16 Şubat 2012 Perşembe 10:01
ANAYASA KİMİN İRADESİ
Anayasa Nedir?
Birçok tanımı yapılmakla birlikte, işlevsel olarak Anayasa; devlet aygıtının temel işleyiş kurallarının bütünü olarak tanımlanabilir. Teorik bakımdan, uyulması zorunlu kurallar içeren Anayasalar, uygulamada (özellikle ülkemiz gibi demokrasi anlayışı az gelişmiş ülke uygulamarında) birçok “reel politik” gerekçeyle, uyulmayabilir bir kurallar bütünü haline gelebilmektedir. Aslolan, devlet aygıtına egemen olan güçlerin çıkarlarıdır. İşte, Anayasalar bu çıkarlara uygun bir işleyişi sağlamak işlevini görmektedirler.

Anayasaların Kökeni

Batı’da, Ortaçağ’ın sonlarından başlayarak güçlenen burjuvazi, elde ettiği hak ve kazanımları güvence altına alabilmek ve mutlak egemen güç olan kralların keyfi davranışlarını önlemek için, çözüm olarak yazılı Anayasa düşüncesini üretmiştir. Bu amaçla, başlangıçta kralın mutlak gücünü sınırlayan bir “sözleşme” olarak ortaya çıkan ve sınıfsal bir karakteri olan bu gelişme, aynı zamanda ilerici bir nitelik te taşımaktaydı. Çünkü, güçlenen burjuvazinin iktidara ortak olma mücadelesi, bu mücadeleye destek olan halk kitlelerini de arkasından sürüklüyordu.
Bu gelişmeler, sınıfsal nitelikleri dolayısıyla, bir bakıma farklı güçlerin karşılıklı denge çabalarını da içermekteydi. Zamanla, “parlamenter demokrasi” ve “kuvvetler ayrılığı” gibi ilkelere evrilen bu temel karakteri dolayısıyla, Anayasacılık hareketleri ve bu hareketlerin gelişimi, bir bakıma “Burjuva Demokrasileri”nin tarihi olarak ta tanımlanabilir.
1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. Maddesi, bu temel özelliklere vurgu yapan, “Hakların güvence altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının belirlenmediği bir toplumda Anayasa yoktur” ifadesiyle, Anayasa’nın burjuva demokrasileri açısından işlevsel bir tanımını yapmaktadır.
Gelişen süreçte, batı demokrasileri, “sosyal devlet” kavramını müdahaleci bulan liberal akımların da etkisiyle, “hak” kavramının yerine “özgürlük” kavramını koymuştur. Böylece, devletin etki alanı daraltılarak, kamusal yükümlülükleri asgari düzeye çekilmiştir. Liberal anlayışa göre birey, devletten herhangi bir talepte bulunmamak kaydıyla, dilediğini yapmakta özgürdür. Bireyin bu özgürlükleri kullanma yetisinin olup olmadığıyla, devlet ilgilenmemelidir.
Oysa, Sosyalizm, soyut bir özgürlüğün uygulanabilirliğinin, en azından adil olamayacağı, bu nedenle devlet aygıtının, bir süreliğine de olsa, soyut bir özgürlük sunmak yerine, somut bir “özgürleştirme” yükümlülüğünün olduğunu kabul eder. Bunu gerçekleştirecek olan güç ise, işçi sınıfının sosyalist iktidarıdır.

Türkiye’de Anayasa Süreci
Osmanlı tarihinin ilk yazılı Anayasa’sı, 1876 tarihli Kanun-i Esasi’dir. Söz konusu Anayasa, 1876 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışı sonrasında, batıcı Mithat Paşa’nın gayretleri ile ve devletin içinde bulunduğu iç ve dış sorunların çözümü amacıyla hazırlanmıştır. Kesintiler ve sancılı süreç dolayısıyla, pek uygulama olanağı olamamıştır.
Türkiye’nin 1921 tarihli kuruluş Anayasa’sı, tüm yetkinin mecliste olduğu, İslâm dininin devletin resmi dini olarak kabul edildiği ve olağanüstü koşulların ürürnü olan 24 maddelik kısa bir metindir.
1924 Anayasası ise, “kuvvetler birliği” ve “görev ayrılığı” esasına dayanan bir Anayasa olduğundan, henüz 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin tanımına uygun bir Anayasa’nın varlığından söz edilemez.
Türkiye’de şeklen de olsa ilk kez, 1961 Anayasası ile, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi getirilmiştir. Keza, Anayasa’nın 5. faslı hak ve özgürlüklere ayrılarak, klâsik hak ve özgürlüklere ilk kez yer verilmiştir. Böylece, Türkiye’de ilk kez, 1789 Bildirgesi paralelinde bir Anayasa yapılmak istenmiştir.
Ancak, çağdaş burjuva demokrasilerinin asgari niteliklerinin, kısmen de olsa uygulanıyor olmasına, Türkiye’nin iktidar güçleri katlanamadığından, 12 Eylül faşist darbesinden sonra yapılan 1982 Anayasa’sının ana eğilimi, tüm geçmiş süreçlerin tersine, hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi değil, devletin güçlendirilmesi olarak belirlenmiştir. General Evren, 12 Eylül 1980 müdahalesini açıklayan ilk konuşmasında; “Hukuk devleti kavramının yalnız kişilerin müdafaasına, kuvvetler ayrılığı ilkesinin de kuvvetler çatışmasına dönüştüğü…” savıyla, tam bir otorite boşluğundan söz ederek, Anayasal kuruluşları suçluyordu. Kurucu Meclis Hakkında Kanun’da da yeni Anayasa’nın felsefesi açıklanırken; devletin ve milletin bütünlüğü, milli dayanışma, toplumun huzuru gibi kavramlara ilk başta yer verilmiştir. Böylece, 12 Mart sürecinde kısmen daraltılan özgürlükler, 1982 Anayasa’sı ile iyice daraltılmış, hatta bazı koşullarla, neredeyse tümden ortadan kaldırılmıştır.

Anayasa Yapım Sürecinin Koşulları

Zorla Kabul Ettirme
Küreselleşmenin geldiği aşama itibariyle ve özellikle 11 Eylül sonrasında, tüm Dünyaya zorla dayatılmak istenen “Yeni Dünya Düzeni”, küresel projeler bağlamında da bölgesel projeler bağlamında da “sıfır risk” ilkesine dayanmaktadır. Uluslararası sistem, artık demokrasiyi araç olarak gördüğünü ve amaca ulaşmak için hiçbir yol ve yöntemi kullanmaktan kaçınmayacağını, açıkça ortaya koymaktadır.
11 Eylül saldırıları sonrasında, tüm insanlığın gözü önünde yaşanan BM, NATO ve ABD denetimindeki vahşet ve hukuk tanımaz uygulamalar, bu sürecin kanıtıdır. Afganistan, Irak, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Guantanamo ve kapitalizmin hastalık semptonları olan sokak gösterilerine karşı uygulanan, ölüme kadar varan orantısız devlet şiddetini, başka türlü açıklamak olanaksızdır.

Artan Dinsel Eğilimler
Özellikle 1960’lı yıllardan sonra, Dünyada dindarlaşma, kutsala ve mistik anlayışlara yönelme olgusu, sosyolojik bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani, modernleşme hareketinin temel dayanağı olan “akılcılık” yerini giderek mistik anlayışlara terk etmektedir. Weber’in “büyü bozumu” diye tanımladığı sekülerleşme süreci, “yeni büyücülük” akımlarının önüne geçememiştir.
“…sadece İslam, Hıristiyanlık, Budizm gibi büyük dinlere değil, aynı zamanda büyüsel eğilimlere, mistik ve ruhsal öğretilere, yeni dinsel tarzlara ilgide de bir artış söz konusudur.”(1)
ABD ve uluslararası egemenler katında yaygın olan Evangelizm, kirli savaşları Tanrı buyruğu gibi sunmaya çalışmaktadırlar. Çünkü, toplumları dilediğince yönetmek ve kitlesel olarak yönlendirmenin en kolay yolunun, dinsel ve mistik inançlarına hitap etmek olduğu, sosyolojik bir gerçekliktir.

Uluslararası Sözleşmeler

Anayasa yapım sürecinin en belirleyici paradigması, kuşkusuz “uluslararası sözleşmeler” olgusudur. Bilindiği gibi, 2. Büyük Paylaşım Savaşı sonrasında, Dünya egemenleri tarafından, sistemi güvence altına almak amacıyla, küresel kontrol sistemleri kurulmaya başlanmıştır.
“Barış içinde bir dünya” palavrasıyla kurulan Birleşmiş Milletler, bu sistemin temel taşıdır. Görünüşte, insan hakları bağlamında ve barış çabalarına katkı sunmak amacıyla kurulan BM, esasen “uluslararası sermaye sisteminin paravan şirketi” olmanın ötesine geçememiştir.
Bu durumun en açık kanıtlarından biri, BM’nin kuruluşundan sonra, Dünyada gerçekleşen savaşlarda, 2. Dünya Savaşında ölen insan sayısından daha çok insanın ölümü, bir diğeriyse, BM’nin kuruluşunun hemen sonrasında, Doğu Bloku ülkelerinin katılmadığı, 1944 tarihli, BM Para ve Finans Konferansı’nda oluşturulan “Bretton Woods Uluslararası Para Anlaşması” nın, 2 yıl gibi kısa bir süre sonra yürürlüğe sokulmuş olmasıdır. Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB ve NAFTA gibi ticari yapılanmaların yanı sıra, NATO ve BM Barış Gücü gibi askeri yapılanmalarla, uluslararası sistem güvence altına alınmıştır.
Tam bir küresel serbest pazar oluşturmaya yönelik bu çalışmalar sonucunda, “Geçmişte ulusal ekonomiler, devletin sınırları içinde yer alırken, günümüzde artık devletler pazarın içine yerleştirilmişlerdir.”(2)
Bir kamu kuruluşunun yayın organından alınan, aşağıdaki satırlar ise Türkiye’deki durumun, adeta resmen itirafı sayılabilir.
Çokuluslu şirketler; izlenecek vergi politikaları, yatırım teşvikleri, asgari ücret düzeyi, enerji fiyatları gibi farklı ekonomik konulara ilişkin, ciddi bir baskı unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Söz konusu şirketler, aynı zamanda ekonomik gelişmenin dinamiğini oluşturabildikleri ve yerleştikleri bölgelerde kalkınmaya önemli katkılar yapabildikleri için, ulus-devletler makro politikalarda söz konusu sermayeyi memnun etmeyi tercih edebilmektedirler.
Uluslararası kuruluşlar da genel kabul gören şekilde, küresel bir Dünya düzeninin yaratılması ve sistemin aksaklıklarının giderilmesi için çalışmalar yapmakta, ülkeleri teşvik etmekte, bazı durumlarda destek vererek, bazı durumlarda da çeşitli yaptırımlar ile küresel dünya düzeninin yerleşmesi yönünde çalışmalar yapmaktadır.” (3)
AKP Anayasası’nın, bu gerçeklere rağmen, “milli irade tecellisi” bir metin olabileceğini sanmak, akla ve moda deyimle “reel politik”e kesinlikle aykırıdır. Müslüman kardeşlerimiz için, elmanın üstünde biraz şeker olmasında sakınca yok elbette.
Diğer yandan, BM sistemi ile başat olarak üretilmiş bulunan, tüm Dünya halklarına dönük “elma şekerleri” de yok değil. BM Kalkınma Programları, Dünya Gıda Örgütü, Unesco, Uniceff, Uluslararası Adalet Divanı, İnsan Hakları Komisyonu ve benzer kuruluşları, bu bağlamda sayabileceğimiz gibi, İnsan Hakları Sözleşmeleri, ILO Sözleşmeleri ve benzeri birçok uluslararası sözleşmeden de söz etmek gerekmektedir. Ancak, bütün bu “elma şekeri” kuruluş ve sözleşmelerin, uluslararası sermaye sistemine uygun oldukları oranda işlevsel olabildikleri, sisteme aykırı bir tutum ve talebe destek olamadıkları, yaşadığımız Dünya’da birçok kez kanıtlanmıştır.
Bu konuyu yine bir alıntı ile toparlamak olası. “Siyasi düzenlerin demokratikliğinden söz edebilmek mümkünse de pazarların demokratikleşmesi asla mümkün değildir.” (4)

Demokratik Meşruiyet
Bu noktada, “demokratik meşruiyet” kavramına değinmek gerekmektedir. “Milli irade” fetişizminin, günümüzde vardığı son aşama olan bu kavramı; belirli aralıklarla sandık kurup, halktan hangi partiyi tercih ettiğinin sorulması, ortaya çıkan sonuca göre, toplumu dilediğince yönetme ve bu “dilediğince” olgusunun hiçbir sınırlamaya tabi olmaması, olarak tanımlamak, yanlış olmasa gerek. En azından, Türkiye’de yaşanan süreç, tam da böyle bir tanımı hak etmektedir.
Konuyu, çoğunluk oyu açısından irdelediğimizde, ortaya çıkan sonuçların, “meşruiyet” kavramına uygun düşmediği kanısındayım. Toplum olarak, gelişmişlik düzeyimizin, sözgelimi %50’yi aşan oy oranıyla iktidar olan bir parti ve onun yönetici kadrolarının, diktatöryal eğilimlerinin kolaylıkla açığa çıkması için, oldukça uygun olduğunu kabul etmek gerek. AKP’nin seçim sürecinde, bu psikolojik sınırı aşmaya ne kadar büyük bir önem verdiği hatırlanmalıdır. Yüzde ellinin altında kalan her türlü iktidar ve çoğunluk, psikolojik olarak azınlık duygusunu da içinde barındırır. Çünkü, kendisinin dışındaki toplam, bütünlük arz etmese de, ondan en az “bir fazla”dır. Bu durum, yönetenlerin davranışları üzerinde, önemli bir psikolojik oto kontrol etkenidir. Azınlığı anlayabilme durumu da diyebiliriz buna. Empati yapmaya gerek olmadan, doğrudan ve kendiliğinden bir psikolojik bariyer söz konusudur burada.
Oysa, insan malzemesi ve ekonomik düzey olarak ülkemizde var olan durumda, sözgelimi RTE gibi bir kişiliğin, padişahlığını ilan etmemiş olmasına şükretmek gerekir. Soytarısı bu denli bol bir topluma, anlı şanlı bir kral yakışmaz mı?
Öte yandan, %51’in her koşulda haklı olduğu gibi matematiksel bir demokrasi anlayışının, kabul edilebilir olmadığı da açıktır. Kaldı ki, yukarıda bu tebliğin niteliği itibariyle, oldukça ayrıntılı olarak değinilen, “uluslararası sözleşmeler” gerçeği karşısında, halkın tercihlerinin çok ta anlamlı ve sonuca etki edebilecek yetkinlikte olmadığı gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanabildiğini söylemek te olası değildir. Çünkü, Dünyanın hemen tümünde, kuvvetler ayrılığı (parlamenter sistem) artık fiilen uygulanamamaktadır. Ortada birbirini dengeleyebilecek kuvvetler olmayınca, olsa olsa, yöneten güce tabi olan, şeklen farklı kuvvetlerden söz edebiliriz. Kaldı ki; yargının, yürütme ve yasamaya, yasamanın yürütmeye, yürütmenin çoğunluk partisine, çoğunluk partisinin lidere bağlı olduğu, ülkemizdeki gibi bir sistemde, parlamentodan, kuvvetler ayrılığından, yargı denetiminden, bağımsız basından ve sivil toplumdan söz etmek, pek safça olsa gerek. Bütün ipler tek elde toplanınca, tüm kuklaların uygun adımlı ve tek sesli olması kaçınılmazdır. Bu bağlamda, özellikle ülkemizdeki durumu; tüm kuvvetleri bünyesinde toplayan bir “tek adam” yönetimi olarak tanımlayabiliriz. Bunu, dileyen “demokratik meşruiyet” kılıfına uydurabilir.

Ekonomik Demokrasi
Anayasa yapım sürecinin koşullarına ilişkin olarak, değinilmesi gereken bir konu da, “ekonomik demokrasi” konusudur. Liberalizmin “özgürlük” tanımının, son tahlilde içi boş bir kavram olduğu açıktır. Çünkü, yalnızca serbestliğe dayanmaktadır. Her şey serbesttir. Gücü yetene…
Oysa, toplu halde yaşamanın, bir sosyal sorumluluk boyutu bulunmaktadır. Herkesin, toplam refahtan mutlak bir pay almasını sağlamak, “sosyal devlet”  anlayışının zorunlu bir boyutudur.  Sınıfsız toplum aşamasının, eşit ve adil paylaşım gereğine denk düşmemekle birlikte, 20. Yüzyılda “sosyal devlet” kavramıyla, kısmi bir sosyal refah adımı atılmıştı. Ancak, 1970’lerden sonra gelişen, “Yeni Dünya Düzeni”nde artık bu kavrama yer verilmemektedir. Özelleştirmeci bir yaklaşımla, kaynakların kullanımı, tümüyle muktedir bir azınlığın tekeline bırakılmıştır. Kısaca, demokrasi, parası olan içindir artık. 

Siyasal İslam ve Ulus Devlet
En az bin yıldan beri, bizim coğrafyamızın (Türkiye ve Orta Doğu) egemen ideolojisi Sünni İslam inancıdır. Dolayısıyla, bu toprakların rahatlıkla talan edilmesi ve bu topraklarda yaşayan halkların, bu talana herhangi bir direniş göstermemesi için, kitlelerde bu egemen inanç doğrultusunda yönetildiklerine dair algının pekiştirilmesi gerekmektedir.
Türkiye toprakları üzerinde, yalnızca bir yüzyıl süren egemen ideolojiden kopuş, başka bir deyimle modernleşme ya da uluslaşma süreci artık sona ermiştir. Yani, “ara rejim” (1. Cumhuriyet) artık tasfiye edilmiş, “Yeni Osmanlı” (2.Cumhuriyet yerine…) çağı başlamıştır. Artık “ulus” yerine “ümmet” ikame edilmektedir. Bu bir bakıma, “ara rejim”in, modern devlet projesinin bazı sorunlarını (milliyetçi yönelim) da çözmenin bir yolu olarak kullanılmaktadır. Keza, “ulus devlet” ideologlarının unutturmaya çabaladıkları, sınıfsal bakış sorunu (sınıfsız imtiyazsız bir toplum) da, “din kardeşliği” karartmasıyla daha kökten bir çözümle, gözden uzaklaştırılabilecektir.

AKP Hangi Anlayışın Temsilcisidir?
Uluslararası sermayenin taşeronluğunu başarıyla yerine getiren AKP, Anayasa yapım sürecinde, yukarıda değindiğimiz koşullara uygun bir tavır takınmak durumundadır. Aksi halde, “küresel dünya düzeninin yerleşmesi yönünde çeşitli yaptırımlar”a muhatap olması kaçınılmaz olacaktır.
Yukarıda sıralamaya çalıştığım küresel koşulların yanı sıra, Türkiye’nin de kendine özgü koşulları olduğu ve Anayasa yapım sürecinde, bu koşulların da dikkate alınması gerektiği kuşkusuzdur. Bu koşullara da kısaca değinmek gerekir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; AKP, Türkiye’yi yöneten tüm önceki iktidarlar gibi, artık uluslararası sisteme entegre olmuş bulunan, işbirlikçi sermayenin temsilcisidir. Kendinden öncekilerden farklı bir algı ve görüntü ortaya koyması, kesinlikle kökten bir farklılık anlamı taşımamaktadır. Farklılık, yukarıda değindiğimiz küresel koşullar ve değineceğimiz bölgesel veya yerel koşulların farklılığından kaynaklanmaktadır.
Öte yandan, iktidar yürüyüşünde, liberal ve kısmen de sol hareketlerle işbirliği yapan AKP ve arkasındaki güçler, gelinen aşamada, gizli ajandasını kendiliğinden deşifre etmiştir. AKP artık, liberallere ve tatlı su solcularına, kısaca “yetmez ama…” taifesine, şirin görünme gereği duymamaktadır. Liberallerin “yasaksız ahlak” anlayışının, kendileri için bir anlam ifade etmediğini, aksine, Allah’ın emirlerine koşulsuz itaatin, Müslümanlar için kaçınılmaz bir vecibe olduğunu, yani Allah korkusuyla hareket ettiklerini, açıkça dillendirmektedirler. Kendi dönemsel çıkarları uğruna, işbirliği yaptıkları kesimleri, artık yanlarında taşımayacaklarını, onların uçuk ve dünyevi hayalleriyle ilgilenemeyeceklerini göstermektedirler.
“Medine Sözleşmesi”, 1400 yıl önce olduğu gibi, Müslümanlar tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir kısaca.
Bu noktada, AKP’in ne yapmak istediğine ilişkin olarak, geçmiş uygulamalarından hareketle, bazı ipuçları bulmak ta olasıdır diye düşünüyorum. Kesin olan, AKP’nin tam bir “kendine demokrat” tavır sergilediğidir. Çünkü, geçmişte her vesileyle, statükocu anlayışı ve statükonun kurumlarını (Anayasa Mahkemesi, YÖK, HSYK, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay, Yargı Organları, Bürokrasi, Üniversite vb.) “milli irade” sopasıyla sıra dayağına çeken AKP, bütün bu kurumları ele geçirdikçe ve son kertede 12 Eylül referandumuyla mutlak egemenliğini pekiştirince, “statükocu” kimliğini de açıkça ortaya koymuştur.
Özellikle, YÖK, HSYK ve Genelkurmay’a karşı sergilediği, ibretlik tutum değişikliklerini, burada anımsatmakla yetineceğim.
Geçmişten miras statüko kurumlarını, yukarıda değinildiği gibi sahiplenen AKP, bu kadarla yetinmeyerek, kendi statükosunun yeni kurumlarını oluşturma hususunda da duraksama göstermemiştir. Bu bağlamda, özellikle haberleşme özgürlüğü ve özel yaşama müdahale olarak büyük önem arz eden TİB’e değinmeden geçmemek gerek sanırım. Özel Görevli Mahkemeler aracılığıyla sürdürülen ve “AKP Davaları” olarak tanımlanabilecek hukuka aykırı yargılamalar başta olmak üzere, yargı reformu çalışmaları, terörle mücadele mevzuatı, basın yayın kuruluşlarına ve basın yayın faaliyetlerine yönelik yoğun baskılar, “yeni statüko”nun, başka bir deyişle, “AKP derin devlet yapılanması”nın araçları olarak ortaya çıkmaktadır.
Sürecin, değinilmesi gereken bölgesel ve yerel koşullarından bir diğeri de uluslararası sermayenin, onlarca yıldan beri tam bir çözüme kavuşturamadığı, Ortadoğu konusudur. Bölgenin, başta demografik yapısı olmak üzere, siyasi ve ekonomik koşulları dikkate alındığında, Ortadoğu çözüm paketinde Türkiye’nin kilit bir durumda olması doğaldır. Taşıma su (İsrail-ABD) ile kalıcı bir çözüm gerçekleştirilemeyeceği, dolayısıyla yerel koşullara uygun bir çözüm yaratılması gerektiği artık anlaşılmıştır. Bu noktada, çözüm ortağı olarak, seküler ve “batı tipi” bir Türkiye yerine, filmi geri sararak, Müslüman ve “doğu tipi” bir Osmanlı tercih edilmiş görünüyor. “Batının Truva Atı Yeni Osmanlı” Orta Doğu coğrafyası için daha işlevsel.

Nasıl bir Anayasa olacak?

Hemen belirtmeliyim ki, yeni metin, 1961 Anayasasını çağrıştıran “Özbudun Taslağı”na benzemeyecektir.
Özgürlükler, liberal bir anlayışla Anayasada sıralanacak. Ancak, devletin kamusal yükümlülükleri en aza indirilecektir. Serbest piyasacı bir Anayasa olacaktır.
Uluslararası sermayeyle tam bir işbirliğine uygun, sermayenin her türlü kaynağa kolayca ulaşmasının önündeki engelleri ortadan kaldıran, korumacı (ulusal, çevreci, kültürel ve yoksulluk karşıtı) politikalara kesinlikle kapalı bir metin olacaktır.
Uzun süre iktidarda kalmayı sağlayacak, her türlü argümana yer vermek suretiyle, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi tümden işlevsiz hale getirilecek. Yerine “güçlü Türkiye için güçlü iktidar” ilkesi ikame edilecektir.
BM Barış Gücü, ABD Ordusu ve NATO dışında, uluslararası sermayenin çıkarlarını koruyacak, yeni bir askeri gücün oluşturulmasına olanak sağlayacak bir metin kaleme alınacaktır.
Keza, bölgede meydana gelebilecek yeni sorunların kaynağı olma olasılığı yüksek olan Kürt meselesine, Orta Doğu sorunu ve “Yeni Osmanlı” bakışı doğrultuda çözüm üretecek bir Anayasa olacaktır.
Nihayet, büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkede, iktidarda kalmanın en kolay yollarından biri olan “dindarlık” sosu, yeterli dozda metne enjekte edilecektir.

Son Söz

Bir iç hukuk mevzuatı olarak, “demokratik meşruiyet” koşuluna şeklen uygun olmakla birlikte, “ulusal egemenlik” erkini içermeyecek olan AKP Anayasası;
Yerel ve bölgesel renklerle süslenmiş,
Uluslararası Sözleşmeler ile oluşturulan küresel ekonomik kurallara uygun ve mevzuat hiyerarşisi bakımından o sözleşmelere tabi,
Klasik hak ve özgürlükleri içeren bir metin olmakla birlikte, özgürlükleri yaşama geçirebilecek herhangi bir kamusal yükümlülük içermeyen, “neoliberal” bir Anayasa olacaktır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Doç. Dr. Mustafa Arslan- Seküler Toplumlarda Kutsal Arayışları
(2) J. Habermas-Küreselleşme ve Ulus Devletlerin Geleceği
(3) Sayıştay Dergisi- Aralık 2008 - Sayı:71
(4) J. Habermas-Küreselleşme ve Ulus Devletlerin Geleceği

Yeni Yaklaşımlar
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner177