Yeşim
Yeşim
05 Ocak 2016 Salı 13:40
EN İYİSİ BEN GİDEYİM!

Telefonum çaldı. Sevdiğim, değer verdiğim, beni sevdiğini, bana değer verdiğini bildiğim meslektaşım Hamit Baykara idi arayan. ‘Senin dedikodunu yapıyoruz’ dedi. ‘Kiminle’ diye sordum. ‘Mehdi’yle’ dedi. Ben de ‘siz benim dedikodumu değil, iyi kodumu yaparsınız’ dedim. Güldük. Sonra telefonu Mehdi aldı. Hal hatır sorduk karşılıklı. Birbirimizi özlediğimizi söyledik, görüşelim dedik.  Mehdi devamla, ‘Abi hatırlar mısın, sen beni Saint Joseph’in önünden alırdın. Birlikte Moda’daki Çay Bahçesine gider sohbet ederdik. Sen bana düşünmeyi öğreten adamsın, emeğin var benim üzerimde. Hem seni, hem de o günleri çok özlüyorum’ dedi. Duygulandım, hafiften gözlerim nemlendi.

Mehdi tıp doktoru. Benden üç-beş yaş küçük. Konya’dan, Öğretmen Evleri’nden, yani mahalleden benim arkadaşım. Kendisinden üç dört yaş daha küçük olan kardeşi Vecdi’yle birlikte, o yıllarda, 1960’lı yıllarda bizim maskotumuzdu. Onların topuyla futbol oynardık. Küçük diye her ikisini de kurduğumuz takımlara almazdık. Abi-kardeş o kadar terbiyeli ve saygılıydılar ki, bizim bu büyük abi tavrımız karşısında seslerini çıkarmazlar, ertesi gün yine toplarını alırlar ve yanımıza gelirlerdi.

Aradan yıllar geçti, Mehdi’yle yolumuz İstanbul’da kesişti. Ben İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim, Kadıköy Maarif Koleji’nde belletmen, yani etüt abisi olarak çalışıyordum. Şimdi adı Kadıköy Anadolu Lisesi olan okul, Bahariye Caddesi’nin Moda yönünde sonundan sola dönünce Yoğurtçu Parkı’na doğru aşağıya inen yolun, yani Dr. Esat Işık Caddesi’nin ortalarında ve yolun sağ tarafındaydı. Okulun ana binası, derslikler ve yatakhane kısmı ön taraftaki eski binanın arka tarafındaydı. Her iki bina birlikte kullanılıyordu. Moda Burnu’na hakim bir tepede olan okulun bahçesi, aynı zamanda Kalamış Koyu’nu da görüyordu. Okulun bahçesinden bakınca güneş, tam da Nazım Hikmet’in ‘… güneş İstanbul’da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar…’ dediği gibi batardı.

Mehdi’nin okuduğu ve mezun olduğu Saint Joseph Lisesi, Kadıköy Maarif Koleji’nin hemen yanındaydı. Yani her iki okul birbirine komşuydu. Bazı hafta sonlarında Mehdi’yle okulun önünde buluşur, birlikte Ümit Burnu’nu dolaşır gibi Moda Burnu’nu dolaşır, oradaki denize kuşbakışı bakan çay bahçesinde oturur sohbet ederdik. Mehdi’yle telefondaki görüşmemiz sonrasında, ara sıra not aldığım, ufak tefek anılarımı yazdığım defterimi aldım ve karıştırdım biraz. 17 Ekim 1971 Cumartesi Günü defterime şu notu düşmüşüm: “Mehdi ile buluştuk bugün. Bahariye Caddesi’ni aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya doğru yürüdük. Saray Muhallebicisi’nde salep içtik. Sonra Moda’ya gittik. Moda’daki çay bahçesinde oturduk, çay içtik. Sanat üzerine, siyaset üzerine, felsefe üzerine konuştuk uzun uzun, güneşin batışını seyrettik, keyifli, güzel bir gün geçirdik. Günün yorumu; Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Arthur Rimbaud.”

İlgilenenler bilirler, Arthur Rimbaud, şiirde sembolizmin en önemli temsilcilerinden birisi, belki de en önde gelenidir. Geleneksel şiir anlayışına tepki olarak başlayan sembolizm, insanın duygularını dolaysız bir şekilde anlatma yerine, değişik semboller kullanarak, yani üstü kapalı şekilde anlatmayı seçen ve seven bir tarzdır. Şiirde benim de sevdiğim, arada sırada yazdığım şiirlerimde kullandığım bir anlatım şeklidir.

Mehdi’yle buluştuğumuz o günkü notlarımda Rimbaud’un dizelerine neden yer verdiğimi, o günkü duygularımın neler olduğunu hatırlamıyorum. Mehdi’nin Fransız okulunda okuyor olması, o nedenle Fransız şairlerden, belki de Rimbaud’dan söz ettiğimiz için yazmış olabilirim. Ya da Rimbaud’un dizeleri beni ve Mehdi’yi tanımladığı için yazmışımdır. Bunu neden yazdığımı hatırlamasam da, hem o gün, hem de bugün kendimi Rimbaud’un o dizelerindeki gibi hissettiğimi iyi biliyorum. Zira Rimbaud’un bu dizelerinde söylediği gibi, başta felsefe ve sanat olmak üzere, bana da eski çağ bilimlerini öğrettiler ya da onları öğrenmeyi ben istedim, ben seçtim. Onun için ben de bu dünyada yalnızlığımı geçirdim, geçiriyorum. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Böyle bir insanım ben. Kendimin farkına vardığımdan beri böyle düşünen, böyle hisseden bir insanım.

Yani tam da Nazım Hikmet’in dediği gibi: ‘Dünya ve insanları yüreğimde sır / İlmimde muamma değildirler. /  Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, / Büyük kavgada / Açık ve endişesiz / Girdim safa. / Ve dışında bu safın / Toprak ve sen / Bana kâfi gelmiyorsunuz. / Halbuki sen harikulâde güzelsin / Toprak sıcak ve güzeldir.

Başkalarından iyiyim ya da kötüyüm, eksiğim veya fazlayım anlamında söylemiyorum bunu, sadece farklı olduğumu belirtmek için söylüyorum. Pek çok konuda farklı düşünen, farklı hisseden, farklı frekansları olan bir insanım ben. İnsanların çoğunun beni anlamaması, anlayamaması, pek çok insanı da benim anlamamam, anlayamamam ondandır. Onun için birçok insan bana yetmiyor ya da ben başkalarına yetmiyorum. Şu küçük fıkrada olduğu gibi bir şey yani: ‘Yavru bir kutup ayısı bir gün babasına, ailelerinde normal bir ayı olup olmadığını sormuş. Babası olmadığını söylemiş ve sorun nedir diye sormuş. Bunun üzerine yavru kutup ayısı: Madem ki bizim ailede normal bir ayı yok, peki o zaman ben neden üşüyorum. Bunu anlamak için sordum diye yanıt vermiş.

Pek çok insandan farklı teneffüs odalarım var benim. Hava almak istediğimde, kendimi dinlemek, dinlendirmek istediğimde, Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon’ın ‘washing away your worries/ üzüntülerinizi uzakta yıkayın’ sözü gelir aklıma, atlarım arabama, alıp başımı uzaklara, kentin veya bulunduğum yerin dışındaki bir yerlere, kırlara, dağlara, ağaçlara, kuşlara giderim. İçimi ağaçlara, kuşlara, yapraklara döker, onlarla arkadaşlık ederim. Kendimi gezdirir, canımın sıkıntısını böyle atarım üzerimden.

İstanbul’da öğrenci iken de çok yapardım bunu. Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ isimli kitabındaki şu cümle gibi ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ der, nereye gittiğine bakmadan belediye otobüsüne veya halk otobüsüne biner, bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar giderdim.

Fakülteden mezun olduktan sonra Ankara’ya geldiğimde, Ankara Kalesi’ne gider, kalenin dar sokaklarında dolaşırdım bazen. Sonra Çıkrıkçılar Yokuşu’nu gezerek aşağıya Anafartalar’a doğru inerdim. Anafartalar’da eski Adliye Sarayı’nın karşısındaki binaların kişilikli ve ustalık dolu mimari dokusunu seyrederdim hayranlıkla.

Bilmek istersen  seni / Can içre ara canı / Geç canından bu anı / Sen seni bil seni!’ diyen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete gider, onun ‘Nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm, / Ben dahi bile yapıldım, taş ve toprak arasında’ diyen manzumesinde ifadesini bulan,  evrenin ve insanın birlikte oluştuğuna dair felsefesini anlamaya çalışırdım.

Ankara Baro Başkanı ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduğum yıllarda ara sıra kaçamak yapsam da, sevdiğim bu gezileri uzunca bir zaman yapamadım. Bu görevlerim sona erdikten sonra aslıma rücu ettim ve yeniden yapmaya başladım. Özellikle ‘kreşendo’ dönemini yaşadığım bu günlerde daha fazla yapar oldum. Mesela bugün Gölbaşı’na Mogan Gölü’ne gittim. Gölün etrafında yürüdüm. Sonra Haymana Yolu üzerinde hakim bir tepede durdum, gölü seyrettim yukarıdan. La Martine’nin ‘Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin / Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz / Zaman adlı denizde bir gün bir lahza için / Demirleyemez miyiz?’ diye başlayan o güzel ‘Göl’ şiirini okudum kendime.

Eve geldim sonra. Şimdi bir yandan bunları yazıyor, diğer yandan Franz Lizst’in, La Martine’nin ‘Les Méditations Poétiques / Şiirsel Meditasyonlar’ isimli şiirinden bestelediği ‘Les Preludes / Senfonik Şiir’ isimli bestesini dinliyorum.

Yani bir başka teneffüs odasındayım şimdi. Ali Faik Bak’ın ‘Renklerim Solarken’ isimli o güzel kitabında yazdığı gibi ‘Renklerimin solmaya başlamasından mı bilinmez, eskisi kadar tahammülüm kalmadı kötülere ve kötülüklere. En iyisi ben gideyim!

Nereye mi, bir başka teneffüs odasına, Hulusi Turgut’un Sabri Ülker’in hayat hikayesini anlattığı ‘Akşama Babacığım Unutma Ülker Getir’ isimli kitabını okumaya.

https://ahsencosar.wordpress.com/

Son Güncelleme: 05.01.2016 13:43
Anahtar Kelimeler:
EN İYİSİ BEN GİDEYİM!
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol