30 Kasım 2013 Cumartesi 22:20
 Anayasa Mahkemesi’nin iki önemli bireysel başvuru kararı

Naci Karakoç davasında başvurunun” kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda”  halledilecek bir sorun olduğu ve 6216 sayılı yasanın 48 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre “açıkça dayanaktan yoksun” olduğu gerekçesi ile kabul edilmezlik kararı verdi.

 Mahkemenin açıklamaları:

  Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

18.     30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

  Mahkeme, maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasının derece mahkemelerinin görevi olduğu, anayasa mahkemesinin bireysel başvuruda kanun yolunda halledilmesi gereken konuları değerlendiremeyeceğine hükmetti. Mahkemenin bu konudaki değerlendirmesi şöyle:

“Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda açık bir keyfilik içermesi ve bu durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular açıkça keyfilik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince esas yönünden incelenemez

Mahkeme bu davada oluşturduğu içtihat ile kanun yolu ile bireysel başvuru arasındaki kritik çizginin belirlenmesine bir kural getirmiş bulunuyor; “açıkça keyfilik” kuralı.

Hiç şüphesiz mahkeme bu sonuca AİHM kararlarını göz önünde bulundurarak vardı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu tespitine rağmen kanun yolu ile bireysel başvuru arasındaki kritik çizgide hala belirsizlikler mevcuttur.

 
Remzi DURMAZ

Bu davada mahkeme “mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine, adil yargılanma hakkına riayet edilmediğine hükmetmiştir.

Mahkeme usul hükümlerinin hak ihlaline neden olacak şekilde geniş yorumlanamayacağı sonucuna varmıştır.

Kararların tama metni

Remzi DURMAZ davası

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başvuru Numarası: 2013/1718

 

Karar Tarihi: 2/10/2013


İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

 

Recep KÖMÜRCÜ

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin KUZ

Raportör

:

Recep ÜNAL

Başvurucu

:

Remzi DURMAZ

Vekili

:

Av. Devrim BİÇEN

 

I.          BAŞVURUNUN KONUSU

1.         Başvurucu hakkında verilen idari yaptırım kararına karşı Sulh Ceza Mahkemesine yaptığı başvurunun süresinde yapılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

II.       BAŞVURU SÜRECİ

2.         Başvuru, 24/1/2013 tarihinde Diyarbakır 5. Sulh Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.         İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 22/4/2013 tarihinde yapılan toplantıda, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen “hak arama hürriyeti” kapsamındaki “yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkı” dikkate alındığında başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığından bahisle başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir.

4.         İkinci Bölümün 30/7/2013 tarih ve 2013/1718 sayılı yazısı ile başvuru görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 26/8/2013 tarih ve 79723 sayılı görüş yazısı 20/9/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş olup, başvurucu vekili Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını süresi içerisinde sunmuştur.

III.    OLAY VE OLGULAR

A.       Olaylar

5.         Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir:

6.         Başvurucu, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının 14/8/2012 tarih ve Kab.2012/1423, K.2012/2907 sayılı kararıyla, döviz alım ve döviz satım belgesi düzenlemek zorunluluğuna uymadığı gerekçesiyle 3.000 TL idari para cezası ile cezalandırılmıştır.

7.         Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının anılan kararı 8/10/2012 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karara karşı Mersin Sulh Ceza Mahkemesine başvuruda bulunabileceği belirtildiğinden, başvurucu Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla 17/10/2012 havale tarihli dilekçe ile kararın kaldırılması için Mersin Sulh Ceza Mahkemesine başvurmuştur.

8.         Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu başvurucunun, idari yaptırım kararına karşı başvuru dilekçesini Mersin Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine sunulmak üzere Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahatler Bürosuna göndermiştir.

9.         Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahatler Bürosu, 7/11/2012 tarih ve 2012/1423 sayılı üst yazı ile başvuru dilekçesini Mersin Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine sunmuştur.

10.     Mersin 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 15/11/2012 tarih ve 2012/1995 Değişik İş sayılı tensip zaptında, 30/3/2005 tarih ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 28. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendi gereğince başvurunun usulden kabulüne, ilgili kabahat dosyasının Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahatler Bürosundan istenmesine karar verilmiştir.

11.     Mersin 2. Sulh Ceza Mahkemesi 10/12/2012 tarih ve 2012/1995 Değişik İş sayılı kararıyla, süresinde yapılmadığı gerekçesiyle idari yaptırım kararına karşı başvuruyu kesin olarak reddetmiştir. Bu karar başvurucuya 25/12/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.

12.     Başvurucu, 24/1/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

B.       İlgili Hukuk

13.     5326 sayılı Kanun’un 27. maddesi şöyledir:

“(1) İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir.

(2) Mücbir sebebin varlığı dolayısıyla bu sürenin geçirilmiş olması halinde bu sebebin ortadan kalktığı tarihten itibaren en geç yedi gün içinde karara karşı başvuruda bulunulabilir. Bu başvuru, kararın kesinleşmesini engellemez; ancak, mahkeme yerine getirmeyi durdurabilir.

(3) Başvuru, bizzat kanunî temsilci veya avukat tarafından sulh ceza mahkemesine verilecek bir dilekçe ile yapılır. Başvuru dilekçesi, iki nüsha olarak verilir.

(4) Başvuru dilekçesinde, idarî yaptırım kararına ilişkin bilgiler, bu karara karşı ileri sürülen deliller açık bir şekilde gösterilir. Dilekçede ayrıca, başvurunun süresinde yapılmasını engelleyen mücbir sebep dayanaklarıyla gösterilir.

…”

14.     5326 sayılı Kanun’un “Başvurunun incelenmesi” kenar başlıklı 28. maddesi şöyledir:

“(1) Başvuru üzerine mahkemece yapılan ön inceleme sonucunda;

a) Yetkili olmadığının anlaşılması halinde dosyanın yetkili sulh ceza mahkemesine gönderilmesine,

b) Başvurunun süresi içinde yapılmadığının, başvuru konusu idarî yaptırım kararının sulh ceza mahkemesinde incelenebilecek kararlardan olmadığının veya başvuranın buna hakkı bulunmadığının anlaşılması halinde, bu nedenlerle başvurunun reddine,

c) (a) ve (b) bentlerinde sayılan nedenlerin bulunmaması halinde başvurunun usulden kabulüne,

Karar verilir.

(10) Üçbin Türk Lirası dahil idarî para cezalarına karşı başvuru üzerine verilen kararlar kesindir.”

15.     22/2/1930 tarih ve 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’un 24/12/2008 tarih ve 5827 sayılı Kanun ile değişik 3. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Bakanlar Kurulunun bu Kanun hükümlerine göre yapmış bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden kişi, üçbin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılır.”

IV.    İNCELEME VE GEREKÇE

16.     Mahkemenin 2/10/2013 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 24/1/2013 tarih ve 2013/1718 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A.       Başvurucunun İddiaları

17.     Başvurucu, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının 14/8/2012 tarihli idari yaptırım kararına karşı, başvuru mercii olan Mersin Sulh Ceza Mahkemesine süresinde başvuruda bulunduğu hâlde, başvurusunun 7/11/2012 tarihinde yapıldığı gerekçesiyle süre yönünden reddedildiğini, oysa anılan kararın başlık kısmında başvurunun 17/10/2012 tarihinde yapıldığının yazılı olduğunu belirterek, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yargılamanın yenilenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

B.       Değerlendirme

18.     Başvurucu, idari yaptırım kararına karşı başvurusunun, süresinde yapılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi sonucunda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

19.     Bakanlık görüş yazısında, 5326 sayılı Kanun’un 27. maddesinin birinci fıkrası metnine yer verilerek, bu maddede geçen on beş günlük sürenin hak düşürücü nitelikte olduğunu, somut olayda başvurucunun sözü edilen kanuni hak düşürücü sürenin sona ermesinden sonra, 7/11/2012 tarihinde başvurduğunu, kanunlarda düzenlenen hak düşürücü sürelerin hukuki güvenlik ilkesinin gereği olduğunu, bu şekilde mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan ve eksik olan kanıtlara dayanarak sağlıksız kararlar verilmesinin önüne geçildiğini, somut olaydaki başvuru süresinin de bu kapsamda olduğunu belirtmiştir.

20.     Öte yandan Bakanlık, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gerekse Anayasa Mahkemesinin, kanunların yorumlanması ve uygulanması yetkisinin birinci derecede ulusal makamlara ve özellikle de mahkemelere ve yüksek yargı organlarına ait olduğuna yönelik ilkeyi benimsediklerini, somut olayda da başvurucunun başvuruda bulunduğu Mahkemenin ilgili kanun hükümlerini yorumlayarak kanunda öngörülen süreden sonra yapıldığı gerekçesiyle başvuruyu reddettiğini, yine AİHM kararlarına göre mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyete halel getirecek kadar katı şekilcilikten, öte yandan kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı gevşeklikten kaçınmalarının gerektiğini, bireysel başvuru konusu kararın katı şekilci bir yaklaşımdan ziyade hukuksal güvenlik ilkesinin bir sonucu olduğunu, ayrıca başvurucunun her türlü kanıtlarını mahkemeye sunabildiğini ve yargılamanın adil olmadığı veya keyfi davranıldığını düşündürecek belirti bulunmadığını ileri sürmüştür.

21.     Başvurucu, cevap dilekçesinde, Bakanlık görüşüne katılmadığını, idari yaptırım kararına karşı başvurunun süresinde yapıldığını, 17/10/2012 tarihinde yapılan itirazın 7/11/2012 tarihinde yapıldığının kabulü ile başvuru hakkının ortadan kaldırılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini beyan etmiştir.

22.     Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bu bağlamda, bireysel başvuru konusu temel hak ve özgürlüğün kapsamının Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18; B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 34).

23.     Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.

24.     Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir. …”

25.     Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).

26.     Sözleşme’nin 6. maddesindeki “cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan … bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini istemek hakkına sahiptir” ifadesi çerçevesinde kabahat eylemleri nedeniyle uygulanan idari yaptırımlara ilişkin uyuşmazlıkların da Sözleşme’nin 6. maddesinin koruma alanı içerisinde yer aldığı anlaşılmaktadır.

27.     Mahkemeye erişim hakkı adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biridir. Mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsız hale getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bununla birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin öngörülmesi, bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz. Ne var ki, öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Osu/İtalya, 36534/97, 11/7/2002, § 36-40).

28.     5326 sayılı Kanun’un 27. maddesinde de kabahat eylemleri nedeniyle uygulanan idari yaptırım kararlarına karşı Sulh Ceza Mahkemesine başvurulabileceği düzenlenmiştir. Kuralda başvuruların doğrudan yetkili Sulh Ceza Mahkemesine yapılması gerektiğine dair herhangi bir ibare olmadığı gibi, kuralın bu şekilde yorumlanması da hükmün amacıyla bağdaşmaz. Böyle bir yorum özellikle başvuruyu incelemeye yetkili Mahkemenin bulunduğu yerden uzakta bulunan kişiler açısından hak arama özgürlüğünün kullanılmasını oldukça zorlaştıracaktır.

29.     Somut olayda başvurucu, hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen idari yaptırım kararına karşı başvuru dilekçesini, “Mersin Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi’ne” sunulmak üzere “Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahatler Bürosu’na” gönderilmesi için 17/10/2012 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosuna vermiştir. Başvurucu başvurusunu, bu şekilde Mersin Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine yöneltmiştir.

30.     Başvurucunun başvuru dilekçesini kabul eden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı, dilekçenin kabul edildiği tarih olarak 17/10/2012 tarihini yazmıştır. Bu çerçevede başvurucunun, idari yaptırım kararına yönelik başvurusunu bu tarihte yaptığının kabulü gerekir.

31.     Zira hukukumuzda dava ve başvuru yollarını düzenleyen usul kanunlarında başvurunun, incelemeye yetkili merci dışındaki merciler yoluyla yapılmasını öngören düzenlemelere yer verilmiştir.

32.     6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Dilekçelerin verileceği yerler” kenar başlıklı 4. maddesi şöyledir:

“Dilekçeler ve savunmalar ile davalara ilişkin her türlü evrak, Danıştay veya ait olduğu mahkeme başkanlıklarına veya bunlara gönderilmek üzere idare veya vergi mahkemesi başkanlıklarına, idare veya vergi mahkemesi bulunmayan yerlerde büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde kalıp kalmadığına bakılmaksızın asliye hukuk hakimliklerine veya yabancı memleketlerde Türk konsolosluklarına verilebilir.”

33.     2577 sayılı Kanun’un “Dilekçe üzerine uygulanacak işlem” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına veya 4 ncü maddede yazılı yerlere verilen dilekçelerin harç ve posta ücretleri alındıktan sonra deftere derhal kayıtları yapılarak kayıt tarih ve sayısı dilekçenin üzerine yazılır. Dava bu kaydın yapıldığı tarihte açılmış sayılır.”

34.     18/6/1927 tarih ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan) 431. maddesi şöyledir:

“Temyiz dilekçesi, kararı veren bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine veya Yargıtayın bozması üzerine hüküm veren ilk derece mahkemesine yahut temyiz edenin bulunduğu yer bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine veya ilk derece mahkemesine verilebilir.

Temyiz dilekçesi kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye verilmişse temyiz defterine kaydolunur ve durum derhâl kararı temyiz edilen mahkemeye bildirilir.

Temyiz edene ücretsiz bir alındı belgesi verilir.”

35.     Bu düzenlemelere göre dava veya kanun yollarına yönelik başvurunun yöneltildiği merci dışındaki eş değer kabul edilebilecek merciler aracılığıyla yapılan başvurular geçerli kabul edilmekte ve başvurunun süresinde yapılıp yapılmadığı aracı kılınan mercie yapılan başvuru tarihine göre hesaplanmaktadır. Başvuru konusu olay bakımından, sözü edilen usul kurallarının kıyasen uygulanmasına engel olan herhangi bir hukuki neden bulunmamakta olup, başvurucunun Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının idari yaptırım kararına Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığını aracı kılarak başvuruda bulunmasının usul kurallarına aykırı olduğu veya başvurucunun bu konuda özensiz veya ihmalkâr davrandığı söylenemez.

36.     Öte yandan, 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kanun yolunun belirlenmesinde yanılma” kenar başlıklı 264. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, kabul edilebilir bir başvuruda kanun yolunun veya merciin belirlenmesinde yanılmanın, başvuranın haklarını ortadan kaldırmayacağı, böyle durumlarda başvurunun yapıldığı merciin, başvuruyu derhâl görevli ve yetkili olan mercie göndereceği hüküm altına alınmıştır. Bir an için başvurucunun başvurusunu yönelteceği başvuru mercii konusunda hataya düştüğü kabul edilse bile, bu kuralın kıyasen uygulanmasıyla başvurucunun, herhangi bir usuli hak kaybına uğramaması gerekir.

37.     Ayrıca Sulh Ceza Mahkemesi, tensip tutanağı (§ 10) ve başvurunun reddine dair kararın (§ 11) başlık kısımlarında başvuru tarihi olarak, olması gerektiği şekilde başvurucunun başvuru dilekçesini Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu tarih olan 17/10/2012 olarak belirtmesine rağmen, ret kararının gerekçe kısmında başvuru dilekçesinin fiilen Mahkemeye ulaştığı tarih olan 7/11/2012 tarihini başvuru süresine esas almıştır. Karardaki bu çelişkilerden mahkemenin dilekçe üzerindeki tarihlerde hataya düştüğü anlaşılmaktadır. Mahkemenin bu hatası bireyin mahkemeye erişim hakkından yararlanamaması ve kendisine uygulanan yaptırımın hukukiliğini inceletememesi sonucunu doğurmuştur.

38.     Açıklanan nedenlerle mahkemenin başvuru tarihi konusunda hataya düşerek süresinde olmadığı gerekçesiyle başvurunun reddi yönünde verdiği karar ile başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

39.     6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesi şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.

…”

40.     Başvuru konusu olayda tespit edilen ihlal mahkeme kararından kaynaklandığından ve yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan, 6216 sayılı Kanun’un (1) ve (2) numaralı fıkraları gereğince ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

41.     Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 TL harç ve 2.640,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.838,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V.       HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

A.       Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

B.       6216 Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları uyarınca ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye GÖNDERİLMESİNE,

C.       Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 2.640,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.838,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

D.       Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Hazinesine başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

2/10/2013 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

 

Başkan

Alparslan ALTAN

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

 

 

 

 

 

 

Üye

Muammer TOPAL

Üye

M. Emin KUZ

 

Naci KARAKOÇ davası

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başvuru Numarası: 2013/2767

 

Karar Tarihi: 2/10/2013


İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

 

Recep KÖMÜRCÜ

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin KUZ

Raportör

:

Recep ÜNAL

Başvurucu

:

Naci KARAKOÇ

 

I.          BAŞVURUNUN KONUSU

1.         Başvurucu, ikamet ettiği kamu konutunda yaşanan hırsızlık olayı nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtığı davada taleplerinin reddedilmesi nedeniyle anayasal haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

II.       BAŞVURU SÜRECİ

2.         Başvuru, 29/4/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.         İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 9/7/2013 tarihinde başvurunun karara bağlanması için Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

III.    OLAY VE OLGULAR

A.       Olaylar

4.         Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir:

5.         Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bando Komutanlığında subay olarak görev yapmakta olan başvurucu, görevi nedeniyle kendisine tahsis edilen kamu konutunda ikamet etmektedir.

6.         Başvurucu, 8/6/2011 tarihli dilekçe ile idareye başvuruda bulunarak, ikamet ettiği konutun dış kapısının emniyetsiz ve yetersiz olduğunu bildirmiş ve değiştirilmesini talep etmiştir.

7.         Milli Savunma Bakanlığı Lojman Bakım Onarım Destek Komutanlığının 14/7/2011 tarih ve 4230-740-11 sayılı yazısı ile başvurucunun bu talebi reddedilmiştir. Anılan yazının ilgili kısımları şöyledir:

“…

2. Yapılan incelemede;

b. Dış kapının kullanıma engel bir durumu bulunmadığı teknik rapor ile tespit edilmiştir.

… Kullanıma engel bir durumu bulunmayan dış kapının bakım-onarımı söz konusu tebliğ gereğince konutta oturanlarca karşılanacak giderler kapsamında bulunduğundan işlem yapılamayacaktır.

…”

8.         4/1/2012 tarihinde başvurucunun ikamet ettiği dairenin dış kapısı sert bir cisimle zorlanmak suretiyle açılmış ve 15.000 TL tutarında olduğu beyan edilen ziynet eşyası çalınmıştır.

9.         Başvurucu, bağlı olduğu askeri birliğe hitaben yazdığı 11/1/2012 tarihli dilekçe ile uğramış olduğu maddi ve manevi zararın tazminini talep etmişse de bu dilekçesine cevap verilmemiştir.

10.     Başvurucu, hırsızlık olayı öncesinde dış kapının değiştirilmesi talebinin reddedilmesi, güvenlik hizmetinin eksik ifa edilmesi ve bunlar sonucunda meydana geldiğini iddia ettiği hırsızlık olayı nedeniyle uğramış olduğu maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) İkinci Dairesinde tam yargı davası açmıştır.

11.     AYİM Başsavcılığının 21/9/2012 tarih ve 2012/3313 sayılı düşünce yazısı ile başvurucunun zararlarının idarece hizmet kusuru esasına göre karşılanmasının uygun olacağı sonuç ve kanaatine ulaşıldığı bildirilmiştir.

12.     AYİM İkinci Dairesi, 5/12/2012 tarih ve E.2012/442, K.2012/1145 sayılı kararı ile davayı reddetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

“… idarenin gerek hizmet kusuru ve gerekse kusursuz sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için idarenin zarar doğurucu bir davranışının olması, zarar doğurucu eylem veya işlemin idareye yüklenebilir olması, zarar ile idarenin eylem ve işlemi arasında illiyet bağının birlikte bulunmasının gerektiği ve bunlardan birinin olmamasının idarenin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldıracağı, olayda idarenin sorumluluğu gerektirecek, zarar ile illiyet bağı kurulabilecek idarenin zarar doğurucu bir davranışının bulunmadığı, idareye izafe edilebilecek herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığından sorumluluğun da bulunmadığı, ayrıca kusursuz sorumluluk şartlarının da oluşmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.

13.     Başvurucunun karar düzeltme talebi de, aynı Dairenin 10/4/2013 tarih ve E.2013/494, K.2013/442 sayılı kararı ile reddedilmiş olup bu karar, başvurucuya 25/4/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 29/4/2013 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B.       İlgili Hukuk

14.     4/7/1972 tarih ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 43. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde bu konudaki işlemin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler.”

IV.    İNCELEME VE GEREKÇE

15.     Mahkemenin 2/10/2013 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 29/4/2013 tarih ve 2013/2767 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A.       Başvurucunun İddiaları

16.     Başvurucu, hırsızlık olayı meydana gelmeden önce, ikamet ettiği konutun dış kapısının emniyetsiz ve yetersiz olduğu için değiştirilmesi talebinde bulunmasına karşın talebinin kabul edilmediğini, hırsızlık neticesinde uğradığı zarara idarenin sebebiyet verdiğini ve zararının Anayasa'nın 125. maddesi uyarınca karşılanması gerektiğini, tüm bu hususlara rağmen tazminat talebiyle açtığı davada, AYİM’nin Anayasa'ya ve hakkaniyete aykırı karar verdiğini belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B.       Değerlendirme

17.     Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

18.     30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

19.     6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

20.     Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda açık bir keyfilik içermesi ve bu durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular açıkça keyfilik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince esas yönünden incelenemez (B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

21.     Başvuru konusu olayda başvurucu, hırsızlık olayının yaşanmasında idarenin hizmet kusurunun olduğunu ve zararının karşılanması gerektiğini, bu talep ile açtığı davada Anayasa’ya ve hakkaniyete aykırı karar verildiğini iddia etmiş, AYİM ise dava dosyasında bulunan belge ve bilgilere göre hırsızlık olayının yaşanmasında idareye yüklenebilecek bir kusurun bulunmadığı, kusursuz sorumluluk şartlarının ise oluşmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Başvurucunun iddialarının mevzuatın yorumlanmasına, delillerin değerlendirilmesine ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

22.     Adil yargılanma hakkı bireylere dava sonucunda verilen kararının değil, yargılama sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetletme imkânı verir. Bu nedenle, bireysel başvuruda adil yargılanmaya ilişkin şikâyetlerin incelenebilmesi için başvurucunun yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediğine, bu çerçevede yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi delillerini ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği veya kararın gerekçesiz olduğu gibi, mahkeme kararının oluşumuna sebep olan unsurlardan değerlendirmeye alınmamış eksiklik, ihmal ya da açık keyfiliğe ilişkin bir bilgi ya da belge sunmuş olması gerekir. Somut olayda başvurucunun yargılama sürecinin hakkaniyete aykırı olduğuna dair bir bilgi ya da belge sunmadığı, aksine yargılama sonucunda verilen kararın içeriğinin adil olmadığı şikâyetini dile getirdiği anlaşılmaktadır.

23.     Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen iddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, derece mahkemesi kararının açık bir keyfilik de içermediği anlaşıldığından başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

V.       HÜKÜM

Başvurunun, “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına, 2/10/2013 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

 

Başkan

Alparslan ALTAN

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

 

 

 

 

 

 

Üye

Muammer TOPAL

Üye

M. Emin KUZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son Güncelleme: 30.11.2013 22:26
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177