklinde ortaya çıkabilir, oligarşik bir tahakküm olabilir, tek adamın yönetimi, yani imparatorun, kralın, padişahın tahakkümü olabilir, hatta çoğunluğun tahakkümü olabilir.
Hatta hatta, bugünlerde mahalle baskısı dediğimiz şey dahi olabilir. İşte cumhuriyet, bireyi belirttiğim bu tahakküm odaklarına karşı özgürleştiren rejimin adıdır. Eğer kişi özgür değilse, özgürleşememişse Cumhuriyet kendini tam olarak gerçekleştirememiştir demektir.
Türkiye cumhuriyeti demek, Türkiye cumhuriyetinde yaşayan insanların, feodal hiçbir bağın altıda olmaması demektir. Hiçbir aşiret düşüncesinin altında olmaması demektir. Hiçbir inancın baskısı altında olmaması demektir. Tabii ki kişisel olarak insanların inançları olacaktır. O ayrı bir şey. Ancak cumhuriyeti tamamlayan bir öge olarak laiklik bunun için vardır. Kısaca, bütün tahakküm odaklarının ortadan kaldırıldığı bir sistemin adıdır, Cumhuriyet. İnsan ancak, herhangi bir tahakküm odağının olmadığı yerde kendini özgür hissedebilir. İşte bizim temel olarak kabul ettiğimiz özgürlük, eşitlik ve dayanışma duygularının, ortamının gerçekleşebilmesi için öncelikle tahakküm odaklarının ortadan kaldırılması gerekiyor. Cumhuriyet bu demektir. Bu tahakküm odakları ortadan kalktıktan sonra da demokrasi gerekir, laiklik gerekir, tabii sosyal hukuk gerekir. Sonuç olarak, Türkiye Barolar Birliğinin yapısı çağdaş gereklere göre şekillenmelidir. Burada oluşacak yönetimin mantalitesi bu gerekleri görecek, adalet duygusunun sosyalleşmesini sağlayacak, tahakküm odaklarını ortadan kaldıracak bir anlayışa göre yapılanmalıdır. Bunun böyle olmasını istemekle, değerli arkadaşımızın dediği gibi; “barosuna milliyetçi, etnik, dinsel, emperyalist vs dünya görüşleri yönünde şekil vermek isteyenlerin mücadelesine meşruiyet tanımış” olmayız. Bizim sözünü ettiğimiz şey, adalet felsefesinin özünü barolara ve TBB ne taşımaktır.

Adaletbiz/ Yeşim TURAN :
Peki Yeni Yaklaşımlar sitesinde bir bildiri yayınlandı. Bu bildiriyi daha detaylı açıklar mısınız?

Av. Başar Yaltı
:
Öncelikle belirtmeliyim ki, bildirinin altında 14 imzanın bulunması İstanbul Barosu delegelerinden sadece 14 kişinin bu anlayışta olduğunu göstermez.

Adaletbiz/ Yeşim TURAN :
Daha mı fazladır?


Av. Başar YaltıTabii ki daha fazla! Biz zaten bu bildiriyi herkese imzaya açmadık. Benim temasta olduğum arkadaşlarımın içerisinden dar bir grupla bu konuyu konuştuk. Burada ifade edilenler herkesin bildiği şeyler. İstanbul Barosunda olsun, diğer barolarda olsun, konuşulan şeyler.
Dayanılan argüman nedir? Bildiride de ifade edildiği gibi İstanbul Barosu delegeleri bir karar aldı: Türkiye Barolar Birliği’nin mevcut yönetimi ve onu temsilen Başkanı değişmelidir.

Çünkü bizim birinci derdimiz Cumhuriyet.
Biliyorsunuz bir iddia var, 1923 yılında kurulmuş olan cumhuriyet artık yok. 2023’te tümüyle kaldırılacak deniyor…
1923 de, aydınlanma felsefesine dayalı olarak Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet, demokratik bir cumhuriyettir ve onu geliştirecek bir anlayışa göre kurulmuştur. Ama şimdilerde ortadan kaldırılan bu Cumhuriyetimiz yerine kurulmak istenilen “Cumhuriyet” kesinlikle teokratik ve totaliter nitelikte bir Cumhuriyet olacaktır. İşte böyle bir sürecin içindeyken, cumhuriyetin değerleri yıpratılırken TBB Başkanı sesini çıkartmamış, sessiz kalarak onay vermiştir. Bizim TBB değişmelidir derken birinci gerekçemiz budur. Bunu ortaya koyalım bir kere.

İkincisi, yargının / hukukun durumu…
2010 yılında biliyorsunuz bir referandum yapıldı. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı güya daha geliştirilecekti, tabana yayılacaktı. Ne oldu 2010 yılı referandumu sonucunda? Tarafsızlığı bariz şekilde olmayan, hatta bana göre polisleşmiş, bir ölçüde cemaatleşmiş bir yargı sistemi ile yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı ortadan kaldırıldı. 2010 yılı referandumundan sonra HSYK yeniden yapılandırıldı ve orası belli bir kesimin eline geçti. Hemen arkasından çıkartılan yasalarla Yargıtay ve Danıştay üye yapısı değiştirilerek yeni bir yapı oluşturuldu: Hem kalite düştü hem de belli bir bakış açısının, belli bir cemaatin yargıya hakim olması sağlandı. Son olarak da, büyük davalarda bu sonuçları, ağır hukuk ihlallerini gördük. Hatta benim iddiam şudur; şimdilik kamuoyuna mal olmuş Ergenekon, Balyoz, KCK ve Oda TV davası türü davalarda yaşananlar, bundan sonra sıradan vatandaşın adliyelerde görülen davalarında da yaşanacak. Yargıdaki bu kalitesizliği, bu adaletsizliği bu haksızlığı hep beraber yaşayacağız. Bugün Yargıtay’ın dosyalarını inceleyen kadro deneyimsiz hakimlerden oluşmaktadır. Özel olarak seçilmiş tetkik hakimleri Yargıtay’da ve Danıştay’da dosyaları eritme adıyla bulunmaktadırlar. Bu kadro adaleti sağlayacak nitelikte bir kadro değildir. TBB bu süreçte, “Yetmez ama evet” çiler safında yer alarak, bugün geldiğimiz noktaya katkı sundu. Ses çıkarmadı.

Gelelim özele. Üçüncü gerekçemize. Biz bir meslek kuruluşuyuz.
Avukatlık mesleğinin bu kadar itibar yitirdiği herhalde başka bir dönem olmamıştır. Yani jandarma ile polisle duruşma salonundan atılan, savunma yaptığı için hakkında davalar açılan ve bu kadar çok sayıda avukatın tutuklu kaldığı bir dönem olmamıştır. Bu duruma karşı da TBB sessiz kalmıştır. Yeterli tepkiyi göstermemiştir. Başkan yaşanan sorunları görmezlikten gelmiştir.

TBB elindeki ticari fonları kullanarak kendisine yandaş ve destek sağlama peşinde olmuştur. Belli barolara yardımda ve katkıda bulunmuştur. Şimdi bunu yaptı diye biz minnettar mı olacağız TBB başkanına? Kimin parası kime dağıtılıyor. Bu bir özellik, bir yetenek değildir. Bunu her yönetim yapabilir zaten. Ama avukatın dövülmesi, duruşmadan atılması karşısında tepki göstermek, engel olmak, güç odaklarına karşı çıkmak bir özelliktir. Sorunlara çözüm aramak bir özelliktir.

Ayrıca, çok sayıdaki meslektaşımızın, özellikle gençlerin iş bulamaması, 1000 -1500 liraya razı olacak şekilde iş araması kabul edilebilir değildir. Bunlara çözüm ararken TBB Başkanı yok. Ama biraz önce dediğim gibi elindeki fonu kullanırken var. Dolayısıyla Barolar Birliği başarısızdır. Bizim anlayışımızı temsil etmez. Bu yüzden Barolar Birliği yönetimi ve başkanı değişmelidir, diyoruz. Bildirinin temel özü budur. Bu, aynı zamanda İstanbul Barosu delegelerinin ortak görüşüdür, ortak kararıdır.

Eğer İstanbul Barosu olarak böyle bir strateji ortaya koyuyorsanız, TBB değişmelidir diyorsanız, onun gereklerine göre davranmak zorundasınız.
Böyle bir kararın gereği, mevcut yönetimin değişmesini sağlayacak bir adayı bulmak, böyle bir adaylaşmayı sağlamaktır. Bu bir görevdir. Bu görev öncelikle bizim Baro Başkanımıza düşer, ben yönetimdeyken de söylüyordum, “Önümüzdeki döneminTBB başkanını siz belirleyeceksiniz” diye. Ancak bu, İstanbul Barosu Başkanının aklına gelen bir ismi tebliğ etmesiyle başarılamaz. İzlenmesi gereken yöntem, işi son dakikaya bırakmadan, diğer barolarla eşgüdümü sağlayıp, müzakere ederek, demokratik bir anlayışla kimin en doğru, en nitelikli, en uygun aday olabileceğini, bu konudaki seçenekleri belirlemek, oralardan edineceği geri dönüşümle bir ismi adaylaştırıp onun etrafında bütünleşmeyi sağlamaktır. Bizim Baro Başkanına düşen görev budur. Ama maalesef süreç bu şekilde işlemedi. İstanbul Barosu kendisi aday çıkarttı. Şimdi tıkanmış gözüken bu süreci açma dönemidir, diye düşünüyorum.

Bugün flash bir haber geldi biliyorsunuz, TBB Başkanı “akil adam” seçilmiş. Bu neyi gösteriyor? Türkiye Barolar Birliği Başkanının mevcut siyasal iktidarla iç içe olduğunu gösteriyor. Tabi ki, bazı durumlarda sizden siyasal iktidar yardım isteyebilir, temel değerlerimiz çerçevesinde siyasal iktidarla belli alanlarda işbirliği yapılabilir. Bunda bir sakınca görmüyorum. Ama öyle bir konumda olursunuz ki böyle bir işbirliğine bakıldığında; herkes tarafından, evet zaten bu böyle olmalıdır, denilmelidir. Bu çoğunluğun kabul ettiği bir durum olmalıdır. Ama öyle olmadı. TBB Başkanı, kişisel olarak kabul ettiği akil adam olma önerisini, gelen tepkiler üzerine ret etmek zorunda kaldı. Sonuçta ne Musa’ya yaranabildi, ne de İsa’ya…

Şimdi ortada veya görünürde, aynı amaç için yarışan TBB Başkanı dışında iki aday var. Baro Başkanımız, İstanbul adayını çıkartma kararı alırken bir konuşma yapmıştı. Demişti ki; bizim çıkartacağımız aday, gerekirse TBB seçim sürecinde geri çekebileceğimiz aday olacaktır. Tabii bu söylem, siyaseten doğru değildi. Böyle bir şey olmaz, ama Başkan tarafından bu ifade edilmişti. Ama anlaşılıyor ki, İstanbul Barosu adayının geri çekilmesi söz konusu değil. Çok fazla destek görmemesine, görmeyeceğinin anlaşılmasına karşın çekilme olmayacak. Bu durumda, “akil adam” seçilen birini mi seçecek İstanbul Barosu? Akil adam seçilen birinin kazanmasını mı sağlayacak? İşte biz arkadaşlarla diyoruz ki; bu olmamalı. İstanbul Barosu Başkanı’na düşen görev; birinci stratejik kararına yani Türkiye Barolar Birliği değişmeli kararına uygun olarak ortaya çıkmış adayları teke indirmektir. Hangisini ikna eder bilemeyiz. Bu İstanbul Baro Başkanının, İstanbul Barosuna karşı hatta benzer anlayışta olan herkese karşı sorumluluğudur. Çünkü İstanbul Barosunun bir duruşu var, bir algılanışı var Türkiye’de. Bizim Başkanımız bu duruşu nedeniyle popüler. Bunun gereği olarak adayları teke indirmesi gerekir. Nasıl indirirse indirsin.

Eğer yapamazsa, biz;

“Vicdani sorumluluğumuzun gereği olarak sürece müdahil oluruz” diyoruz.

Tercilerimizin de nasıl olduğu, mevcut yönetime karşı olduğumuz belli. Eğer mevcut yönetime karşı birden çok aday olursa, o zamanda tercihlerimizi, ülkemize ve Cumhuriyete karşı sorumluluğumuzun gereklerine göre yaparız. Yani tercihlerimizi Cumhuriyeti, bu yıkılmaya çalışılmakta olan Cumhuriyeti koruyacak yetenekte bir kadro için kullanırız.

