09 Mart 2015 Pazartesi 13:31
AVUKATLARIN DA 'SENDİKA' HAKKI VARDIR!
 Bu cümleyi, tam 28 yıl önce “memurlar” için kurmuştum ilk kez! 12 Eylül ertesinin ikinci beş yılının ortalarında...
Sonra, “Emekliler”, ardından “yargıçlar ve savcılar” için de kurdum. Özneleri değiştirerek, aynı başlıkla yazılar, makaleler yazdım; yazmak zorunda kaldım, bırakıldım. Hatta, Yar-Sav kurulduğunda, “Kapatın Yar-Sav’ı, Yar-Sav-Sen kurulsun!” dedim... Yargı-Sen’in kurulması üzerine gecikmeden açılan kapatma davası üzerine de, “Yargı-Sen Ka-pa-tı-la-maz!” yazısını yazdım... Yakınlarda da, Anayasa Mahkemesi’nin kararları dolayısıyla, silahlı kuvvetlerin sivil kamu görevlileri ile “emniyet mensupları”, polisler için benzer yazılar kaleme aldım.Kapatma davası açılan “Emniyet-Sen sözde polis sendikası değildir!” dedim...

Devletin, 12 Eylül’den çıkış yıllarında yaptığı, mülki amirlerine yaptırdığı ilk iş, kapatma davası aç(tır)mak, kurulan sendikaları emniyete mühürletmek, kurucular hakkında idari soruşturmalar açıp disiplin cezaları yağdırarak, sendikalaşmaktan caydırmak oluyordu.
Oluyordu ama, başarılı olamadı ve memurlar, örgütlenmeye her zaman öncülük eden öğretmenlerin ilk adımı atmasıyla, “ulusal hukuku önceleyen”, dayanağını uluslararası insan hakları sözleşmesinde bulan sendika hakkını kullanarak ilk sendikayı kurdular... Çünkü sendikal haklar, kimseden önceden izin almaksızın, kendiliğinden kullanılabilen insan haklarındandır. Çünkü sendikal hakların asıl kaynağı, özgür iradedir. Çünkü hakları, yasalar değil insanlar yaratır ve yaşatır!

Sosyal ve sendikal tarihimizde, örnekleri çok sık olmayan bir olguydu bu!


Ne var ki bu sendikalaşma girişimlerine, yalnızca en başta “Vecdi Gönül Genelgesi” olarak adlandırdığım, memur sendikalarının “yasa dışı” olduğunu ve kurulmasının engellenmesi gerektiğini tüm valiliklere yazan İçişleri Bakanlığı Müsteşarı karşı çıkmıyordu. 
Suskun kalarak yada “önce Anayasa’nın 51. maddesindeki ‘işçiler’ sözcüğünü ‘çalışanlar’ olarak değiştirelim” diyerek, özünde karşı çıkmamaya eşdeğer gördüğüm bir tutum içinde olan, görüş belirten ve belirtmekten kaçınan kişiler ve kesimler de vardı. Hem de, görevi çalışanların hak ve özgürlüklerini bilimsel olarak incelemek, öğrencilerine öğretmek, üyelerinin hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek olan kişiler ve kesimlerdi bunlar! İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 1954’ten ve 98 sayılı sözleşmenin 1951’den beri “onaylanan” ve bu nedenle iç hukukun ayrılmaz parçasına dönüşen sözleşmeler olduğunu göz ardı eden, 1993’te de 87 ve 151 sayılı sözleşmelerin onaylanmasından sonra, “onaylandı ama, onları iç hukuka aktaran yasal düzenlemeler yapılmadı” diyerek, sendikalaşmaya karşı çıkmayı sürdüren kişiler ve kesimler vardı!

Anladınız değil mi?  Akademik ve sendikal kesimler!

Ancak bir elin parmakları kadar az olan istisnalar da vardı kuşkusuz...

Peki, yargı kesimi ne yaptı bu yıllarda? 

Zaman zaman, kapatma davalarında ve ardı arkası kesilmeyen idari soruşturmalarda, doğrudan onayladığımız uluslararası insan hakları sözleşmelerine dayanarak olumlu kararlar verenler oldu kuşkusuz. 

Ama, memur sendikalarından birinin, Tüm Haber-Sen’in kapatılması davası, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na (YHGK) değin gitti ve ne yazık ki geri döndü.YHGK, kapatma kararını 1995’te onadı ve insan hakları adına, büyük bir fırsatı heba etti! Gerekçesi neydi? Ulusal mevzuatçı katı yaklaşım: “Türkiye, ILO’nun 87 ve 151 sayılı sözleşmelerini (1993’te) onayladı ama, özel yasayı çıkarmadı ve bu nedenle de memurlar sendika hakkını kullanamaz!” Bu gerekçeyi, daha sonra, kimi akademisyenler de kullandı ne yazık ki!
YHGK kapatma kararını onadı da ne oldu? Hukuk mu, insan hakları mı kazandı? 

Uyuşmazlık, bireysel başvuru yoluyla Srasbourg’a götürüldü ve sonunda, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) 2006’da verdiği “Tüm Haber-Sen ve Çınar” kararıyla, Türkiye mahkum oldu.Sonu, başından belli olan bir davaydı bu bana göre. İHAM, sendikanın kapatılmasını, sınırlama rejiminin üç koşulundan en önemlisi olan “demokratik toplum için zorunlu önlem niteliği taşıma” koşulunaaykırı gördü.Çünkü sendika kapatmak, 11. maddenin güvenceye aldığı hakkı tümüyle ortadan kaldırmak olduğundan, hakkın özünü zedeliyordu.
YHGK, yine aynı yıl verdiği bir başka kararında, bu kez sendika hakkının özüne içkin olan toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının, yine aynı yaklaşımla,“ancak ulusal yasal düzenleme varsa kullanılabileceğini” belirtti. Bu dava da Strasboug’a götürüldü. Önce 2006’da Daire kararı olarak ve sonra da 2008’de Büyük Daire kararı olarak, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nden geri döndü. Türkiye, bir kez daha, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 11. maddesini ihlalden mahkum oldu. Bu karar, ünlü “Demir-Baykara”kararıdır ve aynı zamanda, İHAM için devrim niteliği taşır. Avrupalı kimi insan hakları hukukçularının bile tepki gösterdiği bir karardı bu... 

Bu noktada, biri İHAM’dan, biri de Anayasa Mahkemesi’nden, iki ekleme yapmak istiyorum: 

İHAM, Fransa’ya karşı yapılan iki bireysel başvuruda verdiği 10 Ekim 2014 tarihli polis (jandarma) ve askerlerle ilgili kararlarında (Mattelly ve Adefdromil), bu içtihatlarda benimsediği görüşlere göndermeler yaparak yeniden anımsattı. Özellikle, sendika hakkına “haklı kısıtlamalar” konulmasına olanak tanınan bu iç ve dış güvenlik personel kesimlerini de kapsamak üzere, 11. maddenin hiçbir meslek kategorisini sendika hakkının kapsamı dışında bırakmadığını vurgulamayı sürdürdü. Polis ve silahlı kuvvetler personeline konulacak kayıtsız koşulsuz sendika yasağının sözleşmeye aykırı olduğunu vurguladı. “Haklı kısıtlamalar” koyma olanağının dar yorumlanması, sendika özgürlüğünün özünün zedelenmemesi gerektiğini, sendika özgürlüğünün özünün olmazsa olmaz koşulları sayılan temel bileşenlerini etkileyen kısıtlamalarıkabul etmeyeceğini yineledi.

Anayasa Mahkemesi de18 Eylül 2014’te,İHAM’ın daha önce verdiği ve Türkiye’yi mahkum ettiği birçok kararındaki yaklaşımı benimseyerek, sendika kararına uyup “ülke çapında işe gelmeme” olarak tanımlanan bir toplu eyleme katılan sendika üyesi bir öğretmene verilen disiplin cezasının yönetsel yargıdan dönmemesi üzerine yapılan bireysel başvuruda, UÇÖ’nün 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri ile Avrupa Sosyal Şartı’nı anarak, disiplin cezasının sendika hakkına müdahale oluşturduğuna ve dolayısıylaAnayasa’nın 51. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi (RG, 4 Aralık 2014).

İHAM bu aşamaya, 1970’li yılların sonundan başlayan uzun bir evrim süreci sonunda, özellikle Avrupa Konseyi’nin “Batı Avrupa” kuruluşundan “Avrupa ötesi” bir kuruluşa ve böylece İHAM’ın da genişleyen yapısıyla İHAS’ın tek ve sürekli koruma organına dönüştürülmesinden sonra gelebildi...İHAS’ı, 5 Ekim 1979 tarihli Airey kararıyla “yaşayan belge” olarak niteleyip birinci ve ikinci kuşak insan hakları arasında su sızdırmaz duvarlar bulunmadığını vurgulamasından beri, dünyada ve Avrupa’da hukuk ve uygulama alanlarında ortaya çıkan gelişmeleri, uluslararası hukukun yada Avrupa devletlerinin ulusal hukuklarının “ortak paydaları” olarak nitelediği ilkeleri göz önüne alarak, “dinamik” bir yöntemle yorumlamaya başladı. Gerek genel olarak insan haklarının, yani birinci kuşak kişi hakları ile ikinci kuşak sosyal hakların, gerekse özel olarak sendikal hakların bölünmezliği, bütünselliği ve karşılıklı bağımlılığı ilkelerini benimseyen bir yaklaşımla bu sonuca ulaştı. 

Türkiye’nin sendikal haklar konusunda İHAS’ın 11. maddesinden mahkum edilmesi, ne yazık ki andığım bu kararlarla sınırlı kalmadı!Kalmayacak da... Çünkü ulusal yargı yerlerimizin, özellikle de yalnızca Yargıtay ve Danıştay’ın değil aynı zamanda –kimi zaman “iki adım ileri bir adım geri” benzeri yaklaşım içinde olan– Anayasa Mahkemesi’nin de, onayladığımız için artık “ulusalüstü” nitelik kazanan insan hakları sözleşmelerini denetim organlarının kararlarını da göz önüne alarak “doğrudan” ve “kısmen” değil “tamamen” uygulamaktan kaçınmaları nedeniyle, Strasbourg mahkumiyetlerinin sayısının daha da artması kaçınılmazdır.

Yüksek yargının, saygınlığını olumsuz etkileyen bu tablonun ortaya çıkmasında ve sürmesindeki sorumluluğu, insan hakları adına elbette bağışlanamaz. Yalnızca Anayasa Mahkemesi’nin değil, Yargıtay ve Danıştay’ın da önlerine gelen uyuşmazlıkları çözerken, kendilerini taraf devletlerin uluslararası insan hakları sözleşmelerine uygun hukuksal düzenleme yapmaları konusunda yetkili kılınan denetim organlarının yerine, yani İHAS için İHAM’ın, UÇÖ sözleşmeleri için Uzmanlar Komisyonu ve Sendika Özgürlüğü Komitesi’nin, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı için de Sosyal Haklar Avrupa Komitesi’nin yerine koymaları gerekir. Bu, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasının gereği olduğu kadar, aynı zamandaTürkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı ve dayalı” bir devlet olmasının da gereğidir. Yine, Başlangıç’ta öngörülen “Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanma”ilkesinin de bunu gerektirdiğine kuşku yoktur. 

ÜstelikAnayasa’nın, yargıçlar için“hukuka uygun olarak ... hüküm verme” yükümlülüğü öngören 138. maddesinde söz edilen “hukuk”, yalnızca “iç hukuk” değildir. Yasama ve yürütmenin ortak siyasal iradesiyle “usulüne göre yürürlüğe konulan”, yani onaylanarak iç hukukun ayrılmaz parçasına dönüştürülen temel hak ve özgürlüklere, kısaca insan haklarına ilişkin artık “uluslararası” değil “ulusalüstü” nitelik kazanan sözleşmeler ile yetkili denetim organlarının yerleşik kararlarından oluşan “ulusalüstü insan hakları hukuku”nu da kapsar.
Genel olarak ve özellikle insan hakları alanında, hukuku ve Anayasa’yı koruma görev ve sorumluluğu, yüksek yargının sürdüre geldiği ulusalüstü insan hakları hukukunu dışlayıp iç hukuka öncelik tanıyan katı ulusal mevzuatçı yaklaşımı bırakmasını ve kararlarında, İHAM’ın ve diğer uluslararası insan haklarını koruma ve denetleme organlarının uyguladığı dinamik ve amaçsalyorum yöntemlerini benimsemesini gerektirmektedir.Tersi, yalnızca yargı sürecinin uzamasına, adaletin bilerek ve isteyerek geciktirilmesine yol açacaktır, açmaktadır. Çünkü ulusalüstü insan hakları hukukuna aykırı karar, eninde sonunda önce Anayasa Mahkemesi’ne gidecek, buradan dönmezse İHAM’a götürülecektir.

“Avukatların da Sendika Hakkı Vardır” diyerek başlarken, bu yakın geçmişi anımsamadan, sendikal haklar alanında değerlendirilemeyen fırsatları anımsatmadan edemedim, edemezdim de.

O yıllarda bile sendikalaşma iradesinin önüne geçilemediğine göre, o günleri anımsatan ve hatta aratanların buna engel olamadığı ve olamayacağı açıktır. 

Av-Sen’in kuruluşunu izleyen 2014 sonlarındaki yazışmalardan anlaşıldığına göre, Valilik ve kılavuzu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, yine yalnızca 6356 sayılı yasanın kuruluş koşullarıyla ilgili maddelerini sıralayarak, engelleme geleneğine bir kez daha başvurmuşlardır. Gerekçesi de, “kuruculardan bazılarının, 6356’nın aradığı “fiilen bir işte çalışmadığı(nın) anlaşılmış” olması imiş!Bu koşul yerine getirilirse, Av-Sen kurulabilirmiş! Valilik, Bakanlığa yazıp sormuş, Bakanlık da kuruluş başvurusuna ekli belgeleri inceleyip,bula bula bu gerekçeyi bulmuştur! Doğrusu, baya olumlu yaklaşmış Av-Sen’in kurulmasına! Öncekilerle karşılaştırıldığında, bu tutumu “olumlu engelleme” yada “düşük yoğunluklu engelleme” olarak nitelememek elde değil! 

Oysa, “fiilen bir işte çalışmadığı”ileri sürülen dört kurucu “avukat” olduğuna göre,fiilen çalışmaktadır. Aslında Bakanlık, bu dört kurucu için, “siz ‘bağımlı’ değil ‘bağımsız’ çalışan olduğunuz”, daha açık bir dille “bir iş sözleşmesiyle işverene bağlı olarak istihdam edilmediğiniz”, kısacası “işçi niteliği taşıyan kişiler olmadığınız için sendika kurucusu olamazsınız” diyememiş! Bağımsız çalışan avukatların bağımlılarla birlikte, yani mesleğin farklı statülerde “fiilen” çalışan tüm emekçilerinin birlikte sendika kurması, “ezber dışı” bir olgu çünkü. 

Aslında Bakanlık ve Valilik(ler), benzer durumlarla çok karşılaşmıştı. Ve İçişleri Bakanlığı da, her biri için kapatma davaları açmakta gecikmemişti... 

Bakanlığın, üstelik yalnız Çalışma ve İçişleri Bakanlıklarının değil iş hukuku ve sosyal politika alanında çalışan birçok akademisyenin ve yargı organlarımızın da öteden beri ezberinde olan bir model vardır: Herkesin önceden izin almaksızın, dilediği düzeyde dilediği sendikal örgütleri kurma ve onlara üye olma hakkı yoktur!Sendikal hakların kaynağı, özgür irade değildir! Üstün olan, yasa koyucunun iradesidir! Bu haklar, ancak ve yalnız 6356’ya ve 4688’e uygun olduğu zaman vardır! Sendika, ancak ve yalnız 6356 ve 4688’de tanımlanan kişilerce kurulabilir. Bunun dışında kalanlar, sendika kuramaz, kurdukları sendikalar da yasa dışıdır! 

Oysa düşünmezler ki bu yasalar, yalnızca söz konusu kişilerin anayasal sendika hakkını “güvenceye” alır. Bundan, karşıt yorum yöntemiyle, her iki yasanın kapsamına girmeyen diğer kişilere sendika yasağı sonucu çıkarılamaz. Zaten, bu yasalar da yasaklıları açıkça saymıştır. Onlar da, birer birer kaldırılmakta yada tamamen yada kısmen iptal edilmektedir. 

Durum ve konumları bu iki yasaya uymayanlar, salt bu nedenle bir insan hakkını kullanmaktan yoksun mu kalacaktır? Sendikal haklar, yalnızca bu iki yasayla mı güvenceye alınmıştır? İnsan haklarından olduğuna göre, evrensel ve bölgesel ölçekli insan hakları sözleşmelerinde güvenceye alınmamış mıdır? Ve Anayasa, bu sözleşmelere, çatıştığı yasalar karşısında üstünlük tanımamış mıdır? İç hukukla bütünleştirilmiş ulusalüstü insan hakları hukukunda avukatların sendika hakkının dayanakları yok mudur? 
Vardır elbette!
Kısaca “hak ve çıkarları koruma ve geliştirme örgütü” olarak tanımlanan sendika hakkının tarihsel ve geleneksel öznelerinin “işçiler” olduğuna kuşku yoktur. Ancak, iniş ve çıkışlarla dolu 200 yılı aşkın zorlu süreç sonunda, özneler giderek genişledi ve genişletildi. Hem uygulamada, hem de hukuksal planda. Önce, “İşçiler”den “çalışanlar”a ve sonra da, “çalışanlar”dan “emeğe (çalışmaya) bağlı hakları kullanan kişiler”e geçildi. Bu açılımı, sendika hakkını “çalışanlar”a tanıyan Avrupa Sosyal Şartı’nın denetim organı Sosyal Haklar Avrupa Komitesi yaptı.Statü rejimine bağlı olarak çalıştırılan memurları / kamu görevlilerini kapsadığına kuşku bulunmayan “çalışanlar”ın, ne yalnızca “bağımlı çalışanlar”ı ve ne de yalnızca “aktif çalışanlar”ı kapsadığı yolundaki yaygın geleneksel anlayışason verdi. Örneğin, işsizlerin ve emeklilerin de sendikal hakların öznesi olduğunukarara bağladı.

Nerede tanık olundu bu gelişmelere? Hem evrensel ve hem de bölgesel ölçekli insan hakları ulusalüstü hukukunda kuşkusuz! Bunu, salt pozitif kaynaklarla sınırlı görmediğim için “... sözleşmelerinde” değil “... hukukunda” dediğimi vurgulamak isterim. Çünkü bu pozitif metinlerin en eskisi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden de önce kabul edilen ILO’nun 1948 tarihli ve 87 sayılı sözleşmesidir. Yukarıda değindiğim İHAS da, 1950 tarihlidir. 1996’da gözden geçirilmiş olan en yenisi ise, Avrupa Sosyal Şartı’dır. Onun sendikal haklara ilişkin iki maddesi ise, 1961’deki ilk metninden beri aynen yürürlüktedir. Ve Türkiye, bu iki maddeyi onay kapsamı dışında tutmuştur! Tutmuştur ama İHAM, Demir-Baykara kararında bunu göz önüne almadan karar vermiştir!

İHAM, yukarıda değindiğim kararlarını, İHAS’ın sözel olarak yalnızca “sendika hakkı”nı güvenceye alan 11. maddesinden çıkardı. Öznesi “herkes” olan, dolayısıyla avukatları da kapsayan, ister bağımlı ister bağımsız çalışsın hiçbir meslek kesimini kapsamı dışında bırakmayan 11. maddedeki sendika hakkının, toplu iş sözleşmesi ile toplu eylem ve grev haklarını da kapsadığını, sendika hakkının amaç öğesinden, yani sendikaların üyelerinin “çıkarlarını koruma” amacı taşıyan örgütler olarak tanımlanmış olmasından çıkardı. İHAM’ın “laf-ı güzaf” saymadığı “çıkarları koruma” sözcüklerinin de, gerektiğinde toplu sözleşme ve toplu eylem araçlarına başvurulmasını içerdiğini, taraf devletlerin olumlu edimde bulunarak bunu olanaklı kılması gerektiğini, bu hakları kapsamayan bir sendika hakkının ise özünden, temel bileşenlerinden yoksun olduğunu vurguladı. 

İHAM, öznenin, ilkece “herkes” olduğunu, ancak kamu görevlileri ile silahlı kuvvetler ve polis için “haklı kısıtlamalar” öngörülebileceğini belirten 11. maddeyi uygularken, diğer insan hakları için de geçerli olan sınırlama rejiminin yukarıda belirttiğim üçüncü koşulu konusunda son derece duyarlı ve titiz davrandı. Denetim görevini yaparken; “evet, iki koşulu yerine getirmek üzere yasayla öngörmüşsünüz ve meşru bir neden de göstermişsiniz ama, yaptığınız yasaklayıcı ve kısıtlayıcı düzenleme, demokratik toplum için zorunlu bir önlem niteliği taşımıyor!” dedi.Yani demek istedi ki, demokratik toplumlarda örgütlenme özgürlüğü, tüm bileşenleriyle, istisna değil kuraldır! “Kural, haktır; yasak ise, istisnadır” dedi. Böylece, “kurala getirilecek istisnanın da istisnası olduğunu”, bunun da “kurala dönüş” anlamına geldiğini, hak ve özgürlük olan kuralı koruduğunusürekli biçimde anımsattı ve Türkiye’yi ihlalden mahkum etti. 

Ne var ki AKP hükümetleri, onca mahkumiyet kararına ve ILO denetim organlarının sürekli eleştirilerine karşın, insan haklarına saygılı ve dayalı bir devlet olmadığını kanıtlarcasına, tazminatları ödemenin dışında, bu kararların hukuksal gereklerini yerine getirmek amacıylaİHAS’a ve ILO’ya uygunluk sağlayan düzeltme ve değişiklikler yapmadığı gibi,“kaldırıyormuş” gibi görünerek 12 Eylül yasaklarını sürdürdü. Üstüne üstlük, torba yasalara sıkıştırdığı kurallarla yasaklara yenilerini eklemekten, yasalardaki kuralları kötüye kullanmaktan, hatta kısıtlamaları yasağa dönüştürmektende geri kalmadı. 

En yeni örnekler olarak, Bakanlar Kurulu’nun, Hava-İş’ten sonra Kristal-İş ve Birleşik Metal-İş sendikalarının aldığı grev kararlarını “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelemiş olmasını anımsatmak, sanırım yeterlidir.Ne yazık ki yönetsel yüksek yargı, önceki içtihatlarını ve aslında varlığını yadsırcasına, bu denli apaçık bir aykırılığa bile geçit verebilmiştir! ILO’nun yanı sıra, İHAS’a ve İHAM’ın yerleşik kararlarına da aykırı olan bu grev erteleme kararları, “sözde” meşru/haklı neden gösterereksendikal hakları kısıtlamanın, kullanılmasını engellemenin en çarpıcı örnekleridir.

Avukatların sendika hakkının başka ulusalüstü dayanakları yok mu? Var kuşkusuz! 


Öteden beri, sendikal haklar söz konusu olduğunda önce ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, sonra da İHAS anımsanır. Sosyal Şart ise, çekince konulduğu için, zaman zamananımsansa da pek önemsenmez. Oysa, bu sözleşmeler dışında, yine 2003’te onayladığımız için iç hukukun parçası niteliği taşıyan ve Anayasa’nın, Bakanlık ile Valiliğin dayandığı 6356 sayılı yasadan üstün saydığı iki insan hakları sözleşmesi daha vardır: Birleşmiş Milletler’in “ikiz sözleşmeleri”olarak anılan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi. 

Her iki sözleşmede ve esin kaynağı olan Evrensel Bildirge’de, sendika hakkının özneleri, İHAS’tada olduğu gibi “herkes”tir, yani “işçiler”, “çalışanlar” değildir. Sendika hakkı, “çıkarları korumak” amacıyla tanınmıştır. İlk sözleşmede grev hakkı da tanınmış ve amaç öğesinin “ekonomik ve sosyal çıkarları korumak ve geliştirmek” olduğu, daha somut bir dille belirtilmiştir. Silahlı kuvvetler personeli ile polisin sendika hakkına konulacak “haklı kısıtlamalar”, ilkece İHAS’ta öngörülen koşullardan farklı değildir. Her iki sözleşmenin denetim organlarının (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi ile İnsan Hakları Komitesi’nin) sendikal hakların içeriği konusunda verdiği yerleşik kararlar, temelde –sık sık göndermelerde bulunduğu– UÇÖ denetim organlarının kararlarından farklı değildir.
Yapılmayacağını bilmekle birlikte, yine de bir öneride bulunarak bitirmek istiyorum: 

Artık devlet, sendikalaşmak isteyen kesimleri; kimi yasakları kaldırmakla ve kimilerini de kaldırıyor görünmekle birlikte, temelde “örgütlenme özgürsüzlüğü” ilkesine göre yenilediği  –6356 ve 4688 sayılı– yasalarla, hem işçi ve hem de kamu görevlileri sendikalarını kapsamak üzere önemli bir bölümünüyandaşlaştırdığısendikalarla sürdürdüğü iflas eden sendikal düzenin dar kalıpları arasına sıkıştırmaktan vazgeçmeli; insan haklarına saygılı ve dayalı bir devlet olarak,ulusalüstü insan hakları hukukuna uymalıdır.
Devletin, siyasal iktidarın yapmadığını da, hiç değilse yargı yapmalıdır.
İnsan haklarını bilmemek mazeret değildir!

İnsan haklarını korumamak ise, anayasal sorumluluğu yerine getirmemektir!

KAYNAKÇA


Açıklama: Dipnotlara boğmak istediğim bu yazıda değindiğim konularda daha geniş bilgi edinmek için, kitap, makale ve yazılarımdan bazılarını ekliyorum.
Kitaplar
Dünyada Memurlar ve Sendikal Haklar, Ankara: TODAİE Yayını, 1996.
Kamu Görevlileri Sendika ve Toplu Görüşme Hukuku, 788’den 4688’e, 1926–2001, Ankara: TODAİE Yayını, 2002.
Sendikal Haklarda Uluslararası Hukuka ve Avrupa Birliğine Uyum Sorunu,“AB’ye Sosyal Uyum Süreci” Dizisi, No: 1, Ankara: Belediye-İş Yayını, 2005.
Sendikal Hakların Ulusalüstü Kuralları, Oluşumu ve Uygulanması, 1919-2014 (100. Kuruluş Yıldönümü Eşiğinde UÇÖ/ILO Kuralları), Ankara: Hatipoğlu Yayını, Ağustos 2014.
Makaleler, Yazılar
“Memurların Sendika Hakkı Vardır”, Cumhuriyet, 24 Aralık 1987, s. 2.
“Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı: ‘Mevzuatçı’ Hukuk Kültürünün Ürünü Bir Karar”, Amme İdaresi Dergisi, 28/2, Haziran 1995, s. 141-153.
“Emeklilerin de Sendikal Hakları Vardır”,Emekli-Sen Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2006, 13, s. 16-24.
“Kapatın ‘YARSAV’ı, ‘YARSAV-SEN’ Kurulsun!”, Bir Gün, 4 Nisan 2007, s. 8.
“Devlet Bütçesinden Ödentili Memur Sendikacılığı, Özgürlük ve Bağımsızlık İlkeleriyle Bağdaşmaz, Anayasa Mahkemesi Kararı, Karar İncelemesi”, Çalışma ve Toplum, 2011/2, 29, s. 293-310.
“Ulusalüstü Hukuk ve Türkiye’de Sendikal Haklar”, Türk-Alman Uluslararası İş Hukuku Sempozyumu (Toplu İş Hukuku, Compliance), 23-24 Haziran 2011 içinde, Malatya: İnönü Üniversitesi Yayını, s. 55-111.
“Örgütlenme Özgürsüzlüğü” Cephesinde Yeni Bir Şey Yok! Olacağı da Yok!”, Çalışma ve Toplum, 2013/2, Sayı: 37, s. 13-40. 
“Uluslararası Sözleşmelerde Sosyal ve Sendikal Haklar ve Türkiye'nin Uyum(suzluk) Sorunu”, Sendikacılık Akademisi Ders Notları 2, Ankara: Türk-İş Yayını, 2013, s. 215-284.
“Sözleşmeler ‘Onay Kanunu’ İle Yürürlüğe Girmez, Bağlayıcılık Kazanmaz! Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Kararı: Karar İncelemesi”, Çalışma ve Toplum, 2013/1, 36, s. 349-363.
“Ulusalüstü Sözleşmelerin Doğrudan Uygulanması Sorunu: Çelişen İki Yargıtay Kararı, İş Hukuku Öğretisi ve Bir Öneri”, Çalışma ve Toplum, 2013/3, 38, s. 13-55.
“Sivil Memurlara Sendika Yasağı Kalktı, Ya Ötekiler?”, Yıldırım Uler’e Armağan (Yayına Haz.: Muhammet Erdol), Yakın Doğu Üniversitesi Yayını, Lefkoşa, Haziran 2014, s. 283-306.
“Evrensel ve Bölgesel Ölçekli Ulusalüstü Kurallarıyla Sendikal Hak ve Özgürlükler ve Türkiye Sorunu”(http://www.sosyalhaklar.net/2013/bildiriler/gulmez2.pdf; Yayınlanma tarihi: 31.10.2013; Erişim: 08.01.2014).
“Emniyet-Sen, ‘Sözde Polis Sendikası’ Değildir”, http://emniyetsen.org.tr/prof-dr-mesut-gulmez-emniyet-sen-makalesi/; Eklenme tarihi: 24.03.2014.
“Emniyet-Sen, Hukuksal Dayanağı Ulusalüstü Sözleşmeler Olan Bir Sendikadır”, http://emniyetsen.org.tr/emniyet-sen-hukuksal-dayanagi-ulusalustu-sozlesmeler-olan-bir-sendikadir-ii/; Eklenme tarihi: 01.04.2014.
“Sendika Kararına Uyarak Toplu Eyleme Katılma, ‘Disiplin Suçu’ Değil ‘Mazeret’tir”, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Kararı Karar İncelemesi, Çalışma ve Toplum, Özel Sayı, Prof. Dr. Pars Esin’in Anısına, 2014/2, Sayı: 41, s. 191-203.
“Toplu Eylem Hakkına Dahil Protesto Eylemi, Yasa Dışı Grev Değildir”, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi Karar Eleştirisi, Çalışma ve Toplum,2014/4, Sayı: 43, s. 223-255.
Son Güncelleme: 09.03.2015 13:32
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177