01 Haziran 2015 Pazartesi 14:51
RESMİ NİKAH OLMAKSIZIN DİNİ NİKAHLA EVLİLİĞİN (İMAM NİKAHININ) SUÇ OLMADIĞI
 ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2014/36
Karar Sayısı : 2015/51
Karar Tarihi : 27.5.2015

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Pasinler Sulh Ceza Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU : 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
230. maddesinin (5) ve (6) numaralı fıkralarının Anayasa’nın 5., 10., 17., 20. ve 24.
maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi istemidir.

I- OLAY

Evlenme akdi olmaksızın evlenmenin dinsel törenini yaptıkları ve yaptırdıkları
iddiasıyla sanıklar hakkında açılan kamu davasında, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya
aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

“Pasinler Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/47 esas sayılı iddianamesi ile
müşteki sanık… hakkında 5237 sayılı TCK’nın 230/5. fıkrası uyarınca evlenme olmaksızın
dinsel törenle evlenme suçunu işlediğinden bahisle sanık … hakkında, evlenme olmaksızın
dinsel törenle evlenme ve kasten yaralamadan, sanık … hakkında da TCK 230/6. fıkrası
uyarınca resmi evlenme işlemi olmadan evlenmek için dinsel tören yapmak suçundan
bahisle haklarında kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.

24/01/2014 Tarihli celsemizde; söz konusu 5237 sayılı TCK’nın 230/5. Fıkrası ve
230/6. Fıkrasının 1982 Anayasamıza aykırı olduğu kanaati ile bu kanun hükümlerinin iptali
için dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderildiği anlaşılmıştır.

5237 sayılı TCK’nın 230. maddesinin 5. fıkrasının yapılan incelemesinde
aralarında evlenme olmaksızın evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar hakkında 2 aydan 6
aya kadar hapis cezası verileceği ancak medeni nikahın sonradan yapıldığında kamu
davasında hükmedilen bütün cezaların ortadan kalkacağı, yine 6. fıkrasında evlenme
hakkının kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel
tören yapan kişi hakkında 2 aydan 6 aya kadar hapis cezası verileceği öngörüldüğü
anlaşılmıştır.

1982 Anayasamızın, 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri ayrıntılı bir
şekilde açıklanmıştır. Şöyle ki: Devlet Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü ülkenin
bölünmezliğini Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah huzur ve
mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleri ile bağdaşmayacak suret de sınırlayan siyasal ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmaya insanın maddi ve manevi gerekli şartları gelişmesi için hazırlamaya çalışmaktır.

Ayrıca 1982 Anayasamızın 10. maddesinde herkes dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi
düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebepler ile ayrım gözetilmeksizin kanun önünde
eşit olduğu devletinde kadın ve erkeklerin eşitliğini yaşama geçmesinin sağlamak ile
hükümlü olduğunun belirtildiği anlaşılmıştır. Ayrıca herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz,
devredilmez, vazgeçilmez, temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu da açıkça yazılmıştır.
1982 Anayasamızın, 17. maddesinde de herkesin yaşama maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu, tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılan
haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı açıkça anlatılmıştır.

Yine 1982 Anayasamızın 20. maddesinde herkes özel hayatına ve aile hayatına
saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğunu; özel hayatına ve aile hayatının
gizliliğinin dokunulamayacağı açıkça Anayasa ile bağlanmıştır.

Anayasamızın 24. maddesi herkesin vicdan, dini inanç ve kanaatine sahip
olduğunu 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartı ile ibadet, dini ayin ve törenlerin
serbest olduğu, kimsenin dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve
suçlanamayacağı hükmünün yer aldığı anlaşılmıştır.

Yukarıda bahsettiğimiz anayasal hükümler ve 1982 Anayasamızın bir bütünü ile
beraber 5237 sayılı TCK’nın 5 ve 6. fıkralarındaki hükümler birlikte değerlendirildiğinde
resmi evlenme olmadan aralarında evlenme olmaksızın evlenmenin dinsel törenini
yaptıranlar ve yapanlar hakkında ceza müeyyidesi uygulanması yine yukarıdaki anayasal
hükümlere aykırı olduğu anlaşılmak ile birlikte bu kanun hükümlerinin mahkemelerce
uygulanmasında aksaklıklar oluştuğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki; sanıklar “biz hep beraber
oturduk birlikteliğimiz için dua ettik” dedikleri taktirde delil yetersizliğinden beraat kararı
vermek gerekirken sanıkların “evet dini nikahımız kıyıldı” dediklerinde cezai müeyyide
uygulanması aynı suçu işleyen sanıklar arasında eşitsizliğe sebep olacağı gibi, bu suçun
oluştuğunun ispatının zor olduğu aşikardır. Ayrıca, 1982 Anayasamızın kişilere tanımış
olduğu özel hayatın gizliliği ve din ve vicdan hürriyeti hükümleri dikkate alındığında, bir
bayan ve erkeğin birlikte gayrimeşru yaşamaları suç değilken dini nikah kıyarak birlikte
yaşamalarının suç teşkil etmesi ayrıca kişilerin dini inanç ve kanaatlerinden dolayı
kınanamaz ve suçlanamaz hükmünün de ihlal ettiği anlaşılmaktadır. Yine Türkiye
Cumhuriyeti’nde zina suç olmaktan çıkmış iken resmi nikah olmadan şahısların dini nikah
kıymalarının suç teşkil etmesi yine 1982 Anayasamızın ilgili kanun hükümlerine aykırı
olduğu açıktır.

Yukarıda arz ve izah etmeye çalıştığımız hususlar ve resen nazara alınacak diğer
hususlar ile birlikte 5237 sayılı TCK’nın 230. maddesinin 5 ve 6. fıkralarının iptaline karar
verilmesine Anayasa Mahkemesi’nden arz ve talep ederiz.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları
Kanun’un itiraz konusu kuralları da içeren “Birden çok evlilik, hileli evlenme,
dinsel tören ” başlıklı 230. maddesi şöyledir:
“(1) Evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kişi, altı aydan iki
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kendisi evli olmamakla birlikte, evli olduğunu bildiği bir kimse ile evlilik
işlemi yaptıran kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Gerçek kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptıran
kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçlardan dolayı zamanaşımı, evlenmenin
iptali kararının kesinleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar.
(5) Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar
hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Ancak, medeni nikah yapıldığında
kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.
(6) Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi
görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse hakkında iki aydan altı aya kadar
hapis cezası verilir.”

B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa’nın 5., 10., 17., 20. ve 24. maddelerine dayanılmış,
Anayasa’nın 13. maddesi ise ilgili görülmüştür.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh
KALELİ, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra
Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri
NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer
TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ’un katılımlarıyla 18.2.2014 tarihinde yapılan 
ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine
OYBİRLİĞİ ile karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hamit YELKEN tarafından hazırlanan işin
esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa
kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra
gereği görüşülüp düşünüldü:

Başvuru kararında, itiraz konusu kurallarla evlenmenin dinsel törenini yapma ve
yaptırma eylemlerinin suç olarak düzenlenip cezai müeyyideye bağlandığı, oysa evlenmenin
dinsel törenini yapma ve yaptırmanın özel hayat ile din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin
hususlar olduğu, dolayısıyla resmî bir evlilik akdi olmaksızın birlikte yaşamanın dahi suç
olmadığı bir hukuki düzende evlenmenin dinsel törenini yapma ve yaptırmanın suç olarak
düzenlenmesinin, Anayasa’nın 5., 10., 17., 20. ve 24. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 43. maddesine göre, itiraz konusu kurallar, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13.
maddesi yönünden de incelenmiştir.

İtiraz konusu kurallarda, aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel
törenini yaptıranlar ile evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi
görmeden evlenme için dinsel tören yapan kimsenin iki aydan altı aya kadar hapis cezası ile
cezalandırılacağı; ancak, resmi nikâh yapılması halinde dinsel törenle evlilik yaptıranlar
aleyhine açılan kamu davasının ve hükmedilen cezanın bütün sonuçlarıyla ortadan
kaldırılacağı düzenlenmektedir.

Anayasa’nın 20. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, “Herkes, özel
hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.” denilmek suretiyle
özel hayat ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı; 24. maddesinin birinci, ikinci
ve üçüncü fıkralarında ise “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14
üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” hükümlerine
yer verilerek din ve vicdan hürriyeti güvence altına alınmıştır.

Anayasa’nın 20 maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere özel hayat ve aile
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı, bir yönüyle özel hayatın ve aile hayatının
gizliliğinin korunmasını, başkalarının gözleri önüne serilmemesini, bir başka ifadeyle
kişinin özel hayatında yaşananların, yalnız kendisi veya kendisinin bilmesini istediği
kimseler tarafından bilinmesini isteme hakkını korurken, diğer yönüyle, resmî makamların 
özel hayata müdahale edememesi yani kişinin ferdî ve aile hayatını kendi anladığı gibi
düzenleyip yaşayabilmesi hakkını güvence altına almaktadır. Dolayısıyla, Anayasa’nın 20.
maddesindeki düzenlemeyle özel hayat ve aile hayatı, Anayasa’da belirtilen istisnalar
haricinde Devlete, topluma ve diğer kişilere karşı koruma altına alınmıştır.
Anayasa’nın 24. maddesinde düzenlenen din ve vicdan özgürlüğü ise herkesin
vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğünü güvenceye kavuştururken, bu özgürlüğün özel bir
görünümü olan “dini veya inancı dışa vurma özgürlüğü”nü de içine almaktadır. Bu
özgürlüğün kapsamı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 22 No’lu Genel
Görüşünde şu şekilde açıklanmıştır:

“Dini veya inancı dışa vurma özgürlüğü, ‘gerek alenen gerekse özel alanda
bireysel olarak veya topluluk halinde’ kullanılabilir. Dini veya inancı dışa vurma
özgürlüğü, ibadet, dinsel ritüellerin yerine getirilmesi, uygulama ve öğretme gibi çok geniş
bir davranış yelpazesini kapsar. İbadet kavramı, bir inancın doğrudan ifade edilmesini
sağlayan törensel ve ayinsel eylemleri kapsadığı gibi, bu uygulamalara özgü olan ibadet
yerlerinin inşası, ayinsel ifade/duaların ve nesnelerin kullanılması, sembollerin
sergilenmesi ve bayram ya da dinlenme günlerine uyulmasını da kapsar…”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da
“Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi
hakkına sahiptir” denilerek özel hayat ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı; 9.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise “Herkes düşünce, din ve vicdan özgürlüğüne
sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına ve topluca, açıkça veya
özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını
açıklama özgürlüğünü de içerir.” denilmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğü güvence altına
alınmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), özel hayat ve aile hayatına saygı
gösterilmesini isteme hakkını önemle ele almakta ve özel hayat kavramının, bütün
unsurlarıyla tanımlanamayacak kadar geniş bir kavram olduğunu, kişinin ismi ve kimliği,
bireysel gelişimi, aile yaşamı yanında, dış dünya ile bağlantısını, başkaları ile ilişkisini,
ticari ve mesleki faaliyetlerini de kapsadığını belirtmektedir (Bkz. Niemietz/Almanya, B.
No: 13710/88, 16/12/1992, § 29-33). AİHM, aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı
kapsamında, “aile hayatı” kavramını da geniş bir şekilde yorumlamakta, bu yönüyle sadece
resmî evliliklerin değil, gayriresmî evliliklerin de bu hakkın korumasından yararlanacağını
belirtmektedir (Bkz. Marckx/Belçika, B. No: 6833/74, 13/6/1979, § 31; Keegan/İrlanda, B.
No: 16969/90, 26/5/1994, § 44; Kroon ve diğerleri/Hollanda, B. No: 18535/91, 27/10/1994,
§ 30).

AİHM, din ve vicdan özgürlüğünün önemini ise şöyle vurgulamaktadır:
“Sözleşme’nin 9. maddesinde korunan düşünce, din ve vicdan özgürlüğü,
Sözleşme’deki anlamıyla ‘demokratik toplumun’ temel taşlarından birisidir. Bu özgürlük
dini boyutuyla, inananların kimliklerini ve yaşam biçimlerini oluşturmalarını sağlayan en
önemli unsurlardan biri olmanın yanı sıra aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler ve
din karşısında kayıtsız kalanlar için de çok kıymetli bir değerdir. Yüzyıllar süren bir
mücadele sonunda, büyük bedellerle kazanılan ve demokratik toplumun ayrılmaz bir unsuru
olan çoğulculuk da bu özgürlüğe dayanmaktadır. Din özgürlüğü her ne kadar öncelikle
bireysel vicdanı ilgilendiren bir mesele olsa da, o aynı zamanda diğer şeylerin yanı sıra,
kişinin ‘dinini açıklama’ (açığa vurma) özgürlüğünü de ifade etmektedir.”
(Kokkinakis/Yunanistan, B. No:14307/88, 25/5/1993, § 31)
Buna göre, din ve vicdan özgürlüğü “demokratik toplumun temel taşlarından
biri” ve “insanların kimliklerini ve yaşam biçimlerini oluşturmalarını sağlayan” bir temel
hak olarak, tıpkı özel hayat ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı gibi kural
olarak devletin ve diğer kişilerin müdahale edemeyeceği bir alan oluşturmaktadır.
Bununla birlikte, Anayasa’nın 20. maddesinin ikinci fıkrasında, çeşitli nedenlerle
özel hayatın korunması hakkına sınırlamalar getirilebileceği belirtilerek bu hakkın mutlak
olmadığı kabul edilmiştir. Aynı şekilde, her ne kadar Anayasa’nın 24. maddesinde din ve
vicdan özgürlüğü yönünden hiçbir sınırlama nedenine yer verilmemişse de bu durum söz
konusu özgürlüğün dışsal alanının, yani kişinin dinini ve inancını dışa vurma özgürlüğünün
mutlak olduğunu göstermemektedir. Zira Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da
belirtildiği gibi temel hak ve özgürlüklerin doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu
gibi Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallar da temel hak ve özgürlüklerin
sınırını oluşturur. Bir başka deyişle, temel hak ve özgürlüklerin kapsamının ve objektif
uygulama alanının Anayasa’nın bütünü dikkate alınarak belirlenmesi gerekir.

İtiraz konusu kurallarda, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar ile evlenme
akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden evlenme için dinsel
tören yapanların cezalandırılması öngörülerek, kişilerin özel hayatlarına ve aile hayatlarına
saygı gösterilmesi hakkı ile din ve vicdan özgürlüğüne bir sınırlama getirildiği açıktır. Zira
kişiler arasında evlilik bağının nasıl kurulacağına ilişkin tercihte bulunulmasının ve bu
bağın dinsel ritüel ve uygulamalara göre yapılabilmesinin kişilerin özel hayatlarına ve aile
hayatlarına saygı gösterilmesini isteme hakkı kapsamında kaldığı tartışmasızdır. Din ve
vicdan özgürlüğü yönünden de uluslararası alanda genel kabul görmüş normlar uyarınca, bu
özgürlüğün özel bir görünümü olan “dini veya inancı dışa vurma özgürlüğü”; ibadet, dinsel
ritüellerin yerine getirilmesi, uygulamalar ve öğretme gibi çok çeşitli davranışları
kapsamaktadır. Dolayısıyla, evlenmenin dinsel törenini yapma ve yaptırmanın da anılan
özgürlük kapsamında kaldığı hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.

İtiraz konusu kurallara ilişkin suçlarla korunmak istenen hukuki menfaat dikkate
alındığında, anılan sınırlamanın amacının, evlilikle kurulan aile düzenini korumak olduğu
anlaşılmaktadır. Gerçekten de söz konusu suçlarla, resmî niteliği bulunmayan dolayısıyla da 
hukuki himaye sağlamayan evlenmenin dinsel törenini yapmak ve yaptırmak yasaklanarak,
evlilik kurumunun bahşettiği haklardan eşlerin mahrum kalmamalarının sağlanmaya
çalışıldığı görülmektedir.

Aile düzeninin korunması ve evlilik kurumunun sağladığı haklardan kişilerin
yararlanabilmesi, aile bireylerinin maddi ve manevi bütünlüğünün korunması ve
geliştirilmesine, dolayısıyla kamu yararının gerçekleşmesine hizmet edeceğinden, anılan
amaçla özel hayatın korunması hakkı ile ve din ve vicdan özgürlüğüne sınırlamalar
getirilmesi mümkündür. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin birçok kararında vurgulandığı
üzere kanun koyucunun benimsediği ceza siyasetine göre hangi fiillerin suç olarak
nitelendirileceğine karar verilmesi hususunda takdir yetkisi bulunduğundan, bu sınırlamayı
suç ve ceza ihdas etmek suretiyle gerçekleştirmesi de mümkün bulunmaktadır. Ancak
getirilen sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen güvencelere bağlı kalınarak
yapılması gerekmektedir.

Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca özel hayata ve aile hayatına saygı
gösterilmesini isteme hakkı ile din ve vicdan özgürlüğü yalnızca kanunla ve demokratik bir
toplumda gerekli olduğu ölçüde sınırlanabilir. Ayrıca getirilen bu sınırlamalar, hakkın özüne
dokunamayacağı gibi Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

Ölçülülük, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması
gereğini ifade eder. Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya
elverişli olmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin
demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını da içeren bir ilkedir.

Ölçülülük ilkesi uyarınca, özel hayat ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme
hakkı ile din ve vicdan özgürlüğüne müdahale edilebilmesi için demokratik toplum düzeni
bakımından bir zorunluluğun bulunması, itiraz konusu sınırlama bakımından, aile
kurumunun sağladığı hukuki himayenin, bir başka ifadeyle kişilerin evlilik bağının
kurulmasından kaynaklanan haklarının, bu sınırlama olmaksızın korunamaması gerekir.

Oysa hukuk düzeninde, kişilerin evlilik bağının kurulmasından kaynaklanan haklarını
koruyacak hukuki müesseselere yer verilmiş bulunmaktadır. Gerçekten de Türk Medeni
Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca, eşlerin evlilik bağından kaynaklanan haklarını ileri
sürebilmeleri için kanunda belirtilen memur önünde resmi nikâh yaptırmaları zorunlu olup,
aksi takdirde evlilik bağından kaynaklanan birçok hakka sahip olmaları mümkün değildir.
Başka bir ifadeyle, kişilerin resmî evlilik yaptırmamaları hâlinde maruz kalabilecekleri
hukuki yaptırımlar mevcut olup bunlar, kişilerin resmî evlilik yaptırmalarını sağlayabilecek
elverişliliktedir. Dolayısıyla kişilerin dini inançları gereği evlenmenin dinsel törenini yapma
ve yaptırma fiillerini cezalandırmayı gerektirecek bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Sadece evlenmenin dinsel törenini yapma ve yaptırmanın suç olarak
düzenlenmemesi, bu birlikteliği hukuk düzenince geçerli olarak kabul edilen bir niteliğe 
kavuşturmamakta ve evlenmenin dinsel töreninin yapılması evlilik birliğinin kurulmasını ve
birlikten kaynaklanan hakların kullanılmasını sağlamamaktadır.

Demokratik toplum düzeni bakımından bir zorunluluk bulunmadığı hâlde, bir
başka ifadeyle, itiraz konusu kurallarla getirilen sınırlamanın amacı olan aile düzeninin
korunması yönünden gerekli olmadığı hâlde, itiraz konusu kurallarla kişilerin özel hayatları
ve aile hayatlarına saygı gösterilmesini isteme hakkı ile din ve vicdan özgürlükleri
kapsamında kalan evlenmenin dinsel törenini yapma ve yaptırma fiillerinin suç olarak
düzenlenip bunlara cezai yaptırım bağlanması, anılan haklara orantısız bir müdahalede
bulunulması sonucunu doğurmakta ve ölçülülük ilkesine aykırı düşmektedir.
Ölçülülük ilkesi uyarınca sınırlama amacını gerçekleştirebilecek daha hafif bir
sınırlama aracı bulunmaktayken daha ağır bir sınırlama aracının seçilmesi mümkün değildir.

Yani itiraz konusu kurallar bağlamında özel hayatın korunması hakkı ile din ve vicdan
özgürlüğüne daha hafif bir sınırlama aracıyla müdahalede bulunularak, sınırlama amacı olan
“aile düzenini korumak” mümkünken bundan daha ağır bir müdahale aracı kullanılması,
ölçülülük ilkesine uygun düşmez. Hukuk düzenince resmî evlilik dışındaki hiçbir evlilik
türüne hukuki sonuç bağlanmamak suretiyle, bir başka ifadeyle, “hukuki müeyyide aracı”
kullanılarak itiraz konusu kurallarla amaçlanan aile düzeninin korunmasına yönelik önlem
alınmış bulunmaktadır. Dolayısıyla hukuk düzenince bu önlem alınmışken “hukuki
müeyyide” aracından daha ağır bir müeyyide öngören “suç ve ceza aracı”na başvurulması,
itiraz konusu kurallarla yapılan sınırlamanın ölçüsüzlüğünü gösteren diğer bir unsur olarak
ortaya çıkmaktadır.

Esasen, kişilerin herhangi bir dini tören veya nikâh olmaksızın fiilen birlikte
yaşamaları ve çocuk sahibi olmaları, özel hayata saygı gösterilmesi bağlamında hukuk
düzenince suç olarak nitelendirilip cezalandırılmazken, kişilerin özel hayatlarına ilişkin
tercihleri ve dini inançları gereği evlenmenin dinsel törenini yaptırmalarının suç olarak
düzenlenmesi, anılan ölçüsüzlüğü açıkça ortaya koymaktadır.

Diğer yandan, evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi
görmeden evlenme için dinsel tören yapan kimseler de sonuç itibariyle özel hayatlarına
ilişkin tercihleri ve dini inançları gereği evlenmenin dinsel törenini yaptıranlara yardım
etmek amacıyla hareket ettiklerinden, bu kişilerin fillerinin cezalandırılmasını öngören kural
da yukarıda belirtilen aynı gerekçelerle ölçülülük ilkesini ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa’nın 13., 20. ve 24.
maddelerine aykırıdır. İptalleri gerekir.

Bu görüşe Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile
Recep KÖMÜRCÜ katılmamışlardır.

Kuralların Anayasa’nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

Kurallar Anayasa’nın 13., 20. ve 24. maddelerine aykırı bulunarak iptal
edildiklerinden Anayasa’nın 5. ve 17. maddeleri yönünden incelenmelerine gerek
görülmemiştir.

VI- SONUÇ
26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesinin (5) ve
(6) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduklarına ve İPTALLERİNE, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Recep KÖMÜRCÜ’nün
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 27.5.2015 tarihinde karar verildi.

Başkan
Zühtü ARSLAN
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
Başkanvekili
Burhan ÜSTÜN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
Üye
Engin YILDIRIM
Üye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal TERCAN
Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ

KARŞIOY GEREKÇESİ

29.6.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Birden çok evlilik, hileli
evlenme, dinsel tören” başlıklı 237. maddesinin itiraz istemine konu (5) ve (6) numaralı
fıkraları şu şekildedir:

“(5) Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar
hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Ancak, medeni nikâh yapıldığında
kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.
(6) Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden
bir evlenme için dinsel tören yapan kimse hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası
verilir.”

Hemen işaret etmek gerekir ki anılan düzenlemenin benzeri 765 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nda (11.6.1936 tarih ve 3038 sayılı Kanunla eklenmiş) 237. madde ile düzenlenmiş
olup, metin olarak düzenleme şu şekildeydi:

“…(3. fıkra) Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren kağıdı
görmeden bir evlenme için dini merasim yapanlar hakkında da bundan evvelki fıkrada yazılı
ceza verilir. (Bir aydan üç aya kadar hapis)

(4. fıkra) Aralarında evlenme akti olmaksızın evlenmenin dini merasimini
yaptıran erkek ve kadınlar iki aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır…”
Mülga 765 sayılı Kanun’un 237. maddesinin itiraz istemine konu kurallar ile
paralellik gösteren dördüncü fıkrasının iptali istemiyle yapılan başvuruyu, Anayasa
Mahkemesi aşağıdaki gerekçeyle OYBİRLİĞİYLE reddetmiştir:

“…Kanunkoyucu kamu düzeninin korunması amacıyla ceza hukuku alanında
düzenleme yaparken, Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı
kalmak şartıyla, toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı veya sayılmayacağı ve suç
sayılan eylemlerin hangi tür ve ölçüde cezai yaptırıma bağlanacağı konusunda takdir
yetkisine sahiptir.

Medeni Kanun, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern, çağdaş ve laik hukuk
sistemine geçişinin temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Medeni Kanun’un
özellikle resmi nikâh akdine ilişkin hükümlerinin gerektiği şekilde uygulanmasının
Türk toplum ve aile hayatı açısından taşıdığı önem ve bu hükümlere uyulmadan dini
nikâha dayalı olarak oluşturulan birlikteliklerin özellikle kadın ve çocuklar yönünden
doğuracağı olumsuzluklar dikkate alınarak Anayasa’nın 174. maddesiyle resmi nikâh
kurumu özel olarak korumaya alınmıştır.

Anayasa’nın 41. maddesinde de, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu ve
Devletin, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunmasını… sağlamak
için gerekli tedbirleri alacağı ve teşkilatı kuracağı belirtilerek ailenin ve özellikle ananın ve
çocukların korunması devlete bir görev olarak verilmiştir. Devletin, bu görevi de
gözetildiğinde dini nikâha dayalı fiili birleşmelerin aile, toplum ve kamu düzenini bozucu
sonuçlarını ortadan kaldırabilmek için resmi nikâhtan önce dini nikâh kıydırılmasının suç
sayılıp cezalandırılmasında, hukuk devleti ilkesine ve ceza hukukunun genel ilkelerine
aykırılık bulunmamaktadır.

Anayasa’nın Başlangıç’ında ‘Laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının,
Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı’, 14. maddesinde ‘Anayasada yer
alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak amacıyla
kullanılamayacağı’, 24. maddesinde de ‘Kimsenin dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamayacağı, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı’
belirtilmiştir. Anayasa’nın 24. maddesinin son fıkrasında ise ‘Kimse, devletin sosyal,
ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma
veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini
veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye
kullanamaz’ denilerek bir bakıma laiklik ilkesi açıklanarak bu ilkenin din ve Devlet
işlerinin birbirinden ayrı tutulması biçimindeki klâsik tanımı vurgulamıştır.
Anayasa’nın bu kurallarında belirtilen laiklik, inanç özgürlüğüne saygıdan
kaynaklanan ve dini bu özgürlüğün enginliğine bırakan bir kavram olduğundan, din
düşmanlığı, dinsizlik ya da din karşıtlığı olarak algılanamaz. Devletin farklı
inançlardaki kişilere aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta olması, bunlar arasında hiçbir ayırım
yapmaması laiklik ilkesinin gereğidir. Dini nikâhın Medeni Kanun’da öngörülen
evlenme akdinden önce yapılmasının yasaklanması, bu akidden sonra yapılmasını
engellemediğinden laiklik ilkesine aykırı değildir.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasanın 2., 10., 12., 13. ve 24. maddelerine aykırı
değildir. İstemin reddi gerekir…” (Any.Mah.nin 24.11.1999 tarih ve E.1997/27, K.1999/42
sayılı kararı; RG.2.5.2002, Sayı: 24743)

İptali istenen kuralların gerekçesi ise şu şekildedir:

“…Maddenin beşinci fıkrasında, resmi nikâh bulunmadan evlenmenin dinsel
töreninin yaptırılmasının cezalandırılacağı hususundaki hükme yer verilmiştir. Böylece
Anayasa’nın 174. maddesinin (4) numaralı bendi vurgulanmış olmaktadır. Ancak,
medeni nikâhın yapılması durumunda kamu davası ve hükmedilen cezanın bütün
sonuçlarıyla ortadan kaldırılacağı hükme bağlanarak, resmi nikâhın yapılmasını teşvik edici
bir hüküm getirilmiştir. Hâlen insanların fiilen ve uzun süreler, nikâhsız olarak yaşadıkları
ve bunun suç oluşturmadığı düşünülecek olursa, böyle bir hükmün yerinde olduğu kabul
edilmelidir. Son fıkrada ise evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren
belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimsenin cezalandırılması
öngörülmüştür.”

Görüldüğü üzere, yasakoyucu, itiraz istemine konu kuralların gerekçesinde, bu
düzenlemenin Anayasa’nın 174. maddesinin (4) numaralı bendi gereğince yapıldığına
açıkça işaret etmiştir.

Anayasa’nın “İnkılâp Kanunlarının Korunması” başlıklı 174. maddesinde, sekiz
bent halinde sayılan “İnkılâp Kanunlarının” Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde
anlaşılmayacağı ve yorumlanamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Bu kanunlardan dava
konusu bakımından önemi olan (4) nolu bentte “17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk
Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde
yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanun’un 110. maddesi hükmü”nün bu
kapsamda olduğu belirtilmektedir.

Anayasa’nın 174. maddesiyle ilgili bir Anayasa Mahkemesi kararında, madde ile
korunan değer konusunun açıklığa kavuşturulduğu görülmektedir:

“... İnkılâp kanunlarının korunması başlığını taşıyan Anayasa’nın 174. maddesi
kimi sözcük değişiklikleriyle 1961 Anayasası’nın 153. maddesinin yinelenmesi
biçimindedir. Maddede, sıralanan sekiz yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu biçimde
anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı öngörülürken, bu Yasaların Türk toplumunu
çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini
koruma amacını güden devrim yasaları olduğu belirtilmiştir… 174. maddede belirtilen
devrim yasaları birbirleriyle sıkı ilişki içindedir. Hepsi laiklik konusunda ayrı bir alanı
düzenleyerek ülkenin çağdaş yapısını kurmuşlardır… 174. maddenin bağımsız olarak,
ayrıca Başlangıç bölümü, 2. ve 24. maddelerle birlikte değerlendirilmesi, Türkiye
Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışını açık biçimde ortaya koyar...” (Any. Mah.nin
7.3.1989 tarih ve E.1989/1, K.1989/12 sayılı kararı; RG. 5.7.1989, Sayı:20216)
Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde, “...bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı
ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;... Hiç bir faaliyetin... Atatürk milliyetçiliği,
ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik
ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya
karıştırılmayacağı;... FİKİR, İNANÇ ve KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu
yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ
TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve
tevdi olunur.” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da işaret edildiği üzere: “... Anayasa’nın
176 ncı maddesinde, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten Başlangıç
kısmının, Anayasa metnine dahil olduğu açıklanmış, anılan maddenin gerekçesinde de
Başlangıç kısmının, Anayasa’nın diğer hükümleriyle eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.
Cumhuriyet’in niteliklerini belirleyen 2. maddesinde ise ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun
huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk
milliyetçiliğine bağlı, Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayalı, demokratik, laik ve
sosyal hukuk devletidir” kuralı ile Başlangıçta belirtilen temel ilkeler Cumhuriyetin
nitelikleriyle özdeşleştirilmiştir...” (Any. Mah.nin 13.6.1985 tarih ve E.1984/14, K.1985/7
sayılı kararı; RG. 24.8.1985 Sayı:18852)

Benzer bir değerlendirme, 1961 Anayasası’nın Başlangıç ve 2. maddesiyle ilgili
olarak Anayasa Mahkemesince şu şekilde yapılmıştır:

“... Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri, 1961 Anayasası’nın Başlangıç
bölümü ile 2. maddesinde belirgin bir biçimde saptanmıştır. Cumhuriyetimiz, milli şuur ve
bütünlük içinde, barışa ve insanlık hak ve özgürlüğüne dayalı memleket kalkınmasını sosyal
adalet ve Atatürk Devrimleri ilkeleri doğrultusunda amaçlayan siyasal bir varlıktır.
Burada özellikle Atatürk Devrimleri deyimi üzerinde durmak gerekir. Devrim kavramı,
sözcüğün açık anlamından da belirleneceği üzere, durgunluğun, alışkanlığın, hareketsizliğin
tercihidir. Devrimcilikte hiç bir zaman duraklama yoktur. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle
modern toplum yaşamının koşulları da sürekli olarak değişikliğe uğrar. Kendisini bu
değişmeye uyduramayan, yani devrim yapamayan sosyal topluluklar çağın gerisinde
kalmaya ve ileri toplumların sömürgesi olmaya mahkûmdurlar. İşte Atatürk
devrimlerinde temel amaç, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Belirli bir süre
geçtikten sonra Atatürk Devrimlerinin amaçlarına ulaştığını ve artık yeni bir atılıma
gereksinme duyulmayacağını kabul etmeye olanak yoktur. Çünkü Atatürk Devrimleri
çağdaş uygarlık düzeyi doğrultusunda sürekli hareket halindedirler ve birbirini ara
vermeden izlerler...” (Any. Mah.nin 25.2.1975 tarih ve E.1973/37, K.1975/22 sayılı kararı;
RG. 3.12.1975, Sayı:15431)
Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” başlıklı 14.
maddesinde:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünü korumayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik
Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel
hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasa da belirtilenlerden daha geniş şekilde
sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde
yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler,
kanunla düzenlenir.” denilmektedir.

Anayasa’nın 174. maddesinin gerekçesinde de “Atatürk inkılâplarının
Atatürk’ün amaç olarak gösterdiği Batı uygarlık düzeyine varıştaki önemleri
tartışılmayacak kadar açıktır. Türk Milleti bu inkılâpların bilincine varmış ve onlarla
ilgili değerlendirmelerini etrafında toplandığı fikirler nüvesine katmıştır. Ancak zaman
zaman Atatürk inkılâplarının anlamını kavrayamayanların belirdikleri
görüldüğünden, inkılâpları Anayasanın himayesine alan 1961 Anayasasındaki
hükmün yeni Anayasada korunması yerinde görülmüştür...” şeklinde bir belirlemede
bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 41. maddesi ise aileyi Türk toplumunun temeli kabul etmiş;
Devletin, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli
tedbirleri alması gerektiğine işaret etmiştir.

Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinin son fıkrası şu
düzenlemeyi öngörmektedir:

“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de
olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan
şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

765 sayılı Mülga Türk Ceza Kanunu’nun, laikliğe aykırı olarak devletin içtimai
veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve
inançlarına uydurmak amacıyla propaganda yapmak veya telkinde bulunmak suçunu
düzenleyen 163. maddesinin iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa
Mahkemesi iptal istemini reddederken şu gerekçeye dayanmıştır: “... Laiklik ilkesini
benimseyen Cumhuriyet, hukukun laikliğini sağlamış, böylece Devlet bağımsız ve yansız
bir hukuk kurumu olarak çağdaş ve uygar yapısını bulmuştur. Böylece laikliğin Anayasa’nın 
2. maddesiyle, temel kural durumunda siyasal ve hukuksal yaşamda geçerli bulunması,
laikliği koruyan Türk Ceza Yasasının 163. maddesini Anayasamızın 2. maddesinin
doğal ve zorunlu bir sonucu durumuna getirmektedir... Laiklik ilkesini koruyan Türk
Ceza Yasasının 163. maddesinin 4. fıkrasının, Anayasanın anılan ilkeye saygınlık sağlayan
12. maddesine aykırı bir yönü yoktur... Türk Ceza Kanununun 163. maddesinin 4. fıkrasında
tanımlanan suçun maddi ve manevi öğeleri Anayasanın 19. maddesinin 5. fıkrasındakilerin
koşutu olup, Anayasanın 19. maddesinde de geçen ‘istismar, kötüye kullanma, yasak dışına
çıkma ve kışkırtma’ sözcükleri, Türk ceza Kanunun 163. maddesinin 4. fıkrasındaki
‘propaganda ve telkini’ kapsamaktadır. Anılan Anayasa hükmünde yasaklanan eylemlerin
yaptırımının yasada gösterileceği de açıkça belirtilmiştir. Bu bakımdan itiraz konusu kural
Anayasanın 19. ve ayrıca 12., 20. ve 33. maddelerine aykırı değildir...” (Any. Mah.nin
3.7.1980 tarih ve E.1980/19, K.1980/48 sayılı kararı; AMKD, Sayı:18)
İtiraz konusu kuralların Anayasa’nın 174. maddesinde sayılan sekiz inkılâp
kanunundan birinin (medeni nikâh esasının) ceza hukuku alanında korunmasına yönelik
olması karşısında; “Atatürk inkılâpları – laiklik - Anayasal Koruma” konusundaki bir başka
Anayasa Mahkemesi kararındaki gerekçeye yer vermek yerinde olacaktır:

“... Atatürk devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatar ve
devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla, laiklik ilkesi açısından
verilecek en küçük bir ödün Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak yok
olması sonucunu doğurabilir. Bu nedenledir ki Anayasamız ‘Hiçbir düşünce ve
mülahazanın... Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında
korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve
politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı’ yolunda kesin bir buyruğa ‘Başlangıç’ta yer vermek
zorunluluğunu duymuş bulunmaktadır... Türk devrimi, Atatürk’ün önderliğinde
gerçekleştirilen ulusal bağımsızlığın ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır ve bu düşünce
sistemi 1982 Anayasası’nın temel dayanağını ve felsefesinin oluşturmuştur... Bu nedenledir
ki Anayasamızın 24. maddesinin 4. fıkrası hükmüne başka manalar izafe etmek,
Atatürkçü düşünceye ve Türk devrimine ters düştüğü kadar, bizatihi hükmün açık olan
ve yoruma elverişli bulunmayan beyanına ... aykırı olur...” (Any. Mah.nin 25.10.1983 tarih
ve E.1983/2 (SPK), K.1983/2 sayılı kararı; AMKD, Sayı:20)

Benzer değerlendirmelerin yapıldığı diğer bir Anayasa Mahkemesi Kararının
gerekçesine göz atmak yararlı olacaktır:

“... İnkılâp kanunlarının korunması başlığını taşıyan Anayasanın 174. maddesi,
kimi sözcük ve değişiklikleriyle 1961 Anayasasının 153. maddesinin yinelenmesi
biçimindedir. Maddede sıralanan sekiz Yasa’nın Anayasaya aykırı olduğu biçimde
anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı öngörülürken, bu yasaların Türk toplumunu
çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini
koruma amacını güden devrim yasaları olduğu belirtilmiştir... 174. maddenin içeriğinde
sıralanan yasaların adları, Türkiye Cumhuriyeti için önemlerini açıklamaktadır. Çağdaş 
uygarlık düzeyini aşmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini korumak amacını
taşıdıkları Anayasa’da kabul edilip ‘inkilâp kanunları’ olarak anılmaları, Türk Devrimi
ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme amacı olduklarını göstermektedir... 174. madenin
bağımsız olarak ayrıca Başlangıç bölümü, 2. ve 24. maddelerle birlikte değerlendirilmesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışını açık biçimde ortaya koyar... 174. maddede
belirtilen Devrim Yasaları birbiriyle sıkı ilişki içindedir. Hepsi laiklik konusunda ayrı bir
alanı düzenleyerek ülkenin çağdaş yapısını kurmuşlardır. Her biri başlı başına büyük
önem taşıyan ve birer devrim anıtı olan bu Yasalar, Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza
dek yaşatacak değerdedir...” (Any. Mah.nin 7.3.1989 tarih ve E.1999/1, K.1989/12 sayılı
kararı; AMKD, Sayı:25)

Yukarıda kapsamlı olarak metinlerine yer verilen Anayasa hükümleri ile Anayasa
Mahkemesinin konuya ilişkin kararları birlikte değerlendirildiğinde; Anayasanın 174.
maddesinin 4. fıkrası ile koruma altına alınan inkılâp kanunlarından “17 Şubat 1926 tarihli
ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru
önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun 110. maddesi hükmü” (743
sayılı Türk Kanunu Medenisi 22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile
yürürlükten kaldırılmakla beraber, Anayasanın 174/4. maddesinde sözü edilen düzenlemeler
4721 sayılı Kanunun 141., 142. ve 143. maddelerinde aynı muhafaza edilmiştir.) Ceza
hukuku alanında 1936 yalından bu yana koruma altına alınmış (765 sayılı TCK.nun 237/3-4
Md; 5237 sayılı TCK.nun 230/5-6 Md) olup; Anayasanın 174/4. md.nin “Başlangıç”taki
değinilen ilkeler, 2., 14., 24/son ve 41. maddeleriyle birlikte yorumlanması gerekliliği
karşısında, “din ve vicdan hürriyeti”nin bu inkılâp kanununun önüne geçirilebilmesine
imkân bulunmadığı, Türk kadınının çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması, kadının ve
ailenin korunması amacına yönelik olan “medeni nikâh” esasını benimsemesi ve ülkenin
laik düzeninin korumayı hedefleyen bu inkılâp kanununun aksine tutum ve davranışları
engellemeye matuf dava konusu kuralların gerçekte bu Anayasal ilkenin korunmasına
yönelik bir ceza yaptırımından ibaret olduğu, esasen yasa koyucunun dahi bu kurallara
ilişkin gerekçede, düzenlemeyle Anayasa’nın 174. maddesinin (4) numaralı bendinin
vurgulanmakta olduğunu ifade ettiği, keza önceki (mülga) Türk Ceza Kanunu’ndaki aynı
düzenlemenin Anayasa Mahkemesince Anayasa’ya aykırı görülmeyerek iptal isteminin
reddedildiği, anılan İnkilâp Kanununu dolaylı yoldan zayıflatabilecek bir yorum biçimiyle
düzenlemenin vicdan ve din hürriyeti ile bağdaşmadığının öne sürülmesinin, yorumda
Anayasa’nın işaret edilen diğer hükümlerinin birlikte ele alınması gerekliliği karşısında
kabul edilemeyeceği, ayrıca işaret edilen Anayasa Mahkemesi kararlarının da bunu
desteklemediği, bilakis aksini ortaya koyduğu, kaldı ki, iptali istenen kuralın (5) numaralı
fıkrasının 2. cümlesinde yer alan, “Ancak, medeni nikâh yapıldığında kamu davası ve
hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar” hükmü de dikkate alındığında aile
hukukunu, özel hayatı, din ve vicdan hürriyetini ve medeni nikâh esasını koruyan bu kuralın
ölçülü olmadığının da söylenemeyeceği, dolayısiyle kuralların Anayasa’nın herhangi bir
hükmüne aykırı düşmediği ve bu nedenle iptal isteminin reddi gerektiği kanaatine
vardığımızdan; çoğunluğun kuralın iptali yolundaki kararına katılamadık.

Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
Üye
Recep KÖMÜRCÜ

KARŞIOY YAZISI

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesinin (5) numaralı fıkrasında
düzenlenen, evlenme akdi olmaksızın evlenmenin dinsel törenini yaptırmak ve (6) numaralı
fıkrasında yer alan söz konusu töreni yapmak suçlarının Anayasa’ya aykırılığı konusundaki
çoğunluk kararına aşağıdaki nedenlerle katılmamaktayım:

Ulusal kurtuluş savaşı ile elde edilen bağımsızlık ve milli hakimiyet temelinde ve
devrimle kurulan Türkiye cumhuriyeti’nin medeni milletler camiasına kendini kabul
ettirmesinin başlıca dayanaklarından biri de kadın-erkek eşitliğini esas alan Türk Kanunu
Medenisi olmuştur. Medeni Kanun’la çok eşliliğe son verilerek resmi nikah esasının kabul
edilmesinden sonra da yeni hukuki kurumların ayakta tutulabilmesi için, bazı önlemler
öngörülmüştür. Medeni nikah yapılmadan dini nikah yapılmasının bazı yaptırımlara tabi
tutulması da bu kapsamdadır. Konuya salt hukuki ve Anayasal açıdan bakıldığında,
Anayasa Mahkemesinin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun bu iptal davasındaki kurallarla
aynı düzenlemeyi içeren 237. maddesinin dördüncü fıkrasının iptali istemini reddeden,
2.5.2002 tarihli ve 24743 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, Esas.1999/27, Karar:1999/42
sayılı ve OYBİRLİĞİYLE alınmış kararındaki gerekçeler, bu iptal istemi yönünden de
aynen geçerli olup, iptal isteminin reddi gerekmektedir. Ancak bu kere konuya insan hakları
ekseninde bir gerekçeyle yaklaşılarak farklı bir sonuca varıldığından, iptal istemine konu
olan kuralların koruduğu hukuksal değerler ile ihlal edildiği sonucuna varılan Anayasa
hükümlerinin yeniden karşılaştırılması yararlı olacaktır.

Modern laik yaşamın ve buna bağlı toplum düzeninin gereklerini yüce dinimizin
emirleri ile en güzel şekilde bağdaştırmasını bilen halkımızın büyük bir çoğunluğu, evlilik
akdini icra ederken hem hukuki hem de dini ve sosyal vecibeleri vecibeleri yerine getirmeyi
usul edinmiş, buna göre öncelikle remi nikahın yapılması, sonra da dini tören ve düğün
yapılması şeklindeki uygulama bir örf ve adet haline gelmiştir.

Kanun’un 230. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde, aralarında
evlenme akdi olmaksızın evlenmenin dinsel törenini yaptıranların iki aydan altı aya kadar
hapis cezasına çarptırılması öngörülmekle birlikte, ikinci cümlede “Ancak, medeni nikah
yapıldığında kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar”
denilmiştir. Bu düzenlemenin, ceza mevzuatında yer alan diğer suçlara ilişkin etkin
pişmanlık ve hafifletici sebeplerden farklı, suçu adeta “tazyik hapsi” niteliğinde bir
yaptırıma bağlayan bir kural olduğu görülmektedir. Bundan da amacın, kimseyi dini tören
yaptığı için cezalandırmak olmayıp, sadece dini törenin nikah akdinden sonra yapılmasını 
sağlamak, böylece resmi evlenme akdinin ertelenerek, dini esasa göre kurulan aile
birlikteliğinin hukuk düzeni dışında kalmasından dolayı kadın ve doğacak çocuklar
yönünden muhtemel hak kayıplarını önlemek olduğu anlaşılmaktadır.
Konuya sosyolojik açıdan bakıldığında, toplumuzda hem resmi hem de dini
nikah ile evlenen çiftlerin oranının Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2011
yılında ilk evliliğinde hem resmi hem de dini nikahla evlenenlerin oranı % 93,7 iken sadece
resmi nikahla evlenenlerin oranı % 3,3 ve sadece dini nikahla evlenenlerin oranı % 3’tür.
Bölgelere göre nikah türleri incelendiğinde, resmi evliliği olmayıp sadece dini nikah
yaptıranların oranının en yüksek olduğu bölgenin Güneydoğu Anadolu bölgesi olduğu (%
8,3), en düşük orana sahip bölgenin ise Batı Marmara bölgesi olduğu (% 0,9) görülmektedir
(Türkiye İstatistik Kurumu Bülteni, Sayı:13662, 13 mayıs 2013).
Yine Civelek ve Koç tarafından 2005 yılında yapılmış aile araştırmasında da
sadece dini nikahı olanların oranının 1968’de % 15 iken 1978’de % 12, 1988’de % 8,
1998’de %7 ve 2003’te de % 5,8 olduğu görülmektedir. Bu verilere göre 1968’den 2003’e
kadar sadece imam nikahlı birlikteliklerde % 61 azalma meydana gelmiştir. Yine aynı
araştırmanın bulgularından, Türkiye genelinde “imam nikahı”nın bölgesel ve sosyo-kültürel
faktörlere göre değişiklik arzettiği, bu bağlamda coğrafi olarak Batı’dan Doğu’ya arttığı,
eğitim seviyesi yükseldikçe azaldığı, kırsal bölgelerde kentlere daha fazla olduğu, hane
refah seviyesiyle de ilgili olduğu, refah seviyesi çok kötü olan ailelerde % 15, orta olan
hanelerde % 4, iyi olan hanelerde ise % 1 oranında olduğu görülmüştür. Bu tablodan çıkan
sonuç, toplumsal düzenin temel esaslarından biri olarak kabul edilen kadın-erkek eşitliğine
dayalı evlilik kurumunun, yani Medeni Kanun’a göre yapılan evlenme akdinin Devletçe
bazı yaptırımlarla desteklenmesine ihtiyacın, kalkınmışlık düzeyi arttıkça ters orantılı olarak
azaldığı, ancak toplumun bazı kesimleri ve bazı bölgeler itibariyle halen bazı yaptırımlara
ihtiyaç bulunduğu ve iptali istenen kuralın bu yönde önemli bir kamu yararına hizmet
ettiğidir.

Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5. maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri
sayılmış, 10. maddesinde eşitlik ilkesi, 17. maddesinde kişinin maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkı, 41. maddesinde ailenin korunması ve çocuk hakları
düzenlenmiştir. Eşitliği güvence altına alan 10. maddeye 2004 yılında eklenen fıkrada
“Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini
sağlamakla yükümlüdür” denilmiş; fıkraya 2010 yılında eklenen cümlede de “Bu maksatla
alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” hükmü getirilmiştir. İptali
istenen kuralla herkesten önce kadınları korumakta olduğundan, anayasal denetimde işin bu
yönünün gözden kaçırılması hatalı sonuçlara götürecektir.

Sosyolojik araştırmalara göre aralarında herhangi bir şekilde evlenme akdi
olmadan aile hayatı yaşayan çiftlerin oranı, sadece dini törenle evlenenlerin oranından daha
düşüktür. Öte yandan, bu kategorideki kişilerle dini törenle evlenmiş olduğunu düşünen 
kişiler arasında eşitlik karşılaştırması yapılması da mümkün değildir. Çünkü eğitim ve
ekonomik gücü yüksek olan kişilerin kurduğu birlikteliğin her iki taraftan herhangi birinin
isteği ile sona erdirilmesi genelde toplumsal barışı bozucu bir etki yatamazken, inançları
gereği kendisini dini nikahla bağlı sayan taraflar arasında birlikteliğin bozulması çok ciddi
sorunlara ve geniş aileleri de karıştıran, toplumsal barışı bozucu ciddi suçlara yol
açabilmektedir. Durum ve konumları itibariyle farklı olanlar arasında eşitlik karşılaştırması
yapılamayacağı açıktır.
Kuralların öngördüğü cezanın Anayasa’nın 20. ve 24. maddelerindeki temel
haklara ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiğinden de söz edilemez. Çünkü buradaki müdahale,
sadece belli bir dini törenin zamanlamasına yönelik, haklı nedenlere dayanan bir
müdahaledir. Medeni nikahın yapılmasıyla suç ve cezanın ortadan kalkacak olması,
müdahaleyi daha da hafiflettiğinden, ölçüsüz sayılamaz. Çoğunluk gerekçesinde de
belirtildiği gibi, 20. ve 24. maddelerdeki özgürlüklerin, bunların doğasından kaynaklanan
bazı sınırları vardır. Dinsel bir törenin yapılmasından önce kişinin bazı koşulları yerine
getirmesinde haklı bir neden ve üstün bir kamu yararı varsa, ölçülü olmak şartıyla Devletçe
bazı kurallar konabilir. Nitekim 80 yıldır halkımızın büyük çoğunluğu dini vecibelerini de
ihmal etmeden bu kurallara uymuş ve bu kuralların kaldırılması yönünde yasa koyucu
üzerinde önemli bir toplumsal talep yaşanmamıştır. Kurallarla sıkıntısı olan kişilerin
çoğunlukla, evlilik kurumunun kanuni yükümlülüklerinden kurtulmak ve partnerini,
özellikle inançlı bir kişi ise, hukuken evli olmaksızın birlikte yaşamaya ikna etmek için
dinin manevi gücünden yararlanmak isteyenler olduğu anlaşılmaktadır. Bunların da
özgürlükler kapsamında himaye edilecek meşru bir hukuki yararlarının olmadığı açıktır.
Dini töreni yapan kişiler yönünden de kurallara ilişkin iptal isteminin aynı
gerekçelerle reddi gerekir. Kaldı ki, başkalarını evlendirmek gibi dini bir zorunluluk da
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 10., 20. ve 24. maddelerine aykırı olmayan
yasa kurallarının iptali isteminin reddine karar verilmesi gerekir.

Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT


kararara.com
Son Güncelleme: 01.06.2015 14:53
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177