2007 tarihinden sonra, siyasal iktidar ayağının sağlam bastığını hissettiği andan itibaren, bütün Cumhuriyet kurumlarına savaş açtı. Ama bu savaşı hukuk üzerinden, yargı üzerinden yürüttü. Özel Mahkemeleri kurdu. Mahkemeler aracılığıyla dokunulamayanlara dokunuyorum dedi. Generaller içeri alındı. Bir mesajdır bu. O mesaj aslında, toplumadır, sokağadır. “Ben senin generalini bile, gazetecini, milletvekilini bile içeri tıktığıma göre, ey sokaktaki vatandaş, görüyorsun başına gelebilecekleri, o dokunulmaz denilenler bile bu durumda ise, sen sakın sesini çıkartma, sakın örgütlenme”, diyerek bir korku toplumu yarattı. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu durum devam ediyor ve toplumun bu mesajı aldığı görülüyor. Bu korku kırılmalıdır. Türkiye özgürleşmelidir, demokratikleşmelidir.
Daha da vahim olan bir konu var. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Ortadoğu yeniden şekillendirilirken barış süreci diye kamufle edilen bir süreç yaşanıyor. Keşke süreç, barış için olsa. Aklı başında olan hiç kimse barışa karşı değildir. Elbette ki kardeş kardeşe vurmamalı. Buna öncelikle bizler, sol düşüncede, sol felsefede olanlar karşıdır. Ama buradaki “barış” Ortadoğu halklarını birbiriyle savaştırmak anlamındadır. Bizim çocuklarımızın daha kapsamlı başka bir savaşa yönlendirilmesidir. Ortadoğu çöllerinde belki İran’a, belki Suriye’ye karşı bizim çocuklarımızın kullanılması olasılığıdır. Nereden baksanız görünen kötü bir tablodur.

Ayrıca biliyoruz ki, toplumsal kültürümüzde tek adama biat etme alışkanlığı var.
Başkan ne der, Başbakan ne der, diye en baştakine bakarız. Böyle bir kültür, Barolara kadar yansıyor. Baro Başkanı ne derse o olur. TBB başkanı ne derse o olur. Bu anlayış kabul edilemez. En ilkel demokrasilerde bile bu olmaz. Hatta meşveret usulünün olduğu yerlerde bile, bir aşiret reisinin verdiği kararlarda bile o aşiretin ileri gelenleri toplanır, onlara danışır, aşiret reisi. Padişah bile karar verirken divana danışır. Ama maalesef Türkiye’de karar süreçlerine katılım geleneği oluşmamış. Türkiye de Bakanlar Kurulu var diyoruz ama ne oluyor? Başbakan ne derse, o olur, hepimiz biliyoruz. Bunun son örneğini de gördük. Yasal hiçbir yetkisi olmamasına rağmen Başbakan, Abdullah Öcalan’a televizyon verdim dedi. Başbakan’ın böyle bir yetkisi yok. İşte bu kültüre karşı ben diyorum ki, sorun sadece başkanın kim olacağı değil, yeri gelecek başkanı motive edecek, yeri gelecek sakinleştirebilecek birikimde, deneyimde bir yönetim oluşturulmalıdır. Bu duruma, en az başkanın özellikleri kadar önem verdiğimi her zaman söylüyorum. Bildiride diyoruz ki; eğer sevgili

Başkanımız adayları teke düşüremez, düşürmek için çaba gösterir de sonuç alamazsa, artık delege olarak vicdanen bunları dikkate alacak şekilde davranacağız.

Benim bildiğim, bildirideki anlayışa sahip en az 45-50 civarında İstanbul delegesi var. Bu sayının artacağını düşünüyorum. İstanbul Barosu delegelerinin sonuçta, mevcut siyasal anlayışla iç içe birisine, bir “akil adama” yarayacak şekilde oy kullanmayacağını değerlendiriyorum. Aksi tutum, kendimizi inkar olur.
Kuşkusuz yukarıda aktardığım sorunlar sadece İstanbul’un sorunu değildir. Sorun, duyarlık alanlarına göre tüm delegelerin sorunudur. Her delege bu süreçte, kendine şu üç soruyu sormalıdır;

1) Ne yapıyorum?
2) Niçin yapıyorum? ( kişisel çıkarı için mi, Türkiye için mi, arkadaş hatırı için mi, Cumhuriyet için mi, kendi barom için mi, ne için? )
3) Neye hizmet ediyorum?

Zaman gittikçe daralıyor. Genel Kurula yaklaşık 50 gün kadar bir süre kaldı. Ama bu ay sonuna kadar çok şey netleşecektir. Biz bu çağrımızın sonuçlarını almak için bir süre daha bekleyeceğiz. Sonuç alamazsak, topluca veya ayrı ayrı vicdani sorumluluklarımıza ve hedeflerimize göre bir tutum takınacağız. Ona göre de tekrar sizinle görüşebiliriz.

Adaletbiz/ Yeşim TURAN :
Bugün açıklanan flash bir haber oldu. Biraz önce siz de değindiniz. TBB Başkanı Vedat Ahsen Coşar’ın Akil adamlar listesinde olduğu açıklandı. Ancak Ahsen Coşar mazeret bildirerek bu listeye dahil olmadı. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Av. Başar Yaltı :
Niye İstanbul Barosu Başkanına, Ankara Barosu Başkanına teklif edilmedi. Örneğin İstanbul Barosu Başkanı en çok sevilen isimlerden biridir. Eğer konu toplumu ikna ise, en aykırı kesimi ikna edebilecek birisi, o dur. Neden bu isimlere teklif edilmiyor da Sayın Ahsen Coşar’a teklif ediliyor.
Hepimiz, İstanbul Barosuna teklif edildiğinde Başkanın böyle bir teklifi kabul etmeyeceğini az çok kestirebiliriz. Bu bilindiği için teklif edilmemiştir. Oysa “akil adam” olma önerisini kabul etme olasılığı var ki, TBB Başkanına böyle bir teklif yapılıyor. O da kabul ediyor.

Şimdi siz, akil adam olmayı kabul ediyorsanız bu sürece dahil olmaya çalışıyorsunuz demektir. Demin anlatmaya çalıştığım tırnak içerisinde, “ barış sürecine” dahil olmaya çalışıyorsunuz, demektir. Peki, burada kast edilen barış, Türk ve Kürt halkının barıştırılması mıdır, yoksa yeni Osmanlıcılık adı altında Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılmaları mıdır, haritaların değişmesi midir? Buradaki amaç bence her ikisidir. Barış sihirli sözcüğü, kavramı altında Türkiye’ye barışın getirilmesi değil, üniter yapının ortadan kaldırılması, aynı zamanda Ortadoğu sınırlarının yeniden çizilmesi ve emperyalist devletlerin verdiği yeni rollerin üstlenilmesidir. Kim üstelenecek bu rolleri? Türkiye Cumhuriyeti üstelenecek. Peki, Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlet olarak bunu yapabilir mi? Hayır yapamaz: O zaman ne yapılacak? Türkiye’nin demokratik yapısı totaliter şekilde değiştirilecek, otoriter bir yapıya dönüştürülecek. Yeni Anayasa projesi bunun kılıfıdır. Bu da yetmeyecek. İyice dinselleştirilecek ve gericileştirilecektir. Türkiye’yi gericileşmeye mahkûm etmek isteyenler, “akil adamlar” olarak siyasal iktidara hizmet edeceklerdir. Bunun başka açıklaması ve tanımı yoktur. Dolayısıyla Türkiye Barolar Birliği Başkanı Türkiye’nin gericileşmesine, muhafazakârlaşmasına, totaliterleşmesine / otoriterleşmesine, Cumhuriyet’in devrilmesine, değişmesine hizmet edecek bir teklif almıştır. Bunu kabul etmiştir. Ancak yönetim kurulunda alınan bir kararla vazgeçmek durumunda kalmıştır. Türkiye Barolar Birliği Başkanının seçimi bellidir. Siyasi iktidarla ilişkisi tescillenmiştir. Dolayısıyla delege arkadaşlarımızın bunu da dikkate alması ve ona göre oy vermesi gerekir.

Delege arkadaşlarımız arasında “ben Ahsen Coşar’a oy vermiyorum ki” diyenler olabilir. Ama burada başka bir tuzak var. Bu tuzak nedir? Bu tuzak, eğer birden fazla adayla seçime gidilirse, seçilmekten çok, seçtirmemek üzerine kurulu bir anlayışa oy vererek de “akil adam” anlayışını desteklemiş olursunuz. Ancak biliyorum ki, İstanbul’daki delege arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu, akil adamlara hizmet vereceği anlamına gelen veya bu siyasal anlayışa hizmet edecek bir tutum içinde olmayacak kadar bilinçlidirler.

Adaletbiz/ Yeşim TURAN :
Peki akil adamlar listesine dahil olan herkes, sizin bu söylediğiniz stratejiye mi sahip olmuş oluyorlar? Yani Ahsen Bey bu listeye dahil olsaydı, gerçekten barış süreci için bu listeye dahil olmuş olamaz mıydı?

Av. Başar Yaltı :
Bu sürece katkı verenler, bize “barış” adı altında sunulan savaşı, bilinçli olarak, seçiyorlarsa zaten biz onlarla beraber olamayız. Biz savaştan değil, kardeşlikten yanayız. Eğer iyi niyet uğruna bu kervana katılıyorlarsa, çizdiğimiz tabloyu ve burunlarının ucunu göremiyorlar demektir. Burunlarının ucunu göremeyenler de Türkiye Barolar Birliğini yönetmemelidir, diyoruz.

Adaletbiz/ Yeşim TURAN :
Teşekkürler…


Son Güncelleme: 10.04.2013 11:24
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol