Yeşim
Yeşim
31 Mayıs 2016 Salı 11:55
Avukatın otobüs yolculuğu

Şehirlerarası otobüse yolculuklarını çocukluğumdan beri hiç sevemedim. Otobüs tutardı beni. Hele uzun yollarda perişan olurdum, mide bulantısından o yollar bitmezdi. Ancak asıl sıkıntı bu değilmiş. Yolculukların gerçekten çekilmez hale gelmesi, hukuk fakültesine girmemle başladı.

Hiç unutmam, fakültede ilk yarıyıl bitmiş, İzmir’e dönüyorum. Otobüste yanıma orta yaşlı bir amca oturdu. Klasik “hava da ne kötü, nerelisin, öğrenci misin” muhabbetlerinden sonra hukuk okuduğumu öğrenir öğrenmez konuyu babadan kalan arsaya dayadı. Ulan ben daha öğrenciyim, hayatımda tapu senedi bile görmemişim. Dinler mi hiç! “O konuları daha görmedik” desem de, anlattıkça anlattı. Hukuk öğrencisi demek, yarı avukat demekmiş, artık bilmiyorum olmazmış. En son beni rahat bırakması için sıkıntıdan, “Tabii amca, dava açarsan ev, arsa ne varsa alırsın” dedim. Ancak kurtulmak ne mümkün! Bu sefer de kardeşinin kıdem tazminatına geçti. Gerisi mi? Sabaha kadar mokoko…

Üniversitede yaptığım her şehirlerarası yolculukta aynı sıkıntıyı yaşadım. Yaşıtlarım yanıma oturdu mu çok problem olmuyordu aslında. En fazla Age of Empires, Fifa ya da Counter Strike muhabbeti yapıyorduk o zaman. Ancak yaşlı teyze ve amcaların hiç affı yoktu. Memlekette hukuki sorunu bulunmayan kimsenin olmadığını yaptığım otobüs yolculuklarında öğrendim. Ödenmeyen çeklerden bozuk çıkan çamaşır makinesine, birikmiş nafakadan vergi cezasına kadar yok yok. Bir de bilgi eksikliğinin ve heyecanın verdiği stresle sorular sanki hep çalışmadığım yerlerden geliyormuş gibi hissediyordum. Hukuk dipsiz bir derya, ben içinde kayıp balık Nemo…

Üniversiteyi bitirip staja başladığımda da aynı soru yağmuru devam etti. Bu kez terfi etmiştim ama. “Hukuk öğrencisi avukat yarısıdır”dan “stajyer avukat da basbayağı avukattır”a geçmiştik. Doğruyu söylemek gerekirse, gerçekten az çok bilgimiz de vardı artık. Bu bilgiler stajyer avukat ya da “basbayağı avukat” olmanın verdiği gururla birleşince, her sorana mesleğimi üzerine basa basa söylemeye başladım. Bazen sormasalar bile kendim katılıyordum muhabbete: “Ben avukatım. Siz o olayda dava açmamakla büyük hata yapmışsınız aslında.” Yakın uzak demeden her muhabbete atladım. İçinde hukuk geçen cümle duymayayım, elde tuzluk koşturuyordum.

Avukatlığın ilk yıllarında da belki müvekkil yakalarım umuduyla otobüs yolcularının sorularını cevaplamaya devam ettim. İnsafsızlar, o kadar konuşmadan, o kadar dağıtılan kartvizitten sonra bir tane bile dosya gelmez mi! Bedavaya hukuki destek verdiğimizle kaldık anlayacağınız. İşte o zaman geç de olsa jeton düştü. Bir daha görmeyeceğim insanların dertleri için bütün yol ne yoracaktım kendimi.

Önceleri daha en başından soğuk davranarak sohbetin açılmasına izin vermemeye çalıştım. Ancak yanında bir avukat olduğunu öğrenen kurnaz yolcuların harekete geçmek için birçok taktiği vardı: Koltuğun nereden yatırıldığını biliyor musun evladım? İzlediğin film güzel mi? Müziğin sesini biraz kısabilir misin? Hangi kitabı okuyorsun? Ben top kekimi yiyemedim, sen ister misin? Kolonya alır mısın? Mola oldu, çıkmıyor musun? Evet de desen, hayır da desen, öyle ya da böyle muhabbeti başlatmış oluyorlardı bir kere. Devamını da çorap söküğü gibi getirip, olayı hukuki sorunlarına bağlıyorlardı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan elimde top kekle kiracıyı tahliye ediyor, mola arasında miras paylaştırıyor, koltuğu ayarlarken küçüğe vasi atıyor ya da film izlerken hakaret davası açıyordum. Kısaca, imkânsız diye bir şey yoktu onlar için. Her halükarda avukatı konuşturmanın bir yolunu buluyorlardı.

Anlaşıldığı üzere, soru soran yolculardan kurtulmak için daha etkili yollar bulmak gerekliydi. Ben de meslek değiştirmeye karar verdim. İlk başta bilindik meslekleri seçtim, fakat onlarında da kendilerine göre dertleri olduğunu ve beni kurtarmaya yetmeyeceğini kısa sürede öğrendim. Mesela, doktor olduğumu söyleyince; suratıma öksürenler, elli yılda geçirdiği tüm hastalıkları sayanlar, haftada içtiği sigara paketi sayısından kalan ömürlerinin hesabını yaptıranlar, reçete yazdırmak ya da akrabalarını telefonda tedavi ettirmek isteyenler musallat oldu. Öğretmen olduğumu söyledim, kendimi yolcunun çocuğuna netleri üzerinden bölüm ararken buldum. “Bilgisayar mühendisiyim” dedim, anında çantadan çıkarılan bilgisayarlardaki virüsleri temizleme göreviyle karşılaştım. İç mimar oldum, salonu ferahlatmak için İskandinav tarzı dekorasyonda ne tür değişiklikler yapmak gerektiği konusunda fotoğraflar üzerinden akıl verdim.

Ardından soru sormazlar ümidiyle daha spesifik meslek kollarına geçtim. Arkeolog, enformatik uzmanı, kiralık katil, saksafoncu ve hatta insan kaynaklarında insan… Ne olursam olayım, soruların ardı arkası kesilmedi:

- Grafikerim.

+ Yaa, benim şöyle birkaç fotoğrafım var; photoshopla bir şeyler yapabilir misin?

- Estetik daha az maliyetli olur bence kardeş.

 

- Şarkı sözü yazarıyım.

+ Dinle dinle… Ray malifalitiko ray şalimalitiko loyloyloyloy lalala mamama… Bunu birisine satabilir miyiz sence? Satarız dersen başka şarkılarım da var. Nasıl buldun?

- Fevkaladenin fevkinde!

 

- Jigoloyum.

+ Ben genelde şöyle yapıyorum ama doğru mu acaba? Bak bi bak. Böyle doğru mu?

- Adam tam bir pislik çıktı Rıza Baba!

 

- İmamım.

+ Benim babadan kalma bir arsa meselem var, bir de kardeşimin kıdem tazminatı sorunu. Bir okusak üflesek hallolur mu acaba hocam? Maşallah hocam, inşallah hocam.

- Len, yine mi sen!

Memleketim insanının her meslek için sorabileceği sınırsız sayıda soru olduğunu öğrenince, meslek dahi söylemeden işi baştan kesip atmaya karar verdim. Evet, tahmin ettiğiniz gibi uyuyor numarası yapmaya başladım. Ama ne numara! Daha g.tüm koltuğa değmeden gözlerimi kapatıp, başımı cama yaslıyordum. Ayrıca, inandırıcı olsun diye kâh horluyordum kâh kafamı yanımdaki yolcunun omzuna deviriyordum. Su içene yılan, uyuyana yolcu dokunmuyormuş gerçekten...

Uyuyor numarası uzun süre hayat kurtardı. Ta ki geçen haftaya kadar. Metro Turizm’deki muavin rezaletinden sonra artık otobüste uyumaya da imkân kalmadı ne yazık ki. Otobüs yolculuğu sırasında insanın başına “gerçek anlamıyla” neler gelebileceğinin belli olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Karanlıkta üzerine dökülen su, eline tutuşturulan kek, kola sürten bacak ya da ikram edilen gazoz… Hadi bakalım, uyu uyuyabiliyorsan şimdi…

(Bu yazı, Hukukta Sol Tavır Derneği’ne ait #DirenTerazi blogu için kaleme alınmıştır)

Av. Ozan Gülhan

Son Güncelleme: 31.05.2016 12:19
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol