Yeşim
Yeşim
28 Haziran 2016 Salı 13:56
Arz ederim ! İcra avukatının başından geçen acı tatlı olaylar

İcra ile ilgilenen çoğu avukat meslektaşımın başlarından geçen acı tatlı olaylar muhakkak vardır. Ancak hemen hepsinden çıkan ortak sonuç, bu işin ülkemiz şartlarında yapılmaması gerektiği; aksi halde erken yaşlanma, sinir, stres ve anksiyete bozukluğuna neden olabileceğidir. Nasıl mı? Şöyle;


2005 yılı Kasım ayında yeni cübbe giymiş taze bir avukat olarak elime tutuşturulmuş bir talimat evrakı ile Batı Karadeniz’de küçük bir şehirde buldum kendimi. Oradan minibüsle hacze gideceğim ilçeye hareket ettim. Sabah saat tam dokuzda kaymakamlık binasının önündeydim. Adliye, kaymakamlık binasının giriş katında bulunan dört odadan ibaretti. Hava buz gibiydi ve benim üzerimde sadece bir ceket vardı. Tek tük gelen personelle beraber binaya girdim. Kapıda bekleyen polisten başka kimse yoktu ve tüm odalar kapalıydı. Polise adliyenin ne zaman açılacağını sorduğumda, “Bu gün duruşma yok, geç gelirler” dedi. Şaşırmıştım. Beklemeye başladım. Bir süre sonra kalem personeli geldi, adliye kısmen de olsa açıldı. Hâkim ve icra müdürünün ilden geldiklerini, biraz gecikebileceğini söylediler. Bahçeye çıkıp bir sigara yaktım. İçeri girip çıkan kaymakamlık personeli ve yoldan gelip geçen herkes bana uzaylı gibi bakıyordu. Kendileri bu soğukta palto ve atkı ile gezerken benim ince ceketle dolanmamı yadırgadılar herhalde diye düşündüm ama biraz sonra gerçek anlaşıldı. Kapı nöbeti tutan polis yanıma gelerek, ramazan ayında bu ilçede sokak ortasında sigara içmenin uygun olmadığını söyledi. Sigarayı söndürdüm. Bir an önce işimi bitirip gitmek için sabırsızlanıyordum.


Binaya geri döndüğümde icra müdürlüğünün kapısı açılmıştı. Hemen içeri girdim. Elli yaşlarında, saçları dökük, ceketi buruşuk, babacan müdürü sarılıp öpesim gelmişti. Hemen işimi görsün de dönüp gideyim umuduyla talimat evrakını çıkarıp, “Müdürüm, dün sizi aramıştım. Hadi şu haciz işini halledelim de ben geç olmadan döneyim” dedim. Müdür dalgın dalgın suratıma bakıp evrakı aldı, masasına koydu. “Hele şu sobayı bir yak da bakarız” dedi. Daha bir sene önce fakültede İcra Hukuku dersinde okuduğum “vekil talep eder, icra müdürü ödeme emrini düzenler” ya da “vekil talep eder, müdür hacze gider” gibi konuların ütopyadan ibaret olduğunu staj dönemimde anlamıştım zaten. Okurken ne hayallerim vardı oysa. Müdürlüğe gidip bacak bacak üstüne atıp, “Müdürcüğüm şunu talep ediyorum, bunu da, onu da… Hadi aslanım, hadi canım, dönüşte de iki ekmek bir de uzun Marlboro talep ediyorum” diyecektim. Hâlbuki öğrettikleri kitabi bilgi, sobanın önünde çaresiz çömelerek bir türlü tutuşturamadığım yaş odunlarla hiç ama hiç uyuşmuyordu. Bir ara karşı odadaki hâkimin kapısını çalıp, “Bir uyuşmazlık var çözemiyoruz. Tektik mercii olarak şu odunlara bir el atıver” demeyi düşünecek kadar bunaldım. Sonunda soba hafif alevlenmeye başlayınca müdürün karşısına oturdum ve haciz için aracı nasıl ayarlayacağımızı sordum. Müdür “Ne aracı?” diye sordu. Dedim, “Müdürüm dün aramıştım ya, hani bu gün hacze çıkacaktık?” “Haa!” dedi, “şu mevzu.” Evrakı aldı, inceledi. Yüzü buruştu. “Biz buraya hacze gidemeyiz, şu an imkânsız. Belki başka bir zamana. Sen en iyisi yaza doğru gel” dedi. Dumura uğramıştım. Doğru mu duydum diye düşünüyordum. Şaka olmalıydı. Devlet kapısında “bugün git, yarın gel”e alışmıştık da; “bugün git, iki mevsim sonra gel”i ilk kez duyuyordum.


Müdüre, dün arayıp kendisinden randevu aldığımı, olur demesi üzerine 800 km yoldan geldiğimi, haciz yapmadan dönersem bunu müvekkile izah edemeyeceğimi tane tane anlattım. O da bana, dün aradığımda sadece haciz için geleceğimi söylediğimi, adresin 30 km uzaktaki bir dağ köyü olduğunu belirtmediğimi, bu mevsimde yağışlardan dolayı oraya araç çıkamayacağını, hem çıksa bile o köyde yaşayan insanların çok belalı ve sabıkalı kişiler olduğunu, kesinlikle hayvanlarını ve eşyalarını haczettirmeyeceklerini, bizi kazma ve küreklerle bir temiz dövebileceklerini tane tane anlattı. “Traktör bulurum” dedim, “kimse vermez” dedi. “Jandarma alırız” dedim, “jandarma komutanı başçavuşla aram bozuk, yardımcı olmaz” dedi. “Muhafaza yapmam, haczeder yediemin olarak borçluya bırakırım” dedim, “Köye bile sokmazlar bizi” dedi. Kem dedim, küm dedi. Allem dedim, kallem dedi. Boynumu büktüm, gözümden yaş geldi gelecekti. Lanet soba da tütüp tütüp yanmamıştı zaten, içerisi buz gibiydi. En sonunda müdür, “İnanmazsan bul aracı gidelim, gözünle gör” deyince birden ümitlendim. “Tamam müdürüm, bu işi oldu bil. Ben şimdi hemen bir traktör ayarlarım. Jandarmayı dert etme, ben başçavuşu ikna ederim. Borçluyla da konuşur, ‘haciz yapacağım ama muhafaza yapmayacağım, ödeme için makul bir süre vereceğim’ derim, zorluk çıkarmaz” diye cevap verdim. “Sen öyle san!” dedi. Yüzüne baktım. “Tamam tamam, 13.30’da burada ol” şeklinde devam etti.


Sevinçle çıktım binadan. Buz gibi havaya aldırmadan ilçe merkezinde dolaşmaya başladım. Bir, ücret karşılığı dağ köyüne bizi götürecek traktör nereden bulabileceğimi; iki, acilen nerede yemek yiyebileceğimi çevreden sormaya koyuldum. İkisi de olumsuzdu. Traktör yoktu; çünkü icranın i’sini duyan bana gavurmuşum gibi bakıyordu. Yemek yemek imkânsızdı; çünkü ramazan nedeniyle kime sorsam, bakmalarına dahi gerek kalmadan ben kendimi gavurmuşum gibi hissediyordum. Her yer ama istisnasız her yer kapalıydı. Kahveler, lokantalar, bakkallar ve hatta ilçenin tek oteli bile “İftardan sonra açığız” tabelası asmıştı. Ortalıkta in cin top oynuyordu adeta. Güç bela bir oduncu buldum, derdimi anlattım. Baştan olmaz dese de; işlem yapmayacağımı, formaliteden bir haciz olacağını, çok uzak yoldan geldiğimi, mağduriyetimi anlatarak ve epey yüksek bir para önererek ikna ettim.


Saat tam 13.30’da adliyenin önündeydim. Müdürü alıp, traktörün üstünde şoför koltuğunun yanındaki oturaklarda hoplaya zıplaya dağa doğru yola koyulduk. Kar atıştırmaya başlamıştı. Bir saat kadar sonra köye vardığımızda hiç kimse borçlunun evini göstermiyordu. Üstüne üstlük köylüler ikişer üçer meydana toplanmaya başladılar. Hemen herkesin elinde oraklar, kürekler, sopalar vardı. Dostane bir ortam tesis edemeyeceğimiz açıktı. Müdür bir iki kişi ile konuştu ve bana borçlunun burada olmadığını, yedieminliğe kimsenin yanaşmadığını, tespit için borçlunun evine girilmesini istiyorsam karakola gidip jandarma almam gerektiğini söyledi. “Olur” diye cevap verdim. Çantasından çıkardığı talep kâğıdını imzaladı. “İyi o zaman git al gel” dedi. Kendisinin de kahvehanede oturup, bekleyeceğini söyledi.

Traktör sürücüsü ile bu sefer ücrette pazarlık edip, yarım saat mesafedeki jandarma karakoluna ulaştık. Komutanın odasına girip, talep kâğıdını masasına koyarak durumun aciliyetini anlattım. Başçavuş kâğıdı eline aldı, okur gibi evirdi çevirdi ve yüzünü buruşturup “Git o müdürüne söyle, bunun sonuna yine rica ederim yazmış. Bir icra müdürü asla benden rica edemez, ancak arz eder. Hala öğrenemedi gitti” dedi. Şaka yapıyor sandım. Ne anlatsam, nasıl ikna etmeye çalışsam olmadı. Nuh dedi, peygamber demedi. Çaresiz çıktım.


Traktör sürücüsüne, “Bu iş hayırlısı ile bitsin, sana sağlam bir para vereceğim” dedim. Cevap vermedi. Yeniden köy yoluna düştük. Köye varınca kahvehaneye müdürün yanına girdim. Ne de olsa meslektaş sayılırız, zorluk çıkarmaz, halden anlar umuduyla, “Müdürüm” dedim, “bu başçavuş takıntılı adamın teki çıktı. Gel şu yazıyı bir paraf ediver; rica ederim kısmı, arz ederim olursa verecek jandarmayı yanımıza” dedim. Demez olaydım. Bu sefer bizim müdür aldı sazı eline, “Ben ona değil, adliyeye bağlıyım. Ancak hâkimliğe arz ederim, geri kalanının alayına rica ederim. Kötü mü ediyorum ulan, adam yerine koymuş rica ediyorum. Hatır minnet bilmez pezevenk” diye bağırdıkça bağırdı.


Son hızla çıktım oradan. Traktöre atlayıp, “sür” dedim. Karakola doğru yola koyuldum. Bir yandan da başçavuşun tanışı, devresi, hatır gönül geçirecek asker tanıdıklara ulaşmaya çalıştım ama nafile. Karakola girip, başçavuşa icra müdürünün söylediklerini naklettim. “Yapma, etme, gel sen uyma” desem de olmadı. “Bak avukat bey, sen okumuş adamsın. Şimdi bu ilçenin bir protokolü var bizlerden oluşan. İşte biz her bayramda, anmada filan toplanıp meydandaki büste çelenk koyarız. Kim var en önde? Kaymakam. Arkasında belli başlı kimseler. Ben 7. sıradayım protokolde. İcra müdürü var mı? Yok. Önümde de de yok, arkamda da yok. Nasıl rica edecekmiş bana? Onun anca hâkimi benden rica eder. O it herif eşşek gibi arz edecek. Ben de gereğini takdir edeceğim” dedi. “Komutanım boş verin artık onu. Siz bana uygun bir şey takdir edin, ben gereğini arz edeceğim size” diyerek son kozumu oynadım. “Hele be avukat, sabahtan beri biz burada aç mıyız, tok muyuz, ölü müyüz, sağ mıyız sormuyorsun da, şu aptal müdürün lafıyla bize iş gördürmeye çalışıyorsun. Bak depoda kömürümüz bitmiş, yazıcı arızalı kâğıt sıkıştırıyor. Bunları hiç gördüğün yok” şeklinde cevap verdi. “Tamam komutanım” dedim, “Ben buradan ilçeye gideyim, sizin yazıcıyı da yanımda götüreyim. Tamir oluyorsa ettireyim, yoksa yenisi ile değiştiririm. Dönüşte de traktörün aldığı kadar kömür alır gelirim, siz de askeri hazırlayın.” Yola çıkarken arkamdan sesleniyordu, “Ama hala arz edecek söyle ona. İstersen gitmişken hâkim ile de görüş, o daha iyi bilir. Protokolde 6. sırada, hemen önümde ama o icracı yok protokolde. Kimseden rol çalmasın puşt herif.” Tamam tamam der gibi elimi salladım. İlçeye sürmesini söyledim şoföre.


Karakoldan çıkıp ilk virajı dönünce yazıcıyı alıp uçuruma savurdum. İlçeye varınca doğrudan otogara yönelip, şehre giden ilk dolmuşa atladım. Şehirde de hiç durmadan otobüse binip, kendimi yola vurdum. İcra müdürünü köyde, komutanı karakolda, yazıcıyı uçurumun dibinde bırakmıştım ama ciğerime işleyen soğuk yüzünden bir hayli üşütmüştüm. Terliyor ve titriyordum. Yol boyunca kâbus gördüm. Sabaha kadar tüm protokol peşimde, kimine arz ediyor, kimine rica ediyordum ama hep fırça yiyordum.


Sabah ofise ulaştım. Kırk derece ateşin verdiği şevkle müvekkile, “Mücbir sebeplerden dolayı vekilliğinizi yürüttüğüm şu işinizden istifa ediyorum. Gereğini bilgilerinize arz/rica ederim” şeklinde bir telgraf çektim. Hangisini üzerine alındıysa artık! Hızımı alamayıp üniversitedeki icra hukuku profesörüne de bir telgraf yazdım. “Muhtemelen ömrüm boyunca kullanmayacağım iflas, konkordato gibi öğretileriniz için teşekkürü borç bilirim. Müfredatınıza hemen her gün kullanacağım ‘icra müdürü hacze nasıl çıkarılır, soba nasıl tutuşturulur, yazıcı nasıl tamir edilir, rüşvet hangi durumlarda verilmelidir, kim kime arz eder, kim kimden rica etmelidir’ gibi güncel konuları da eklemeniz dileğiyle” yazıp yolladım.


(Bu yazı, Hukukta Sol Tavır Derneği’ne ait #DirenTerazi blogu için kaleme alınmıştır)

Av. Gürler Gaydan

solhaber

Son Güncelleme: 28.06.2016 13:57
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177